|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Kadir İnal
'Hasta bulamazsan hastalık icat et!
Kapitalist ruhun ulaştığı hastalık derecesini gözler önüne sermesi açısından çok değerli bulduğum bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ortak bir çalışma olarak hazırlanmış bulunan ve aşağıya alıntıladığım bu makale, Le Monde Diplomatique'in Mayıs sayısında yayınlanmış olup, yazarlardan Alan Cassels, bir ilaç politikası araştırmacısı (Université de Victoria,Canada). Ray Moynihan ise Sağlık konusunda uzman bir gazeteci (British Medical journal, The Lancet, The Hew Englanda Journal of Medicine) : ''Daha Çok İlaç Satmak İçin Hastalıklar İcat Edelim'' Yöntem doktor Knock de Jules Romains'i ihya etmişti:Muayenehanesine giren her
sağlam insan oradan hasta olarak çıkıyordu ve iyileşmek için her türlü ödemeye
râzıydı. Aynı onun gibi, şimdilerde hasta pazarının sınırına ulaşan bazı ilaç
firmaları artık sağlıklı insanlara yöneliyorlar, böylece büyümenin yolunu buluyorlar
ve bu amaçla çok 'ileri' reklam teknikleri kullanıyorlar.Bundan 30 yıl kadar
önce, dünyanın en büyük ilaç firmalarından birinin yöneticisi şöyle 'aydınlatıcı'
bir tespit yapmıştı: Artık emekliye ayrılma yaşına gelmiş ama hâlâ dinamik Merck
şirketinin genel müdürü Şimdilerde en büyük ilaç firmalarının pazarlama stratejileri saldırgan bir tarzda sağlıklı insanları hedef alıyor. Günlük yaşamın tüm iniş-çıkışları artık tedaviye muhtaç psikolojik bozukluk kategorisine dahil ediliyor. Sıradan şikayetler acil müdahale gerektiren korkunç hastalıklar olarak sunuluyor ve giderek daha çok insan hasta kategorisine dahil ediliyor. Bu gün finansal portresi 500 milyar dolara varan ilaç endüstrisi en temel duygularımızı, sıradan psikolojik sıkıntılarımızı, ölümü, vb. sömürüyor. Sonuç itibariyle de insan tanımını değiştiriyor. Artık dev ilaç firmaları mümkün olduğu durumlarda insanların hayatını kurtarmak ve acılarını dindirmekle kendilerini sınırlamıyorlar. Sadece ihtiyaç sahiplerine ilaç satmakla yetinmiyorlar. Wall Street'de geçerli akıl gereği, herhangi bir sağlık sorunu olmayan birine "sen hastasın" demek çok iyi kazandırıyor. Kalkınmış ülkelerde insanların atalarından daha iyi, daha uzun ve daha dinamik bir yaşam sürdüğü koşullarda, yoğun reklam kampanyaları, sağlığından birazcık kaygı duyanları gerçek hastalar durumuna getiriyor. Artık basit, sıradan şikayetler öldürücü hastalıklar gibi muamele görüyor. O kadar ki, mesele çekingenlik bir " sosyal anksiyete bozukluğu" saylıyor, kadınlarda adet öncesi gerginlik, önemli ve sorun olarak algılanıyor. Ufak bir psikolojik veya bedensel sorun hemen önemli bir hastalık sayılıp tedaviye girişiliyor. Bu tür ilaç satışı pratikleri de esas itibariyle dünya ilaç firmalarının odaklandığı
ABD'de gerçekleşiyor. Manhattan'ın göbeğindeki bürosundaki M. Vince Perry, dünya ilaç pazarlamasının
zirvesini temsil ediyor. Bir reklam uzmanı olan bay Perry ilaç satışında uzmanlaşıyor.
İlaç firmalarıyla ortak yürüttüğü çalışmalarla yeni hastalıklar icat ediyor.
