| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 9 Şubat 2012, Perşembe | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Yahudiliğin tarihsel, dinsel ve aktüel manasına dair tespitlerimize, Yahudiliğe dair meşhur yalanlarla devam edelim. 1- Yahudilik Musevilik değildir: Tarihte Yahudi denilen toplulukların
M.Ö.530'lardaki Pers istilası döneminde bölgede yaşayan toplulukların Perslere
hizmet sunma karşılığında bölgedeki ticari imtiyaz elde etmeleriyle sahneye
çıktığını ileri sürmüştük. Bu topluluk köken olarak muhtemelen Aryan istilasıyla
Hind'den İran ve Mezopotamya'ya kaçmış dağınık çingene kabilelerinin devamıdır.
Uzun süre Asur ve Fenike dönemlerinde ayak işleri ile uğraşmışlar ve Perslerin
bölgeye girişiyle birlikte Asur tüccarlarının tasfiyesi sonucu ortaya çıkan
boşluk sırasında Persler, Ezra liderliğinde bu topluluğu örgütleyerek bölgedeki
ticari imtiyazları Persler adına bunlara vermiştir. Bölgeye silahlı güçlerin
desteğiyle gelen Yahudi topluluklar, tamamen yabancı oldukları bölgedeki Musevi
kabilelere savaş açmış, onları katletmiş, yerlerinden sürmüş ve kendilerine
tabi göçerleri yerleştirmişlerdir. Zaman içinde bölgede yabancılıktan kurtulup
tutunmanın yolu olarak Musevi ve Babil kültürlerini benimseyip, kendilerine
meşruiyet sağlayacak bir dinsel-kültürel temel geliştirmeye koyulmuşlardır.
Tevrat diye bilinen kitap, işte bu sürecin ürünüdür ve M.Ö. 500'lerden M.Ö.
100'lü yıllara kadar parça parça ve bir çok değişikliğe uğrayarak kayda geçmiş
bölgesel hikaye ve söylencelerden ibarettir. Tevrat'ın içeriğinden çok dili
ve ona bağlılık, Yahudi topluluklarının ortak bir asabiye yaratmasını
sağlamış ve bölgede yerleşerek tarihte var olmalarını sağlamıştır. Bir çok araştırmacı,
uygarlık tarihinde uygarlık yaratan, kentler kuran, bilim, sanat ve felsefe
geliştiren daha büyük ve uzun süre etkin olmuş toplulukların kendi adı ve dilleriyle
ortadan kaybolmasına rağmen, bu özelliklerin hiç birine sahip olmayan Yahudiliğin
sanki tüm antik birikimin mucidiymiş gibi kendini sunmasının nedeni olarak,
işte bu Tevrat eksenli asabiyenin inatla korunmuş olmasını gösterir. Diğer bir
çok uygar topluluğun ortaya çıkardığı birikim dahi Yahudilerce sahiplenilmektedir.
Yahudiliğin bu özet geçmişi ve karakteristik var oluş tarzı, esas olarak Museviliği sahiplenme üzerine kurulmuştur. Musevilik, M.Ö. 1500-1200 yılları arasına tarihlenen Mısırlı Musa'nın Filistin'e gelişi ve orada M.Ö. 1000'li yıllarda Davut ve Süleyman isimli devamcılarının kurduğu devlet sayesinde bölgesel bir inanç ve kültür olarak maya tutmasını ifade eder. Musa, Mısır'lıdır. (Motse, Kıptice 'oğul, demektir. Mısır'da bir çok çocuğa bu isim takı olarak verilirdi. Bazı Firavunların isimleri de aynı kökten gelir. Thutmose-thuth'un oğlu, Ramose-Ramses-Ra'nın,güneşin oğlu- gibi…) Musa, kendisinden takriben 200 yıl önce yaşayan tektanrıcı firavun Akhenaton ve veziri Yusuf döneminde Mısır'da yaşanan tek tanrıcı reformun devamcısı olarak ortaya çıkmıştır. Antik Mısır politik tarihi, Etyopya kökenliler, Filistin-Kenan-Babil kökenliler ve daha uzaktan-kuzeyden gelenler (Hiksoslar,kafkas kavimleri) olmak üzere, üç ana sosyal unsurun iç çelişkileri ve çatışmaları ile doludur. Özellikle kuzeyden gelen ve kimilerince Kafkas kökenli oldukları ileri sürülen Hiksoslar, uzun bir dönem Mısır'da egemen olmuş, yerli Mısırlılar ise bu göçmen güçlerin yönetimine defalarca isyan etmiştir.(aynı olay M.S.11.15. yüzyıllarda tekrar etmiş ve memlüklüler, Tolunoğulları gibi devletler kurulmuştur.) Mısır'ın bir diğer özelliği ise, Akdeniz
ve Kızıldeniz'in kontrolü üzerinden bölgesel bir güç olarak daima kuzey ve doğusundaki
güçlerle çatışmasıdır. Özellikle bahsi geçen dönemler boyunca Mısır'ın esas
rakibi Hititliler ve devamında Asurlular olmuştur. Musa, Hitit-Mısır savaşlarının
en şiddetli dönemlerinde (Kadeş savaşı) ayaklanmıştır. Ve Mısır'ı terke zorlanarak taraftarlarıyla
beraber Hitit kontrolündeki Filistin bölgesine yerleşmiştir. Musa'nın Yahudilikle
ve Yahudilerle hiçbir alakası yoktur. Aynı şekilde Yusuf, Yakup, İsmail,
Zekeriya ve ataları İbrahim'inde Yahudilikle alakası yoktur. Yahudi denilen
topluluk, M.Ö. 530'lardan önce hiçbir tarihsel kayıtta yer almamaktadır. Bazı
Yahudi araştırmacılar, tevratı doğrulamak amacıyla uzun süre Mısır metinlerini
incelemiş, ama Yahudilerden bahseden hiçbir kayıt bulamamıştır. Bazı kaynaklara
göre, M.Ö. 1200'lere tarihlenen bir Mısır metninde, Apiru'lardan bahsedilmekte,
bunların Mısır'dan sürülen bozguncular oldukları belirtilmektedir. Yahudi bilimciler,
Apiru'nun Habiru-Hebrew-İbrani demek olduğunu ileri sürerek, kendilerince Yahudilerin
Mısır ve Musa ile bağına tarihsel bir delil bulduklarını sanır. Bu çaba bile yeteri kadar kuşku içerir. Orijinal Musevi topluluklar, halen bölgede çok az kalmış olan Samaritanlardır.
