- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Rüstem Budak
Bozkır uçsuz bucaksız, insan ise küçüktür.
Bozkır Nedir? " Bozkırda gidersiniz, gidersiniz, yüksekliklerin nerde başlayıp bittiğini
anlayamazsınız… Bozkırda sınırlar keskin çizilmemiştir. İnsanın insan, doğa ve gökyüzü ile
alışverişini- iletişimi engelleyen bir ortam yoktur. Tanışmak- dokunmak kolaydır.
Hissederek yaşar. Ilıman iklimlerdeki gibi göğü bulut, yeri otlar kapatmamıştır.
Bozkırda ulaşmak için ormandaki gibi sınırlanmış, belirlenmiş bir yol yoktur.
Ulaşmak için bir çok yollar vardır. Bazı yerlerde keskinleşse de bir çok yerde
bozkır insanın önüne hayatı serer. Bozkır sükun, bozkır ruh, bozkır bir derviş gibi! Bozkır sade, yalın haliyle her şeyi apaçıktır. Gizli planları, art niyetleri
yoktur. İyilikte, kötülükte aşikardır. Düşman gelişiyle kendini belli eder.
Pusu kursa bile ortadadır. Medeniyetlerin ve dinlerin tohumları ya bozkırda
yada bozkırın daha açık hali olan çöllerde atılmıştır. "Ilıman kuşakların durgun hayat tarzı, bitki ve çiçekleri yerine alabildiğine uzanan bozkırların enginliği; mavi gök altındaki bütün toprakları yaşanacak bir yurt olarak gören geniş bir anlayış; uzun mesafeleri katedebilecek en uygun varlık olarak at; bozkırda yaşayan serazat hayvanlar ve sürüler; onlarla iç içe geçen ve yarım saat içinde sökülüp günlerce süren yolculuklardan sonra çok uzak bir yerde yeniden yarım saat içinde kurulabilen çadırlarda yaşanan hayat tarzı Türk dilinin başlangıcına damgasını vurmuştur."(4) Bozkırın Çocukları Nerede? Sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda hakim ideolojik akımları besleyen
ve büyütenlerin Bozkırın çocukları olduğunu görürüz. Kurtuluş savaşı
bozkırdan başlatıldı. Hem liderlik hem düşünsel üretkenlik bakımından hep var
oldular. Şehirlilerin ayak oyunlarına kanıp kardeşkanı dökenlerde kendileriydi.
İnandığı yoldan geri dönmeyi ar sayması onu bazen yanlışlarından dönme erdemliliğinin
önüne geçti. Safiyeti bu kez aleyhine birçok planların, oyunların oynanmasına
yol açacaktı. Bozkırın çocuklarını en iyi ifade eden yine burada yetişen bitki örtüsüdür.
Çünkü bozkırda en çok göze çarpan ortada tek başına duran ağaçtır. Bu ağaç yıllara
meydan okuyarak ayakta kalmış ve bozkırın sıcağında bunalan yolculara gölge,
yolunu kaybedenlere yön, saldırılardan kaçanlara sığınaktır. Tek başına her
şeyi barındırır. Bozkırın çocukları çoğunlukla işte bu ağaç gibidir. Hayatın
hangi yerinde ve nasıl olursa olsun varlığı çok şey ifade eder. İstanbul'dan çıkıp Anadolu bozkırına açıldığınızda Bozkırın Çocukları'nın kalmadığını
göreceksiniz. Köyler, ilçeler git gide nüfus kaybediyor. Sadece nüfusu değil
inanışını ve var oluş dinamiklerini de yitiriyor. Bir çok köy şimdiden harabe
görünümündedir. Bozkırda sizi karşılayan örümcek tutmağa başlayan kapılar ardında
uzaklardan bir haber bekleyen bir çift gözden başkasını bulamazsınız. Artık
bozkır kendi ideallerini yitirmiştir. Kendisine verilenle yetinmeyi çoktan öğrenmiştir.