"Bir sağlık durumunu hastalık kategorisine dahil etmek" şaşırtıcı
başlığını taşıyan makalesinde, firmaların sıradan psikolojik sorunları nasıl
psiko-patalojik [psikolojik hastalık] vakalar kategorisine dahil ettiklerinin
ip uçlarını veriyor. Kimi zaman pek bilinmeyen bir sağlık durumu müthiş bir
ilgi odağı haline getiriliyor; kimi zaman da çok eskiden beri bilinen bir hastalık
türü yeniden tanımlanıp yeni bir ad verilerek ilk defa "keşfedilmiş "
gibi sunuluyor. Bay Perry tam bir gözüpeklikle ilaç firmalarının Viagra ve Prozac gibi ilaçları sadece tanımlayıp kataloga dahil etmekle yetinmediklerini, bu tür ilaçlara nasıl pazar yarattıklarını da açıklıyor. İlaç sanayii pazarlama sorumlularının sopasıyla, ilaç firmaları, bay Perry gibi reklamcılar bir masanın etrafında oturup "hastalık ve sağlık durumuna dair yeni fikirler geliştiriyorlar". Amaç ilaç firmalarının dünyanın her yerindeki müşterilerinin 'eşyayı yeni bir gözle görmesini ve algılamalarını sağlamaktır. Amaç her zaman ilaç satışlarını âzamî düzeye çıkaracak şekilde sağlık durumuyla ilaçlar arasında bağ kurmaktır. İlaç sektöründeki çokuluslu şirketlerin bu şekilde yeni hastalıklar icat etmesi
birçoklarına garip gelebilir ama bu söz konusu sektörde çok yaygın ve geçer
akçe sayılan bir şey. Yakın zamanda Business İnsight yöneticilerine gönderilen
bir rapor, yeni hastalıklar pazarını oluşturmanın, milyarlarca Şüphesiz sağlık ile hastalık ayırımına dair bir tanım sorunu var ve hasta ile hasta olmayan arasındaki sınırı tespit etmek her zaman o kadar kolay değildir. Zira, normali anormalden ayıran sınır oldukça esnektir ve bir ülkeden bir diğerine değişebildiği gibi bir dönemden diğerine de değişmektedir. Fakat, ortada gayet açık olan bir şey var: Bir hastalığın tanımı ne kadar genişletilirse, o tanıma dahil edilecek potansiyel hasta sayısı da o kadar artacaktır. Tabii ilaç üretenlerin pazarı da o kadar genişleyecektir. Bazı durumlarda hastalıkları kataloga dahil eden sağlık uzmanları aynı zamanda ilaç sanayii tarafından da maaşa bağlanmış durumda. Tabii hastalık tanımı ve kataloga dahil edilen hastalık sayısı ne kadar çoksa, ne kadar genişse sanayi de o ölçüde zenginleşecektir... Bu uzmanlara göre yaşlı Amerikalıların %90'ı yüksek tansiyondan şikayetçi; Amerikalıların yarıya yakını FDS denilen (Kadınsal Seksüel Bozukluk'tan] şikayetçi; 40 milyon Amerikalının da yüksek kolesterolden tedavi görmesi gerekiyor. Manşetlik haber peşinde koşan medyanın da yardımıyla, son keşfedilen bir hastalığın herkeste görüldüğü ama vaktinde gerekli ilaçlar alınırsa iyileşeceği görüşü sürekli pompalanıyor. Sağlık sorununa alternatif çözüm, alternatif yaklaşım ve anlayış ile alternatif tedavi yöntemleri, daha tedavi aşamasına gelmeden hastalıkları önleme veya azaltma olasılıkları bilinçli olarak arka plana itilip, savsaklanıyor. Tabii, asıl amaç akıl almaz bir tempoyla ilaçlara müşteri bulma olunca... Fakat, sadece prestijlerinden yararlanmak için uzmanlara yüklüce paralar ödenmiyor; birçok gözlemciye göre hekimlerle de çok yakın ilişki ve işbirliği söz konusu... Eğer hastalıkların tanımı genişletilirse, bu sözde hastalıkların sebepleri de o derecede dar tutulmak zorundadır. Bu tür bir pazarlamacılar dünyasında kalp-damar hastalığı gibi bir sağlık sorunu çok önemsenir, zira, iyi bir kâr alanıdır, bu yüzden de cep dürbünüyle izlenir. Yaşlılarda kalça kırığını önlemeye yönelik tedaviyle, sağlıklı yaşlı kadınlardaki kemik erimesi