Yine Musevi inançları sürdüren Eseniler, Nasraniler, kısmen Keldani-Süryani
topluluklar, sayılabilir. Yahudiler, bölgeye Pers istilasıyla geldiklerinde
işte bu orijinal Musevi toplulukları katletmişlerdir. Zira bu topluluklar,
Perslerin siyasal rakibi olan Asurlular ve Mısırlıların müttefikleridir. Bir
çok tarihsel kayıt yanında bizatihi tevratta Yahudilerin Kenanlıları, Amorileri, yebusileri, samaryalıları
vb. nasıl katlettikleri, neden katletmeleri gerektiği anlatılır. Çünkü Yahudiler
bölgeye ancak onları yok ederek yerleşebilirdi. Zaman içinde bölgedeki güçlü
Musevi kültür karşısında Yahudiler bu kültürü sahipleniyormuş gibi yapmış, Yahudi
bankerler haham olarak ticari düzenlemelerin yanında sosyal ve siyasi düzenlemeler
yaparak Musevi söylence ve adetleri kendi kabilelerine zorla kabul ettirmişlerdir.
Tevrat, Ezra bölümünde, Ezra'nın, yabancılarla evlenme yasağını anlatır. Bunun
nedeni, Yahudi topluluğun karışmasını önlemek ve iç disiplini sağlayarak Yahudi
elitlerin Perslerle olan anlaşmalarına sadık bir topluluk ortaya çıkarmaktır.
Bugün elde bulunan Tevrat, bilinen manada Allah'ın vahyettiği kitap değildir.
Allah'ın Musa'ya vahyettiği kitap, Müslümanların elindeki Kuran gibi bir kitap
değil, 10 emir olarak bilinen emirlerdir. İbrahimi inancın özü, Musa'ya
da vahyedilmiştir ve bu emirler, Musevi din adamlarının şerhleriyle kayda geçirilip
yaşatılmıştır. Yahudilerin Tevrat'ı, işte bu Musevi toplulukların elindeki şerhlerin
de karışık olarak kayda geçirildiği, bunun yanında Pers, Babil ve Filistin halklarının
efsane ve söylencelerinin de yer aldığı, ama özünde Yahudi topluluklarının iç
disiplinini sağlayacak kuralların olduğu bir kitaptır. Yani Tevrat, Tevrat
değildir. Yahudiler, İbrahimi de değildir. İbrahim, Yahudi değildir. İbrahim Akad'lıdır.
Yaşadığı dönem-(tahminen M.Ö.2200-2000), Akad-Babil devletinin Sümer'in yıkılış
sonrası yeniden kurulduğu dönemdir. Bir tür anarşi devridir ve bölgede İran,
Anadolu, Mısır boyunca yaygın olan Hind-Mısır güneş ve ay kültü egemendir. Putperestlik
olarak tanımlanan bu kült, esasta dağılmış ve iç savaşa tutuşmuş bir çok kabilenin
asabiyesini ifade eden farklı tanrılarla sembolize edilen bir tür oligarşik
politeizmdir. Tıpkı Hz. Muhammed'in dönemi gibi, bölgede birbiriyle savaşan
kabilelerin önde gelenleri, kendi iç asabiyelerini farklı tanrı adlarıyla korumaya
çalışmaktadır. Akad-Babil, işte bu savaşa son vererek kurulmuş ve bir çok farklı
kabileyi ve tanrısını birleştirerek yan yana yaşatmıştır. Bu çok tanrıcılık,
İbrahim'in isyanına neden olmuş ve oligarşik elitlerin koalisyonunu ifade eden
pagan teolojiye karşı, sıradan halkın özgürleşmesini ifade eden Tevhid inancı
egemen kılınmıştır. İbrahim'in tevhid devrimi, Akad'ın politik yayılma sürecine
paralel olarak İran, Filistin ve Mısır'a da yayılmıştır. Durum İslam'ın doğuş
ve yayılış tarihine benzer. İbrahimi devrim, uzun süre bölgenin başat kültürü
olmuş ve uygarlığın yaratılmasını sağlamıştır. (Hammurabi kanunları, İbrahimi devrimin ürünüdür.)Çünkü tevhid telakkisi, insanın
özgürleşmesi, sosyalleşmesi, barış ve düzen içinde yaşaması ve aklını kullanarak
batıl itikatlarden uzaklaşmasını sağlamıştır. Buna uygarlık denmektedir.
Sümer, ne kadar Nuh ve Şit peygamberlerin eseriyse, Akad-Babil ve Mısır'da İbrahim
ve devamı olan peygamberlerin ve liderlerin eseridir. Bozulma, paganizme dönüş
ve anarşi dönemleri ise, zulmün egemen olduğu, insanın köleleştirildiği, zorba
liderlerin başa geçtiği dönemlerdir. Mezopotamya-Akdeniz tarihi, göçebe-yerleşik,
istilacı-yerli, yöneten-yönetilen, zalim-mazlum, iyi-kötü, bezirgan-köylü gibi
farklı ekonomi-politik biçimlerde beliren savaş ve çatışmaların teolojik dille
tevhid-şirk olarak ifade edilmesinin tarihidir. Bu iç savaşlar, sonraki tüm
tarih boyunca sürmüştür. Yahudiler, bu tarihin içinde yoktur. Perslerin işbirlikçisi olarak bölgeye
zorla yerleşmelerinden sonra dönüp kendilerine bir tarih düzmüşlerdir. Tevrat'ı
bu bakışaçısıyla okuyanlar, çok açık ve net olarak bölgeye ne kadar yabancı
olduklarını, tevhid inancına ve Museviliğe çok uzak olduklarını görecektir.