Talepkar, isyankar, arayış içinde değildir. "Biz bozkır çocukları hâlâ,
köyde yediğimiz un helvasını mukaddes Selvâ, ve çocukluk yıllarında içtiğimiz
pekmez şerbetini, Bezm-i Elest'te içilen şerbet sanarak onun hazzıyla sarhoş
dolaşırız. Büyük şehirler, bizim için girdapları, anaforları, ve dev dalgalarıyla
fırtınalı bir deniz gibidir ve bizim bu denize açılacak donanımımız yok. Şehir
deyince, aldatmacalar, üçkâğıtlar ve cümle cıvıklıklar gelir aklımıza. Bir Gayyâ
Kuyusu'dur bizim için şehir. Onun için de hep reaksiyoneriz."(5) Bozkırın Çocukları Modern çağın refah çağrısına ve yeni bir gelecek kurmak
için şehirlerin çağrısına uydular. Üniversitelerde ideallerin yaşam imkanı bulması,
yeni bir dünya inşa etmek için çırpındılar. Onlar bozkırı terk edip asgari ücret
köleliği ile refah hayatı yaşamak için şehirlere önce ürkek yaklaştılar. Hemen
merkeze yerleşmediler. Gecekondularda oturup şehri tanımaya çalıştılar. Şehirde
var olmak için oyunları, düzenbazlıkları, ihanet oyunlarını öğrendiler. Öğrendiklerinde
hayatlarını kaybetmişlerdi zaten. Zengin olup sınıf atlar gibi görünenler modernlik
ile gelenek arasında sıkışıp kaldılar. Taklitçilik kimliksizliği doğurdu. Aidiyet
kaynakları değişti. Gittikleri yerlerde onlar köylü olarak nitelendirilip ikinci
sınıf insan muamelesi gördüler. Sosyolojik olarak köylülük gelişmenin ilerlemenin
önündeki en büyük engellerdendi. Düzeltilmesi, tedavi edilmesi gereken unsurlardandır
artık. Halbuki Türkiye'nin 200 yıllık ne olacağı ve ne olması gerektiği konusundaki
cevapları bozkır haykırıp duruyordu. Ama bu ses şehirlerin sakinleri tarafından
dikkate alınmadı. Şimdi çözümsüzlük ve yorgunluk içinde bozkırda dünya kuran
Mevlana'ya, Hacı Bektaş Veli'ye, Yunus Emre'ye koşuyoruz. Yadırgadığımız, küçümsediğimiz
fikirlere, inanışlara henüz tam anlamıyla olmasa da yüzümüzü dönüyoruz. Şehirler
askeri ve siyasi merkezler oldular. Hiçbir zaman inanışların, ruhun, dinamiklerin
kurucusu olamadılar. Bozkırın ortasında yapayalnız kalmış, terkedilmiş bir halde kaderlerini değiştirecek bir eylem, bir çağrı beklemektedirler. Önceleri sistemlere, devletlere, imparatorluklara çağrı yapanlar, şimdilerde kendileri bekleyişe girmiş durumdadırlar. Aslında onları tarih sahnesindeki var oluşuna götürecek gücün yine kendilerinde olduğuna dair farkındalıklarının bilincine varmaları gerekiyor. Bozkır yüzeysel baktığınızda bir şey göremezsiniz belki ama o her şeyi derinliklerinde saklar. Gizli kalmış hazine gibi o birikimi, gücü ortaya çıkarmak gerekiyor. Sonuç: Artık Bozkır'ın çığlığını seslendiren ozanlarımız kalmadı. Bozkırın çağrısına artık kulaklar tıkanmıştır. Kimse oradan gelen çığlığı duymak istememektedir. Bozkırın gücü tarih boyunca bu milleti ayakta tutmuştur. Bu güç yitirilirse varlığımızın tehlikeye gireceği aşikardır. Kaynaklar: Bu makale toplam 7550 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||