durumu birbirine karıştırılıyor. Bireysel sıkıntının ekseri beyindeki seratonin eksikliğinden kaynaklandığı varsayılıyor... Olayın bir boyutu üzerinde yoğunlaşmak, diğer veçhelerin, dahası en önemli veçhelerin gözden kaçırılmasıyla sonuçlanabiliyor. Tabii, bunun bedeli de bireye ve topluma ödetiliyor. Eğer asıl amaç, sağlıklı insanların kullandığı anti-kolesterol ilaçları üretip-satmak değil de, mesela tütün zehirlenmesine karşı önlemler, insanların daha çok fiziki aktivite yapmasının koşullarını oluşturmak , ya da daha dengeli beslenmelerini sağlayacak bir gıda rejimi oluşturmak olsaydı, öncelikler, yöntemler, araçlar farklı olsaydı, sonuç da farklı olurdu. Hastalıkları "satmak" farklı pazarlama yöntemlerine göre yapılıyor ama en yaygın olanı insanlardaki korkuyu kullanmaktır. Mesela menopoz döneminde kadınlara hormon satmak için kalp krizi riski öne sürülüyor. Çocuklarda görülen en küçük depresyonun intiharla sonuçlanabileceği korkusu kullanılarak anne ve babalara ilaç satılıyor. Ömür boyu kullanılan, otomatik reçeteye tâbi anti- kolesterol ilaçları satmak için de vakitsiz [prematüre] ölüm korkusu işleniyor... Oysa çoğu zaman şifâ niyetine kullanılan ilaçların kendisi bir dizi hastalığın peydahlanmasıyla sonuçlanıyor. Kadınlarda hormon tedavisi [THS] kalp krizi riskini artırıyor, anti-depresanlar
da gençlerde intihar düşüncesini arıtıyor. Hiç değilse çok başarılı olduğu söylenen
bir anti-kolesterol sonuçta "hastaların" ölümüne neden olduğu için
piyasadan çekildi. Bir başka durumda da sıradan bağırsak sorunu için kullanılan
bir ilaç öyle bir kabızlığa sebep oldu ki, sonuçta "hastalar" öldü.
Bu tür durumlarda denetimden sorumlu kamu otoriteleri, ilaç firmalarının kârlarını
korumayı kamu sağlığına yeğliyorlar. ABD'de 1990'lı yılların sonlarından itibaren sağlık alanında reklam mevzuatının yumuşatılmasıyla birlikte, herkese ilaç satmak üzere çok güçlü bir pazarlama saldırısı başlatıldı. Artık her gün onlarca ilaç reklam spotu yayınlanıyor. Aynı şey Yeni Zelandalı televizyon seyircileri için de geçerli. İlaç lobisi başka yerlerde de aynı şeyi yapmak üzere harekete hazır bekliyor. Otuz yıl kadar önce Ivan Illich adında ileri görüşlü biri, bizzat mevcut sağlık sisteminin yaşamı medikalleştirip, insanların acıya ve ölüm gerçeğine karşı koyma, onlarla yüzleşme yeteneklerini yok edip, tüm yurttaşları çantada keklik 'hastalara' dönüştürdüğünü haykırmıştı. Illich, mevcut sağlık sistemini eleştirirken söyle diyordu: " Henüz hasta olmayan insanlar hakkında söz söylemeye kimin hakkı var? Biraz beklense kendiliğinden iyileşecek insanlara hemen ve telaşla hasta etiketi yapıştırmaya hakları var mı? Öyleleri de var ki, teyzeleri veya amcaları tarafından yapılan tedavi hekimlerinkinden daha az etkili değil..." Yakın zamanlarda bir tıp dergisi baş yazarı olan Bayan Lynn Payer, " Hastalık Satmak" dediği bir süreçten söz ediyordu. Buna göre hekimler ve ilaç şirketleri hastalıkların tanımını durmadan genişletmeliydi ki, daha çok hastaları olsun ve tabii daha çok ilaç satabilsinler...Çokuluslu ilaç tekelleri sağlık sistemi üzerindeki baskılarını ve etkilerini artırdıkça ve çılgın pazarlamacılar taifesi de bu amaçla seferber oldukça, yukarıdaki sözlerin ne kadar önem kazandığını anlamak zor olmayacak... '' ''Fazla söze ne hacet'' der atalarımız. Sağlık dolu günler sizin olsun, drkadirinal@yahoo.com Bu makale toplam 1931 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||