Tevratta Elohim ve Yahve olarak geçen tanrı adları bile tek başına bunu
göstermeye yeter. Elohim, ilahlar demektir ve Yahve Güney Filistin'de bir volkan
cininin adıdır.Her iki isimde İbrahimi tek tanrıyı ifade etmez. Peygamberleri
sahiplenmelerinin nedeni ise, bölge halklarına olan yabancılıklarını izole etmek
içindir. Tüccar-tefeci alışkanlıkları nedeniyle yazıyı kullanmaları,
bu söylenceleri kayda geçmelerine neden olmuştur. Bölgede zorbalıkla hakim olup
geri kalan tüm Musevileri sürüp-katledip ellerindeki kutsal yazıtları kendi
tarihleri gibi karışık bir şekilde yazmış olmaları, aradan yüzlerce yıl geçince
Yahudiliğin Musevilik ve ibrahimilik olarak bilinmesine neden olmuştur. Bu inançların
asıl sahipleri ise küçük topluluklar halinde dağ başlarında ve sürekli katliam
tehdidiyle yaşamak zorunda kalmıştır. İsa, bir Musevi olarak işte bu Yahudi
çarpıtmalarına cevap olarak ortaya çıkmıştır. İsa'dan önce vaftizci Yahya olarak
bilinen Musevi liderin taraftarları da Yahudilerce katledilmiştir. Eseni-Nasıri
İsa, işte bu çatışmanın devamıdır. Ve o da Yahudilerce düşmanlıkla karşılanmıştır. Yahudilik, sadece Yahudiliktir. Musevilikle de İbrahimilikle de alakası
olmayan bu topluluğun Tevrat olarak sunduğu kitap, tamamen hahamların eseridir
ve içinde Musevi inanç kırıntıları dışında ibrahimi mesaja dair hemen hiçbir
şey yoktur. Tarihsel bilgi olarak da Tevrat'ta yazılı her şey, ya yalan ya uydurma
yada çarpıtmadır. Allah'ın vahyettiği Tevrat'ın esasları, orijinal Musevilerin
ilahilerinde ve Kuran'da kayıtlıdır. 2- Yahudiler güç sahibi değildir. Tarih boyunca Yahudiler, ana özellikleri olan yükselen güçlerle işbirliği yapıp tefecilik imtiyazları elde etmek dışında bir varlığa sahip değildir. Perslerle başlayan bu serüven, Roma yükselince Roma'ya, İslam gelince Müslüman yönetimlere, Avrupa'da yükselen kral ve beyliklere ve en son bugün ABD'ye kullanım değeri halinde kiralanmış bir asabiyeye dayanır. Yani Yahudiler ne zaman güçlü görünmüşse, o dönemin esas politik gücüne bakmak gerekir. Yahudiler ne zaman tarihte adları anılmıyorsa, bilinmelidir ki, o dönemlerde kayda değer büyük bir güç yoktur. İşte bu ara dönemlerde Yahudiler sahipsiz kalır ve bulundukları toplumlar tarafından birikmiş öfkelerin patlaması nedeniyle zulüm görürler. Endülüs, Fransa, Polonya, Rusya, ve en son Almanya'daki Yahudi kırımları, Yahudilerin işbirliği yaptıkları güçlerin yenildiği dönemlerde olmuştur. Yahudi elitleri, kontrolde tuttukları yoksul ve sıradan Yahudi toplulukları her dönem gettolarda yaşamaya mecbur etmiş ve Ezra'nın öğüdüne uyarak Yahudilerin başka topluluklara karışarak erimesine müsaade etmemişlerdir. Bu özel ve içe dönük asabiye, politik gelişmelerin müsait şartlar ortaya çıkarması sonucunda Yahudileri topluca hedef haline getirmiştir. Modern dönemlerde, Yahudi toplumu, diğer modernleşen her topluluk gibi artık bu dinsel gettolarda yaşama zorunluluğundan kurtulmuş, bireysel olarak farklı tercihler yapabilme imkanlarına kavuşmuştur. Modern dönemde bir çok farklı özellikte Yahudi insanın daha çok ortaya çıkabilmesinin nedeni, Yahudiliğin iç asabiyesini eskisi kadar koruma imkanına sahip olamayışıdır. Bu anlamda 19. yüzyıl sonu ve 20. ilk yarısı boyunca yoksul Yahudilerin sosyalizme yönelmesi ve daha eşitlikçi bir dünya için mücadele etmesi, yahudi tarihinde bir parantez olarak kayda geçmiştir. 1967 Arap-israil savaşı sonrası israil'in yaşayacağı anlaşılında dünya Yahudiliği büyük ölçüde sosyalizmi terk ederek siyonizme destek vermeye başlamıştır. Yahudi gücü olarak bilinen, hatta abartılarak her taşın altında aranan Yahudi
efsanesi, hem Yahudi elitlerin işine gelmekte, hem Yahudileri kullanan gücün
işine gelmekte hem de Yahudiler üzerinden rakip gücü vurmaya hazırlanan güçlerin
işine gelmektedir. Bu Yahudi gücü efsanesi sayesinde, Yahudi elitleri kendilerini
işbirliği yaptıkları güce daha iyi pazarlayabilmektedir. Yahudileri kullanan
güçler, bu abartma sayesinde yeri geldiğinde kendilerini gizleyerek bütün olumsuz
tepkileri Yahudiliğin üzerine yıkabilmektedir. Ve nihayet, rakip güçler, Yahudi
abartısı sayesinde düşmanlığı doğrudan esas rakibine değil de Yahudiliğe yöneltip
önce bu 'şaibeli topuluğu' tasfiye ile sahneye çıkmaktadır. Çünkü yahudi topluluğu her zaman yaşadıkları toplulukla karışmadan ve sürekli sermaye biriktirerek üzerlerine nefret ve kıskançlık çeken bir yaşama alışkanlığına sahiptir. Roma dönemi
diasporası, Endülüs katliamı ve Almanya holocostu örnekleri, tam da bu şekilde
cereyan etmiştir. Yahudilik bugün de kendini dünyanın en büyük ve yaygın gücü
olarak sunmaktadır. Yahudiliğin bugünkü efendisi olan ABD, bu söylentiye bilinçli
olarak çanak tutmaktadır. Ve ABD'nin politik tüm rakipleri, aynı şekilde Yahudiliği
abartarak ve Yahudi düşmanlığı üzerinden ABD düşmanlığı yaparak bu oyunu sürdürmektedir.
Yahudi gücü efsanesi, her açıdan tarihsel işlevine müsait bir rol oynamaktadır.
Muhtemelen ABD'nin rakibi olarak çıkacak yeni politik güçler, bir şekilde Yahudileri
tasfiyeye yönelecek ve bir sonraki oyuna kadar Yahudilik mazlumluktan zalimliğe, zalimlikten mazlumluğa
evrilen tarihini tekrarda bir beis görmeyecektir. Yahudi olarak bilinen bütün gücün, paranın, medyanın, teknoloji ve lobilerin asıl sahipleri, dünyayı yönetmeye çalışan Anglo-Sakson güçlerdir. Yahudi unsurlar, bal tutarken parmaklarını yalamak dışında bir gerçek güç ve inisiyatife sahip değildir. Büyük çoğunluğu Katolik kilisesi ve derin Avrupa kaynaklı anti Yahudi efsane ve propogandalar ise, Avrupa'nın ABD ve İngiltere'ye açıkça cephe alamamasının ifadesinden başka bir şey değildir. Bu propogandalar, Filistin işgali nedeniyle Müslüman dünyayı da etkilemektedir. Yahudiler, zalimlerle işbirliği suçu nedeniyle yargılanabilir ama gerçek güç sahipleri imiş gibi topluca düşman addetmek, sonu ırkçılığa varan başka bir yanlışa düşmeye yol açmaktadır. Müslüman dünyanın ölçüsü ise bellidir: zalimlerden başkasına düşmanlık
yoktur. Yani insanların kökenine, inancına bakılmaksızın, sadece zalimliği
nedeniyle düşman olunabilir. Bu ölçü doğrultusunda, Yahudilerin zalimlerle işbirliği
içinde olanları, Yahudi oldukları için değil, işbirlikleri ve zalimlikleri nedeniyle
diğer işbirlikçilerle birlikte düşman addedilebilir. Bunun dışında salt Yahudi
kimliğine karşı düşmanlık, müslümanın işi olamaz. Yahudilik eleştirilebilir,
özellikleri itibariyle belli tedbirler alınabilir. Ama körü körüne bir Yahudi
düşmanlığı, her olayın altında Yahudi arayan komplocu ırkçı bakış açısı, yanlıştır. 3- İsrail, devlet değil, işgal karakoludur: İsrail, tıpkı Perslerin M.Ö 500-300
yılları arasında kurduğu krallıklar gibi, 1948'de ABD tarafından kurulmuş bir
emperyalist karakoldur. İsrail projesi aslında bir Alman projesidir.
20. Yüzyıl başında petrolün önemini keşfeden emperyalistlerin bölgeye yerleşme
çabaları sürecinde geç kalmış olan Almanya, Yahudilerini bölgeye yerleştirerek
bir plantasyon kurma projesi geliştirmiştir. Siyonizm denilen bu proje, bir
Alman icadıdır. Yahudiler arasında taraftar bulmayan bu proje sayesinde
1920'lere kadar az da olsa Alman ve Rus yahudisi bölgeye yerleştirilmiştir. Hatta
bir dönem Afrika ve Kıbrıs'ta bir Yahudi devleti düşünülmüştür. Hepsi de Almanya'nın
bölgeye yerleşme çabasının ürünüdür. Teodor Herlz, projenin propogandistidir.
Ne varki I.Dünya Savaşı'nda Almanya yenik çıkp, Osmanlı dağılınca, Siyonistler
aynı projeyi Fransa ve İngiltere'ye götürmüştür. Balfour Deklarasyonu'na yol açan
ve İngiliz yahudisi finans baronu Rotchild'in sahiplendiği proje, İngilizlerin
bölgede yerleşik Arap Müslümanları gözden çıkarmaması üzerine II.Dünya savaşı'na
kadar askıya alınmıştır. II. Savaş sonrası gücünü ABD'ye devreden İngiltere,
İsrail projesine de Rusya ile birlikte onay vermiş ve bölgede ABD adına bir
koloni oluşması sağlanmıştır. İsrail, esasen ABD'nin silah ve istihbarat
üssü olarak tasarlanmış bir karakoldan ibarettir. Yahudilerin Nazi zulmünden
kaçışı abartılarak bölgeye yoksul yahudi nüfusun transferi yapılmış ve bölgedeki
sahipsiz Müslüman halkın tıpkı M.Ö. Musevilerin tasfiyesi gibi zorbalıkla tasfiyesine
destek olunarak sözde bir devlet ilanı yapılmıştır. İsrail, bölgedeki Filistinlilerle
çatışan tarafıyla küçük ve sahte bir siyasal imajdır. Asıl önemini, ABD'nin
petrol kuyularını korumaya ayarlanmış gizli nükleer ve kimyasal silahlarının
deposu oluşundan alır. Diğer rakip bütün devletler bilir ki, bölge petrollerine
göz koyunca bu depodaki gizli silahlar harekete geçecektir. İsrail, bu özelliğini
perdelemek için dünya kamuoyuna Filistinlilerle sürekli savaş halinde gösterilmek
yani silahlanmak zorundadır. Yine Dünya Yahudiliği, modern dönemde kaybettiği
getto asabiyesini İsrail sayesinde yeniden kazanmış ve Yahudi elitlerin kontrol
ve denetimine girmiştir. Dünya Yahudiliği, birkaç fraksiyon halinde İsrail'i
destek adı altında Yahudi elitlerin organize ettiği haraç ağına dahil
edilmiştir. İsrail, işte bu birkaç işlevi aynı anda gören bir tiyatro sahnesidir.
Muhtemelen, bu işlevine gerek kalmadığında, bölge güçlerinin insafına terk edilecektir.
Ama şimdilik, işlevi önemini sürdürmektedir. 4- Yahudi parlak beyinler: Özellikle aydınlanma çağı ve sonrasında, aydınların önemi artmıştır. Aydın kategorisi, eleştirel düşünce ve muhalefet ile özdeşleşmiştir. Bir çok Yahudi kökenli aydın, bilim adamı ve sanatçı, son 200 yıldır batı düşünce tarihine damga vurmuştur. Bu gerçekten hareketle Yahudilere özel bir mana ve misyon yükleme çabası görülmektedir. Oysa gerçek, tam tersidir. Spinoza'dan Freud'a, Marks'tan, Frankfurt ekolü filozoflarına kadar, tüm bu parlak beyinler esasen Yahudiliklerinden arındıkça, Yahudiliklerini terk ettikçe üreten kişiliklere dönüşen tiplerdir. Teorik olarak , kapalı, içe dönük ve tutucu hiçbir toplulukta parlak beyinler yeşermez. Yahudiler, 20. yüzyılın ortalarına kadar son derece tutucu, yobaz ve kapalı topluluklar halinde yaşamaktadır. Bahsi geçen parlak beyinler, işte bu kapalı ve tutucu yahudilikten kaçan, kendi bireysel özgürlüğünü arayan, bu yolda dramlar yaşayan kişilerdir. Ve bir çoğunun Yahudiliği eleştiren kitabı, makalesi vardır. Özellikle 20. yüzyılın parlak Yahudi kökenli isimlerinin hemen hepsi Yahudi
değil, sol ve Marksist kimliklidir. Kendi dallarındaki başarıları, içinden
çıktıkları kültüre başkaldırma cesareti ve Yahudi dogmalarından daha başka bir
gerçeği arama yolculuğu sayesindedir. Ki bu yolcuğu hangi kültür, din ve kapalı
topluluk içinde olan birey yapsa, aynı oranda parlak ve yaratıcı bireye dönüşür.
Nitekim, Yahudi olmayan yüzlerce filozof, sanatçı, bilim adamı vardır ve hepsi
de illa ki kişisel bir trajedinin ürünüdür. Acı, dram ve trajedi, yaratıcılığın
olmazsa olmaz nedenleridir. Bu manada, Yahudiliğe büyük yetenekler bahşetmek, Yahudi propogandasıdır. Yahudi kalan bireylerin olası tek parlak yeteneği, çalışmadan, üretmeden kazanma yollarındaki ustalığıdır. Bunun dışında Yahudi kalmış hiç kimsenin aynı zamanda felsefede, sanatta, bilimde, edebiyatta, sporda, siyasette başarılı, evrensel ve üstün bir yetenek sahibi olmasının örneği yoktur. Yahudi, sadece bu alanlarda ortaya çıkan ürünlerin ticaretini yapar. 5-İslam ve Yahudilik: Genelde Hristiyan dünyada özelde Müslüman dünya
içinde yaygın kanaat, Yahudiliği tek tanrılı dinlerin ilki ve birçok özelliğinin
de kaynağı olarak görür. Bunda Tevrat kültürü başat role sahiptir. Hristiyanlıkta
özellikle Protestan mezhep sahipleri, Eski Ahit dedikleri Tevrat'ı da dinsel
kaynak sayar. Müslümanlar ise, tahrif edilmiş kitap olarak görmekle birlikte,
bir çok ayrıntıda israiliyat etkisinden beri değildir. En başta, Yahudiliği Musevilik ve İbrahimilik olarak kabul etme alışkanlığı
vardır. Nedense bu yaygın kanaat hiç sorgulanmamıştır. Bu yanlış yerleşik kanaatler, Müslümanların Hristiyanlarla savaşı boyunca Yahudileri
yanlarında müttefik olarak görmelerinin sayesinde sorgulanmadan kalmıştır. İslam
tarihi boyunca Yahudiler Müslümanlar için bir tehdit yada rakip olarak görülmemiştir.
Bu nedenle Yahudilik yeteri kadar sorgulanmamıştır. Bu durum, bir çok dönemde
İslam içi iktidar kavgalarının teolojik ifadesi olan mezhep ve tarikat tartışmalarında
Yahudi efsane ve kaynaklarının rahatça kullanılmasını kolaylaştırmıştır. Bugün
sıkı bir elden geçirme yapılsa, İslam olarak inanılan bir çok ayrıntı telakkinin
kaynağının israiliyat olduğu görülecektir. Özellikle Batıni kültür, Yahudi kabalacılığından
çok fazla etkilenmiştir. Tasavvuf literatürü, önemli ölçüde Yahudi etkisi altındadır.
Tanrı, peygamber, Mehdi, Mesih, cin, şeytan, melek, felek, kader, cennet, cehennem,
sırat köprüsü, günah, kabir azabı vb. bir çok konuda halkın gündelik dini kültürünün
yarıya yakının kaynağı Yahudi kültürüdür. Yahudi kültürü ise, bahsettiğimiz
gibi, bütün Ortadoğu mitolojilerinin karmaşık bir sentezi demektir. Kuran'da, Yahudi ifadesi, doğrudan ayetlerin indiği dönemde Medine'de varolan Yahudi kabileleri kasteder. İbrani ifadesi ise hiç geçmez. İsrail ifadesi bir tek ayette geçer ve bu ayeti tercüme eden hemen bütün müellifler nedense ayette geçmediği halde parantez içine 'Yakup' yazmışlardır. Oysa Kuran, Yakup'tan zaten Yakup olarak bahseder. Yakub'un diğer adının İsrail olduğu iddiası Tevrat kaynaklıdır. Bizce İsrailoğulları ifadesi, Araplarında içinde olduğu tüm bölge halklarının ama özellikle İbrahimi-müsevi inanç topluluklarının antik geçmişini ifade eden bir deyimdir. Tevrat ve diğer dinsel yazılı kaynaklarıyla tüm bölgede kendilerine yer edinmiş olan Yahudilerin bölgeye yerleştirdiği bu ifadeyi Kuran da kullanmıştır. Yani bugün "Batılılar", "Doğulular", "Asyalılar", ya da geçmişte Orta Asya kökenliler için İranlıların kullandığı "Turanlılar" ifadesi gibi bir deyimdir. Kuran'da İsrailoğulları olarak geçen ifadeler, Mezopotamya-Akdeniz havzası halklarının atalarına atıf yapmak içindir. Bu ayetler öncesi ve sonrasıyla dikkatli okunduğunda, Yahudilikten ya da Yahudilerden bahsetmediği, bölgede geçmişte zaman zaman uygarlıklar, kentler kurmuş tüm toplulukları kast ettiği anlaşılır. En azından tarih boyunca hiç bir zaman siyasi manada üstün ve önemli bir konumda olmamış olan Yahudileri kast etmesi mantıksızdır. Persler sayesinde Kudüs'te bir dönem etkin olan Yahuda krallığı, küçük bir kent devletidir ve ömrü çok kısa sürmüştür. Dolayısı ile, Kuran'ın İsrailoğulları'na "nimetimi hatırlayın, sizi üstün kıldığım dönemleri hatırlayın" şeklindeki hitabının muhatabı, Yahudiler olmadığı gibi, her hangi bir belirli toplulukta değildir. İsrailoğulları deyimi, tüm bölge halkları için kullanılan bir ifadedir. Çünkü, insanlığın yerleşik hayata geçtiği, tarımı, kentleri, devleti, hukuku, yazıyı, matematiği, teknolojiyi ilk keşfedip kullandığı bölge burasıdır ve bu özelliğiyle evet, mezopotamya-Akdeniz havzası, 'Allah'ın nimet vererek diğer bölgelere bu manada uzun binyıllar boyunca üstün kıldığı' bir coğrafyadır. Yahudiler, kendilerinin İbrahim'in karısı Sara'dan olma İshak'ın oğlu Yakub'un
torunları olduklarına, Arapların ise İbrahim'in cariyesi Hacer'den olma İsmail'in
torunları olduğunu iddia ederler. Bunların Kuran'da hiç bir temeli yoktur. İbrahim'in
eşlerinin adı geçmediği gibi, İshak, Yakup ve İsmail, Yahudilerin iddia ettiği
tarzda bir kişilik olarak geçmez. Kuran'daki peygamber kıssaları, Kuran'ın indiği
topluluğun hafızasındaki bilgilere uygun ama çok ince tadilatlarla işlenmiştir.
Bir tarih bilgisi vermekten çok, ibret ve örnek numuneleri olarak anlatılır.
Bu manada, Kuran'da geçen kıssalar bağımsız bir akıl tarafından okunarak yorumlanmaktan
çok, İsrailiyat etkisiyle okunarak Yahudi iddialarına uygun şekilde tefsir edilir
olmuştur. Oysa, her şey bir yana, Kuran'ın indiği 7. yüzyıl Arap toplumunda Yahudilik
dinsel manada baskın ve yaygın bir din değildir. Ve esas yaygın dinsel kültür
olan putataparlık-paganizm, Arap bölgesinde egemen olan Roma'nın etkisinin ürünüdür.
Yani, İslam'ın peygamber kıssalarına, özellikle İbrahimi tevhid tarihine yaptığı
göndermeler, Arap bilinçaltının yenilenmesine dönüktür. Yahudi kültürü, bu bilinçaltının
bildiklerini temsil etmemekte, aksine çarpık halini ifade etmektedir. Nitekim
Kuran bunu defalarca zikreder ve Yahudileri yalancılıkla, peygamberleri çarpıtmakla,
istismar etmekle suçlar. Kuran'da yer alan bir çok kıssa ve söylence, Tevrat'tan
çok farklı bir mana ve üslupla anlatılır. Yani Yahudilerin iddia ettiği gibi,
İslam Yahudiliğin Arap versiyonu değil, Yahudilik İslam'ın da kökeni olan İbrahimi
tevhid geleneğinin çarpıtılmış bir biçimidir. Nihayetinde Yahudilik, İbrahimi
itikadın Hind inançlarıyla sentezlenmesinin ifadesi olan İran Zerdüştlüğünün
Babil-Finike kültürüyle yoğrulmasından ibarettir. Dolayısıyla, tek tanrıcılığın,
ilahi mesajın, kitab'ın ilk örneği Yahudilik değil, orijinal Musevi topluluklar
(Samaritanlar, Eseniler, Nasıriler) ve Hanif denilen küçük münzevi gruplardır.
Bunlarda, Kuran'ın indiği dönemde sanıldığının aksine Yahudilerden ve Yahudi
hahamlardan daha fazla etkilidir. Kaldıki, Akadca'nın bozuk şivesi olan İbranice
denilen lehçe ile yazılmış Tevrat'ı Arapların çoğu anlamamaktadır. Bu gerçeğe rağmen, halen bugün birçok araştırmacı İslam'ı Yahudilikten etkilenmiş
gibi göstermekte ısrar etmektedir. Oysa bir etkilenme varsa, 11. ve 12. yüzyıllarda
büyük Yahudi reformcusu Maimonides'in İslam Felsefesi ve Tasavvufu'ndan etkilenerek
bugünkü klasik Yahudiliğin temellerini atması sayılabilir. İslam'ın geldiği çağda,
Yahudi kültürü en etkisiz, zayıf ve cılız bir haldedir. Etkisinde kalınabilecek
tek şey, belirttiğimiz teolojik konulardaki Yahudi mitleridir. Ki, İslam'ın erken
çağlarından itibaren İslam alimleri İsrailiyat başlığı altında bu etkiye savaş
açmış ve gerekli temizliği yapmıştır..Esasen Yahudilik, kendisinden etkilenilebilecek
hiçbir özel teolojik ve kültürel özelliğe ve zenginliğe sahip değildir. Müslümanlar
üzerindeki tek Yahudi etkisi, yukarda belirttiğimiz ayrıntı meselelerde cahil
halkın batıni inançlarının içindedir. İlginçtir, bugün çağdaş, laik, modern
geçinen propagandistlerin İslam diyerek gericilikle suçladığı bir çok inanç
ve uygulama da işte bu Yahudi - İsrailiyat etkisiyle Müslümanlığa sızmış alışkanlıklardır.
Kadının aşağılanması, büyücülük, üfürükçülük, bilim düşmanlığı, akıl karşıtlığı,
dinsel yobazlık...Bunlar Yahudilik'le özdeş tutuculuk örnekleridir. Müslümanlar da
Hristiyanlar da bu dinsel tutuculuğu Yahudilerden öğrenmişlerdir. Çünkü, Yahudiliğin
ana özelliklerinden biri kurumsal dinsellik ve dinciliktir. SONUÇ: Yahudilik nedir? başlığıyla ifade etmeye çalıştığımız tespitlerin özü, Yahudiliğe Yahudi gibi bakmaktan vazgeçmeye bir çağrıdır. Yahudiler, olumlu yada olumsuz, insanlığın geri kalanından ayrı, özel bir topluluk değildir ve öyle de muamele görmelidir. Güç sahibi değildir ve sahip oldukları her şey kendilerini kullananlara aittir. İlahi bir din değildir ve Musevilikle alakaları yoktur. Yahudilik, insanlık birikiminin çingene kültürüyle çalınmasından doğmuş bir fenomendir ve bütün özelliğini kendisini özel bir dinsel-milli karakter olarak kabul ettirmesinden alır. Bunu kabul etmeyenler için Yahudilik, önemsiz, binlerce otantik kültürel tortudan biri düzeyinde, hiçbir orijinalliği olmayan bir vakadır. Bu sıradan Yahudilikle ve Yahudilerle, diğer insanlardan farklı hiç bir olumlu ya da olumsuz tutum almanın bir manası yoktur. Hak ve adalet ölçüleri içerisinde her insanın sahip olduğu inanç ve yaşam tarzı özgürlüğüne sahiptirler. Bu bağlamda bir ortaçağ Hristiyan fanatizmi olarak kurumsallaşmış olan Anti-Semitizm, insanlık suçudur. Hiç kimseye soyu, sopu, inancı nedeniyle ayrımcılık, suçlu muamelesi, aşağılayıcı tutumlar alınamaz. Bizim için Yahudiliğin asıl önemli özelliği, Yahudi elitlerin taşıdığı misyon ve gördükleri işlevdir. Yahudilik bu manada, güç sahiplerine kahyalık, dinsel milliyetçi asabiye ve parayataparlıktır. Bu vasıflar kimde varsa, o Yahudidir. Ve işte bu tarz Yahudilik, insanlığın antitezidir. Bu Ezrael aynasına bakarak, aşiretçiliği, kabileciliği, milliyetçiliği, dinciliği, fanatizmi, kapitalizmi, gücetaparlığı, ötekini düşman görmeyi, tanrı ve inanç pazarlamayı terk etmenin insanlaşmanın ilk adımları olduğunu daha kolay kavrayabiliriz. Bugün insanlığı kuşatan kapitalist kültürün, insanı İbrahimi mesajın gerisine düşürerek bu ilkel dürtülere esir ettiğini ve giderek soyca Yahudi olmasa da TOY Yahudi dediğimiz Yahudi taklidi milyonlarca insan ürettiğini görüyoruz. İşte Yahudilik konusundaki esas tehlike budur. Ve ister Müslümanlar, isterse insanlık için mücadeleye soyunan başkaları, bu Yahudilik biçimiyle hesaplaşmadan ve kendini bundan arındırmadan, insana, hayata ve Tanrı'ya dair tek bir cümle bile kurmamalıdır. İlgilenenler için Kuran-ı Kerim'den bazı ayetler: BAKARA SÛRESİ
NİSÂ SÛRESİ
Bakara
Türkiye Yahudilerinin sitesi www.sevivon.com'un yahudi tarihi bölümünden, Yahudilerin düşünme biçimleri için örnek olabilecek seçmeler: Tanrı Avraam'a dedi ki: "Toprağından, doğduğun yerden ve babanın evinden sana gösterdiğim toprağa git. (Bereşit 12:1) Tanrı Avraam'a ve dolayısıyla Yahudi ulusuna diyor ki: "Kendini tamamıyla ayır ve farklı bir yöne doğru git." Tanrı'nın Avraam'a çıkmayı emrettiği yolculuk sadece fiziksel bir yolculuk değildir, tarihte herkesinkinden farklı olacak bir yolculuktur. Avraam diğer uluslar arasında kabul görmeyen, tek başına yaşayan bir ulusun babası olacaktır. Bu Yahudi tarihinin ilk benzersiz özelliğidir. İkincisini bir sonraki pasuk'ta öğreniyoruz: "Seni büyük bir ulus yapacağım, seni kutsayacağım ve adını ululaştıracağım; ve sen bir kutsama olacaksın." (Bereşit 12:2) Bu pasuk Tanrı'nın Yahudi tarihine aktif olarak katılacağı sözünü iletir: "Yapacağım..." Yahudi tarihi doğaüstü bir fenomendir. Yahudi ulusu hiçbir zaman var olmayacaktı çünkü Avraam'ın karısı Sara kısırdı. Avraam ölecekti ve misyonu da onunla birlikte ölecekti. Ama öyle olmadı. Bir mucize gerçekleşti. Böylece Yahudi ulusunun mucize sonucunda ortaya çıktığını, tüm insanlık tarihi boyunca mucize eseri hayatta kaldığını ve en büyük imparatorluklardan daha uzun yaşadığını öğreniyoruz. Bunun nedeni, Yahudilerin benzersiz bir misyona, benzersiz bir tarihe sahip bir ulus olmasıdır. Yahudilerin başına gelen, diğer halkların başına gelmez. 2000 yıl boyunca milli bir anavatanı olmayan bir ulus olarak yaşamak normal bir şey değildir. İnsanlık tarihinde benzersizdir. 2000 yıl önce sizin olan yerde anavatanı yeniden kurmak normal değildir. İnsanlık tarihinde benzersizdir. Ve üçüncüsü: "Seni kutsayanı kutsayacağım ve seni lanetleyeni lanetleyeceğim ve senin aracılığında dünyadaki tüm aileler kutsanacak." (Bereşit 12:3) Tanrı burada Avraam'a onun ve soyundan gelenlerin -Yahudilerin- Tanrı'nın koruması altında olacağını söylüyor. Yahudilere karşı iyi davranan uluslar ve halklar iyi durumda olacak. Yahudilere kötü davranan imparatorluk ve halklar kötü durumda olacak. Ve bütün dünya Yahudi halkı tarafından değiştirilecek. Bu, tarihin büyük ilkelerinden biridir. Batıdaki medeniyetlerin neredeyse hepsinin yükselişinin ve çöküşünün grafiğini, Yahudilere nasıl davrandıklarına bakarak çizebilirsiniz. Kuşkusuz bunun bir kısmı doğa üstüdür, İspanya veya Almanya olsun, Polonya, ya da Amerika olsun. Zaman içinde ilerledikçe bunu göreceğiz. Başka bir kısmı ise hiç de o kadar doğaüstü değildir çünkü ülkenizde yaşayan bir grup insan varsa -eğitimli, gayretli, kendini işine vermiş, sadık, yaratıcı, iyi bağlantıları olan insanlar- onlara iyi davranır, onların size anlamlı bir şekilde katılmasını ve katkıda bulunmasına izin verirseniz, ülkeniz bundan yararlanacaktır. Bu insanları ezer ve kovarsanız, ekonomik düşüş yüzünden ıstırap çekersiniz. Ama tabii ki bundan çok daha fazlası söz konusudur. Yani üçüncü bir ilke de vardır: ulusların ve imparatorlukların yükselişi ve çöküşü Yahudilere nasıl davrandıklarına bağlıdır. Bu şaşırtıcı bir fikir olmakla birlikte insanlık tarihinde açıkça kanıtlayabileceğiniz bir fikirdir. Yahudilerin dünya üzerindeki inanılmaz derecedeki olumlu etkisini görebilirsiniz. …Tora'nın ilk kısmı boyunca Tanrı sürekli olarak Yahudi ulusuna İsrail toprağını vermekten bahseder ve taahhüdünü teyit eder. 11. yüzyılın büyük Tora yorumcusu Raşi , Tora'nın ilk cümlesi hakkında bir soru sorar: Neden Tanrı işe evrenin yaratılışı ile başlar? Tora Yahudiler için bir teoloji kitabı ise, neden Yahudi ulusunun yaratılışı ile ve hemen ardından Mısır'dan çıkışın hikâyesi ile başlamaz? Yahudilerin bir ulus olması, Tora'yı almaları ve toprağa gitmeleri o zaman gerçekleşir. Raşi eski sözlü bir geleneğe göre, gelecekte dünya uluslarının Yahudi halkına "siz hırsızsınız" diyeceğini aktararak cevap verir. Toprağı Kenaanlı kavimlerden çaldınız. Dolayısıyla Tanrı Tora'yı evrenin yaratılışı ile başlatır ki dünyaya şöyle desin: "Ben evrenin Yaratıcısıyım. Her şey benimdir. İsrail toprağını Yahudi halkına vermeyi seçtim." Yahudi olmak, ayrıcalıklı bir ulusun , toprağa , dile , ortak bir tarihe ve dünyasal bir göreve sahip olan bir ulusun parçası olmak demektir. En önemlisi, Yahudiler'in Tanrı'yla sadece ruhani / dini bir yönden ibaret olamayan bir ilişkisi de söz konusudur. - Bu dünyayı algılayış biçimidir -hayatın her saniyesini nasıl yaşayacağımızı bize açıklayan, dünyada benzeri bulunmayan bir şeydir. Yahudi ulusal kimliği , Yahudiler'in görevlendirildiği ve bu görevi kişisel ve ulusal olarak başarmada rehber niteliğine sahip Tora'nın kurallarıyla uyum içinde olacak belli bir yaşam şekliyle tanıştıkları Sina Dağı'nda kazanılmıştır Tanrı, Yahudiler'i çok yüksek bir standartta tutar çünkü onlar, insanlık tarihinde çok büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Yahudiler olmadan , dünya mükemmel bir hale gelemez ve, Allah korusun, eğer Yahudiler bir hata yaparlarsa, sadece onlar değil, tüm insanlık bundan zarar görecektir. Talmud'un Ezra hakkındaki görüşü o kadar olumludur ki ondan, "Moşe daha önce ortaya çıkmasaydı, Tora Yisrael'e Ezra aracılığıyla verilirdi" diye söz etmektedir (Sanhedrin 21b). Eski tarihçi Josephus, Contra Apion adlı eserinde o zamanlar Yahudilerin inançlarını söyle açıklar: (Kanunlarının tam olarak açıklanmasında en yetenekliler olarak kabul edilen ve öncü ekol olan) Farisiler her şeyi kadere ve Tanrı'ya atfeder, kader her eyleme eşlik ettiği halde yine de doğru olanı ya da aksini yapmanın başlıca olarak insanın elinde olduğunu kabul eder. Bütün ruhların ölümsüz olduğuna ama sadece iyi insanların ruhunun başka bedenlere geçtiğini, kötü insanların ruhununsa ebedi cezaya tabi tutulduğunu söylerler. İkinci örgütü meydana getiren Sadusiler kaderi tamamıyla devre dışı bırakır ve Tanrı'nın bizim kötü olanı yapıp yapmamamızla ilgilenmediğini varsayar. İyi ve kötü olanı yapmanın insanın seçimi olduğunu ve bu seçimin, istediği gibi hareket etmekte özgür olan her bir insana ait olduğunu söyler. Ruhun ölümsüzlüğüne ve öbür dünyada cezaya ve ödüle inanmazlar." Kaynaklar:
-Ortadoğu Mitolojisi, Samuel Henry Hooke, İmge Yay. 1995 -Yahudiler ve Araplar, S. D. Goitein, İz Yay., 2005. -Yahudi tarihi, Yahudi dini, İsrael Shahak, Anka yay. -Siyonizm Dosyası, Roger Garaudy, Pınar yay. -Akdeniz ve Akdeniz dünyası, F. Braudel, 1.cilt -www.comlink.de/demir/kivilcim' den Hikmet Kıvılcımlı'nın eserleri. ahmetozcan1@yahoo.com Bu makale 41,879 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |