- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() İhsan Eliaçık
Bu yazı, 17 Eylül Pazar günü İstanbul Büyük Şehir Belediyesi'nin "Endülüs-
İstanbul Köprüsü" kültür organizasyonu çerçevesinde İstanbul'a gelecek
olan Faslı Arap-İslam felsefesi profesörü Muhammed Abid el-Cabiri'nin
kısaca hayatı ve fikirlerini tanıtmayı amaçlamaktadır. 1936'da Mağrib'de (Fas) doğan Cabiri 1968'de felsefe diploması, 1970'de
Rabat'daki Külliyetü'l-Adab'tan felsefe doktorası almıştır. 1967'den bu yana
adı geçen fakültede felsefe ve Arap-İslâm düşüncesi hocalığı yapmaktadır. Şu
an 70 yaşında olan Cabiri Fas/Rabat Edebiyat Fakültesi'nde felsefe ve İslâm-Arap
düşüncesi profösörü olarak görev yapıyor. Felsefi Mirasımız, İslâm'da Siyasi
Akıl, Arap Aklının Oluşumu, Arap Aklının Yapısı, Gelenek ve Modernlik , Demokrasi
ve İnsan Hakları, Yeniden Yapılanma vb. bir çok konu üzerinde çalışmaları
bulunan Cabiri, "Şii imamet mitolojisi ve Sunni saltanat ideolojisi'nin"
aşılarak yeni ve çağdaş bir İslâm siyaset felsefesi kurmak gerektiğini savunan
söylemiyle son dönem yenilikçiliğine çok önemli katkıları sağlayan bir düşünürdür. Cabiri, İslâm düşünce tarihinde Endülüs eksenli İbni Hazm, İbni Bacce, İbni
Rüşd, Şatıbi, İbni Haldun vs. isimlerle temayüz ettiğini düşündüğü "Mağrib"
düşünce damarını canlandırmaya çalışmaktadır. Çünkü ona göre İslâm düşünce tarihinin
en yenilikçi, en rasyonel damarı buradadır. Diğerlerinin tümü aslında "Selefi"
okumalardır ve sonuçta "İşrakiliğe" kaymışlardır. Cabiri'nin inşa etmeye çalıştığı düşünce sisteminin İslâm-Arap düşüncesinin
köklü bir eleştirisi üzerine yükseldiğini görüyoruz. Öncelikle bu eleştiririn
ne üzerine bina edildiğini anlamak ve temel çizgilerini deşifre etmek gerekiyor.
Buna Cabiri'nin "zihin genetiğini" okumak da diyebilirsiniz... Cabiri bu konudaki teorilerini yazdığı üç ciltlik kitap dizisi ile düşünce
dünyasına sunmuş bulunuyor. Aslında Cabiri'nin bütün bir sistemi de bu üç kitapta
toplanmıştır. Diğer kitapları daha çok buradaki tezlerin girişi veya açılımı
mahiyetindedir. Zaten bu kitaplarda da konu hep aynı tez etrafında dönmekte,
sık sık tekrarlar yapılmaktadır. İlk kitap Tekvinu'l-Akli'l-Arabi (Arap
Aklının Oluşumu)(1) olup burada İslâm-Arap düşüncesinin "oluşum" tarihi
ele alınır. İkinci kitap Bunyetu'l-Akli'l-Arabi (Arap Aklının Yapısı)(2)
olup burada da İslâm-Arap düşüncesinin "yapısı", yani bilgi sistemi
(epistemolojisi) ele alınır. Üçüncü kitap Nakdu'l-Akli'l-Arabi (Arap
Aklının Eleştirisi)(3) olup burada ise İslâm-Arap siyaset düşüncesinin eleştirisi
yapılır. İslâm medeniyetine Arapların en büyük katkıları dil ve din konusunda
olmuştur. İslâm dini ve düşüncesi bir çok açıdan Arap karakteri taşımaktadır.
Bu anlamıyla Bedevi, İslâm-Arap evreninin kurucusudur.(6) Öte yandan İslâm düşüncesinin
oluşumunda bir başka önemli etken de "siyaset"tir. İslâm tarihinde
Yunan tecrübesinde olduğu gibi mitos (efsane) ile logos (bilim
ve felsefe) arasında veya modern Avrupa tecrübesinde olduğu gibi kilise ile
bilim arasında bir çatışma olmamıştır. İslâm düşüncesinin oluşumunu etkileyen
çatışma İslâm tarihinde Şii (İsmaili) ideoloji ile Sunni ideoloji
arasında olmuştur. Bunları anlamadan İslâm düşüncenin oluşumunu ve yapısını
tahlil etmemiz mümkün değildir... (7) İslâm düşünce tarihi bilgi sistemleri (epistemoloji) temelinde analiz edilmelidir.
Bu anlamda İslâm kültürünü üç ana gurupta toplamak mümkündür; 1- BEYAN ilimleri; (en-nizâm el-ma'rifî el-beyânî) Nahiv, fıkıh,
kelam, belağat vb. Bunlar görünmeyenin görünenle karşılaştırılmasına (gaibin
şahide kıyası) dayanan tek bir bilgi sisteminin tesis ettiği ilimlerdir...(8)
İslâm-Arap düşüncesinde beyan sistemi esas itibariyle ana akımdır ve
bütün çeşitliliği ile birlikte Sünni ideolojide ortaya çıkmıştır. İslâm-Arap
düşüncesinde beyanı inşa edenler siyasette Muaviye, Arapça'nın inşasında
Sibeveyh ve Halil bin Ahmed, usul-u fıkıhda Şafii, rivayetde Malik,
Ahmed bin Hanbel, kelamda Vasıl bin Ata, Eş'ari, Bağdadi, Cüveyni,
Ebu'l Hüseyin el-Basri, Kadı Abdülcebbar, el-Ici, Fahruddin er-Razi , Gazzali
vb. olmuştur. Bütün bunlarda bilgi sistemi aynı beyan mantığı üzerinde
gelişmiştir...(9) 2- İRFAN ilimleri; (en-nizâm el-ma'rifî el-irfânî)Tasavvuf, Şii
düşüncesi, İsmailiye felsefesi, Kur'an'ın batıni tefsiri, İşrakî felsefe, kimya,
tababet, astroloji, büyü, tılsımlar... gibi ilim dalları olup metod olarak
keşf ve ilhamı esas alırlar. Biz buna idraksiz/atıl akıl (Ellâ
ma'kul aklî) diyoruz. Gerek İslâm gerekse İslâm dışı hermetik-irfan mensupları,
bilgiye ulaşma metodlarının ne duyu organları ne de akla dayanamayacağını iddia
ederler. Bu metot keşf diye isimlendirdikleri şeydir. Keşf ile, herhangi
bir akıl yürütme olmadan, aracısız ve doğrudan bilgiye ulaşabileceklerini savunurlar.
Bu bilgilerin (gnosis-irfan), riyazet ve mücahedeler ile kendileri ile
yüce hakikat arasındaki perdeler ortadan kalktığı zaman kalplerine ilka edileceğini
söylerler. İrfani sistemin kaynağı, her ne kadar irfancılar kabul etmese de
kadim hermetik tasavvurdur. Tasavvufi, batıni, şii-İsmailî irfan düşüncesi
esas itibariyle hermetik Pisagorculuğa dayanmaktadır. Hermetizm, Pisagorculuk,
Yeni-Eflatunculuk, Sabîlik, Maniheizm, Brahmanizm olarak kadim kültürlerde ortaya
çıkan ve bizim irfan veya atıl akıl olarak tanımladığımız bu anlayış
İslâm düşüncesini derinden etkilemiştir. İslâm tarihinin ilk yıllarından itibaren
Cabir bin Hayyan, Ebu Bekir Razi, Maruf el-Kerhi, Zunnun-i Mısri, İhvan-ı
Safa, Haris el-Muhasibi, Cuneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, İbni Sina, Gazzali,
Sühreverdi, İbni Arabi gibi bir çok düşünür ve filozof bu irfani hermetik
atıl aklın etkisinde kalmışlardır...(11) 3-BURHAN ilimleri; (en-nizâm el-ma'rifî el-burhânî) Mantık, matematik, tabiat, metafizik ve ilahiyat ilimleri gibi dalları olup akli çıkarımları ve deneysel gözlemleri esas alan bilgi sistemi tarafından tesis edilmiştir. Bir bilgi eylemi olarak burhan öncüller ve onlardan zorunlu olarak çıkarılan akıl yürütmedir. Bir bilgi alanı olarak burhan ise İslâm kültürüne tercüme yoluyla ve özellikle Aristo'nun kitaplarının tercümesiyle giren ilim ve felsefe evrenidir. Aristo'nun kitapları İslâm-Arap kültürüne, Abbasi halifesi Me'mun'dan itibaren, ana muhalefet akımı irfani şii ideolojiyi çökertmek için aktarılmıştır. Bu sebeple beyani Mutezili akılcılığını yardıma çağıran Me'mun ve sonraki halifeler, muhalefetin ideolojik köklerini kurutmak için beyana dayalı Mutezile akılcılığından ve burhana dayalı Aristo akılcılığından medet ummuşlardır. Yani ana muhalefetin (Şia) irrasyonel ideolojisine karşı rasyonel bir resmi ideoloji (Sunni) arayışına girilmiştir. Yunan düşüncesi İslâm dünyasına bu siyasi sebepler vesilesiyle girmiştir. Bu tercümeleri başlatan da Memun'dan sonraki dört halife döneminde yaşayan Mutezili-beyani aklı savunan filozof Kındi olmuştur. Onun gayesi desteklediği Abbasi devletini beyan ve burhanla tahkim etmek ve böylece irfanı (şii-batıni muhalefeti) etkisiz hale getirmekti. Kındi'den sonra Farabi, İbni Sina, İbni Bacce, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd burhana dayalı sistemi geliştirmişler, fakat bunların içinde zirve noktasını İbni Rüşd'ün temsil ettiği Mağrib (Endülüs) çizgisi saf burhana dayalı aklı koruyabilmiştir. Diğer Maşrık çizgisi giderek hermetik-irfana kaymıştır. Bir bilgi sistemi olarak burhan beyan sisteminin lafız/mana çiftine karşılık lafızlar/akledilirler çiftini kullanırken, bakış açısını oluşturan beyanın asıl/fer ve cevher/araz çiftine karşılık vacip/mümkün çiftini kullanır... (12) *** İslâm düşünce tarihinin Gazali'ye kadar ki ilk oluşum aşaması beyan,
irfan ve burhandan oluşan bu üç bilgi sisteminin etki, tepki ve çatışmasını
içermektedir. Hicri beşinci asra gelindiğinde bu bilgi sitemlerinde kriz başlamıştır.
Tedvin asrının sona ermesiyle Haris el Muhasibi ile beyan ve irfan,
Kındi ile beyan ve burhan, İhvan-ı Safa ve İsmaili filozoflar
ile de burhan ile irfan arasında tedahül (birbirine geçişme) başlamıştır.
Haris el-Muhasibi beyan ile irfanı birbirine geçirerek bir sunni tasavvuf
ortaya çıkarmıştır. Şii irfanı ise Aristo'dan bazı unsurları sistemine katarak
irfan/burhan sentezine yönelmiştir. Keza Farabi bilgi teorisini irfani-hermetik
kökenli mutluluk görüşüyle taçlandırmıştır. İbni Sina ise burhan ile
hermetik-irfanı meczetmeye çalışmıştır... (13) Gazalî de ise kriz doruğa çıkmıştır. Bu üç bilgi sistemi Gazalî'de bir
araya gelmiş, yapısal ve çatışmacı tarzda karşılaşmıştır. Gazalî'den itibaren
üç bilgi sistemi arasında sentez ve uzlaştırma girişimleri giderek artmıştır.
Örneğin beyan, irfan ve burhanın bir kısmına kendisini açmıştır (kelamla felsefenin
birbirine karışması). İrfan, beyanın bir bölümüne açılmıştır (Tasavvufta, şeriatta
zahire bağlanmanın benimsenmesi). İrfan, burhanın bir bölümüne açılmıştır (İbni
Arabi'de batıni tasavvuf, Sühreverdi'de işraki felsefe). Böylece kendi içinde
bütünlüğü olan ve diğeriyle sentez kabul etmeyen burhan artık kendisi olmaktan
çıkarak adeta kurban edilmiştir. Farabi'nin hermetik unsurları kabul
ederek burhanda açtığı gedik, İbni Sina ile süratli bir şekilde Gazzali'nin
felsefeye yönelttiği öldürücü darbeye neden olacak şekilde genişlemiştir. İbni
Sina'nın amaçladığı felsefe her üç sistemi (beyan-irfan-burhan veya kelam-tasavvuf-felsefe)
birleştirmeyi çalışan bir sistemdir. Gazzali'nin öldürücü darbesi iddia edildiği
gibi artık felsefenin belini doğrultamaması ile sonuçlanmış değildir. Burhan
(felsefe) İbni Arabi'den itibaren batıni tasavvuf, Sühreverdi'den
itibaren işraki felsefe formunda değil, bu ikisinin çağdaşı olan İbni Rüşd'de
saf Aristocu burhan (felsefe) tarzında yaşamaya devam etmiştir. Gerçi İbni Rüşd'ün
burhani felsefesi kendisinden sonra İslâm dünyasında devam etmemiş, geleceğini
Avrupa'da bulmuştur. Ancak İbni Rüşd, tümden yalnız kalmış bir filozof
da değildir. Şöyle ki; Gazzali kendisinden bir asır öncesinden beri gelen kirz
döneminin zirvesi iken, İbni Rüşd'de aynı dönemde yenilenme döneminin zirvesi
olmuştur. Bu yenilenme döneminin işaretleri de İbni Rüşd'den yaklaşık bir asır
önce ortaya çıkan herekettir. Nasıl ki Gazzali tekfir etmesine rağmen İbni Sina'nın
açtığı kapıdan girmişse, İbni Rüşd de İbni Hazm'ın açtığı kapıdan yürümüştür.
Maşrikî çizgi Farabi-İbni Sina-Gazzali- Fahruddin Razi- Adudiddin
Ici ile nasıl zirveye çıkmışsa Mağrıbî çizgi de İbni Hazm-İbni
Bacce-İbni Tufeyl-İbni Tumert-İbni Rüşd-Şatıbi-İbni Haldun çizgisinde zirveye
çıkmıştır. Bu aynı zamanda Mağrip (Endülüs) çizgisinin Maşrık (doğu) çizgisinden
epistemolojik kopuşunu da ifade etmektedir... (14) İbni Hazm'ın temelini attığı, İbni Teymiye'nin büyük ölçüde katıldığı,
İbni Bacce'nin geliştirdiği, İbni Tumert'in Muvahhidi devrimi
ile siyasi güce kavuşturduğu, İbni Rüşd'ün akılcılığında, Şatıbi'nin
usulcülüğünde, İbni Haldun'un da tarihçiliğinde ortaya çıkan bu Endülüs
eksenli yenilikçi damar beyanın burhan üzerine inşasını esas almaktadır.
Bu simaların hepsinde de ortak olan yön budur. Bu sistemin temeli beyanı burhan
üzerine temellendirmek ve irfanı sistemden bütünüyle atmaya dayanmaktadır. İrfanın
iki yönü (şii ve sufi) ile metod ve önermeleri açısından beyan (kelam, fıkıh,
taklid, nahiv) eleştirilmekte, asıllara dönüş savunulmaktadır. Bu anlayışta
bir yandan nasslara sıkı sıkıya bağlılık vurgulanırken, öte yandan İbni
Hazm'ın ifade ettiği gibi nassların bulunduğu alanlar sınırlı olduğu için kalan
noktalar mubahlık ilkesi çerçevesinde sınırsız olarak akla bırakılmaktadır.
Çağdaş İslâm düşüncesinde yenilenme işte bu Mağrib (Endülüs) damarının
bıraktığı yerden başlamalıdır... (15) Çağdaş İslâm düşüncesi yeni bir siyasi sıçrama yapmak istiyorsa sunni saltanat
ideolojisini ve şii imamet mitolojisini aşmak zorundadır. Şii muhalefet,
İslâm tarihi boyunca ezilen ve horlanan sosyal gurupların sempatisini toplayıp
siyasi ve sosyal bir davanın sözcülüğünü yapmıştır. Bu da ona devrimci ve ilerici
bir görünüm kazandırmıştır. Şii muhalefet irfani-hermetik atıl akıl ürünlerini
kendi ideolojisi için epistemolojik bir temel olarak kullanmak istemiş, hatta
dini ve siyasi felsefesini doğrudan onunla oluşturmaya çalışmıştır. Şii muhalefet
ayaklanma ve mücadelelerle dolu tarihi boyunca şu çelişkiden kurtulamamıştır;
Hedeflerdeki ilerici ve devrimci karaktere karşın, ideolojide irrasyonalist
karaktere sahip olmak! Bu sebeple tarih boyunca muhalefette kalmanın getirdiği
siyasi muhayyile imamet mitolojisini doğurmuştur. Öte yandan iktidarı temsil
eden sunni saltanat, tam tersine ideolojide devrimci ve akılcı (rasyonel)
bir tutum geliştirirken, sosyal hedeflerde muhafazakarlaşmıştır. Haçlı
seferleri ve Moğol istilalarının etkisiyle her iki tarafta ortak bir gerilemenin
içine girmiştir. Şiilikte irrasyonalizm, sünnilikte de muhafazakarlık giderek
karakter haline gelmiştir. Çelişkili bir şekilde şii imamet mitolojisi irrasyonel/ilerici
siyasi bir karakter taşırken, sünni saltanat ideolojisi de rasyonel/muhafazakar
karaktere bürünmüştür. Sünni saltanat ideolojisi geçmişte Emevilerin ve Abbasilerin
temelini attığı Mudar/Arap/Kureyş asabiyeti, kabile ve ganimet mantığı
ile Emevilerin cebr, Abbasilerin de tanrısal irade resmi ideolojisi
üzerine yükselmiştir. Şii imamet mitolojisi ise ezilmiş gayr-ı Arap halkların
gnostik, hermetik muhayyilesi ve eski Fars kisra kültürü üzerine
yükselmiştir. Çağdaş İslâm düşüncesi her iki siyasi karakteri de aşıp demokratik
bir ufuk yakalayamazsa sıçrama yapamayacak, sürekli kendini tekrar edecek
demektir..."(16) Cabiri'nin yenilik arayışı Cabiri'nin inşa etmeye çalıştığı yenilikçi metedolojiyi pratik hayata
nasıl yansıttığı doğrusu merak konusudur. Söylediklerinden, araştırmamızın başından
beri vurguladığımız "daimi din değişken şeriat" şeklinde Dehlevi'nin
formulüze ettiği anlayışı savunduğu görülüyor. Cabiri'nin şeriatın tatbiki ve
yenilenmesi konusundaki temel görüşleri şöylece özetlenebilir; " Uyanış (es-sahve) veya rönesans (en-nahda)
kelimelerinden ziyade yenilenme (et-tecdid) kelimesi İslamî terminolojiye
daha uygundur.(17) Zira dünyevi işlerin zamanla değişmesine paralel olarak,
tecdid kavramının ve onun gereklerinin de zamanla değişen zaman ve şartlara
göre değişmesi kaçınılmazdır. Bu anlamıyla tecdid geçmiş alimlerin çoğunun anladığı
gibi sadece "bid'atları önleme" olarak anlaşılmamalıdır. Tecdid
aynı zamanda bid'at-ı hasene olan kimi yeni çığırların açılmasını da
gerekli kılar. Örneğin peygamber zamanında köprü yoktu diyerek bu tür yeniliklere
karşı çıkmak bid'at olarak değerlendirilemez.(18) Uyanış (es-sahve) geçmişte
yaşanmış, bilinen hazır bir sistemi diriltmek anlamına gelir. Halbuki hayatın
tüm alanlarını kapsayacak hazır bir İslami sistem yoktur. İslam bu konuda genel
ilkeleri vermiştir. Şu halde tecdid, geçmişte görülmemiş, fakat şu an tanık
olduğumuz, çağın gündeme getirdiği sorunları çözmeye yönelik pratik konularda
olmalıdır .(19) Geçmiş asırlarda yenilikçilik bir nevi selefilik olarak
algılanıyordu. Oysa bugün yenilikçilik için selefi yaklaşımlar yetersiz kalmaktadır.
Çünkü selefilik örneği tarihin bize ait olduğu zamanlarda, tüm dünyanın avcumuzun
içinde bulunduğu zamanlarda yeterli bir örnekti. Bugün ise şuna kani olmalıyız
ki biz dünyada yalnız değiliz ve gelecekte de yalnız olmayacağız. Dolayısıyıla
yağmaya, yok olmaya, erimeye karşı kendimizi korumak için ilham alınması gereken
örneğin, kendisini, kendi kendine yeten bir dünya olarak sunan selef örneği
türünden bir örnek olmaması gerekir.(20) Bize Hz. Ömer veya Şatıbi örneğinde
olduğu gibi maksat ve maslahatları esas alan, tecdid dinamizmine sahip
yenilikçi bir anlayış lazımdır.(21) Bu anlayış şeriat hükümlerinin illetlerinden
ziyade maksat ve hikmetlerini esas alır, esbab-ı nüzulleri göz önünde bulundurur.
Selefiliğe değil ümmetin tarihsel tecrübesine yaslanır, aşırılık ve fanatizmden
uzak durur. Hayatla birlikte yürüyen bir içtihadı savunur... (22) Cabiri'nin yenilik anlayışı esas itibariyle şu temel teze dayanmaktadır;
"İslam ümmetinin modern döneme kadar gündelik hayatında pek değişiklik
olmamıştır. Yani bin yıl önceki hayatla 15. yüzyılın hemen öncesindeki hayat
aşağı yukarı aynıydı. 15. yüzyılda dünya moderniteyle karşılaştı ve yeni bir
tarihsel zamana girildi. Artık bundan sonra modernite öncesi dünyanın argümanlarına
dönülemeyeceği gibi, modernite öncesi dünyanın düşünüş ve olayları çözüş biçimine
de dönülemez. Bu düşünüş biçiminin oluşum dönemi Abbasilerin ilk dönemi olan
hicri ikinci asırdaki tedvin çağıdır. Şimdi biz çağdaş bir tedvin asrı oluşturmak
zorundayız. Şu halde Müslümanlar modernite içinde kalarak bir karşı-modernite
oluşturmak zorundadırlar..." (23) Cabiri'nin demek istediği gayet açıktır; "Dünya modernite ile birlikte tarım döneminden bilgi çağına geçti. Bizse hala tarım döneminde oluşmuş bilgi sistemleriyle olayları çözmeye çalışıyoruz. Halbuki yapmamız gereken yeni çağın icaplarına uygun bir bilgi sistemi (epistemoloji) kurmaktır..." Peki bu yeni sistemin özellikleri, dahası eskisinden farkı nedir? "Bugünün mantığı iki ilkede özetlenebilir; Rasyonellik ve eleştirel
yaklaşım. Ekonomik, siyasal ve sosyal ilişkilerde rasyonellik, doğa, tarih,
toplum, düşünce, kültür ve ideoloji gibi hayatın her alanında eleştirel yaklaşım...
Oysa, İslam ümetinin tarihsel deneyiminde erdemli toplumu temsil eden selef-i
salihin mantığı bundan farklıdır. O, şu ilke üzerine kurulu bir mantıktır; Dünya,
ahirete götüren bir köprüden ibarettir. Bu mantık, çağın bilim, teknoloji ve
ideoloji yerine, iman çağı olduğu zamanlarda misyonunu icra edebilmiştir..."(24)
Cabiri'nin bu düşüncesini daha iyi anlamak için bir örnek üzerinden
gitmek daha açıklayıcı olacaktır; Örneğin Cabiri'ye göre hırsızın elini kesmek
Arap yarımadasında İslam'dan önce de uygulanan bir ceza şekliydi. El kesme cezası
develeriyle ve çadırlarıyla bir yerden diğerine göç eden bedevi bir toplumda
uygulanmıştır. Böyle bir toplumda hırsızın hapis cezasına çarptırılması mümkün
değildi. Zira o zaman ne hapishane, ne duvar, ne mahkumların kaçmasını önleyecek
otorite, ne de onların iaşesini sağlayacak bir teşkilat vardı. Öyleyse yegane
çözüm yolu bedensel ceza olmalıydı. Yine Cabiri'ye göre örneğin zina fiilini ispat için ileri sürülen şartlar
için de aynı şey geçerlidir. Bu şartlar, daha çok yerleşik olmayan, çoğunlukla
açık alanda, duvarların, surların ve odaların olmadığı çadır hayatı yaşanan
bir ortama ve onun sosyolojik yapısına özgüdür. Burada tanığın olayın tüm detaylarını
anlatması mümkündür. Fakat çağdaş şehir hayatında bu tip şartlar ileri sürmek
ne derece makuldür? Doğrusu böyle bir iddia suçun ispatının imkansız olması
anlamına gelecektir.(25) Cabiri'nin siyasi görüşleri de doğrusu merak konusudur. İslam devleti,
demokrasi, laiklik, sosyalizm, milliyetçilik, modernizm, yenilik vs. konularını
genişçe ele aldığı kitabı(26) , genel olarak Fazlur Rahman'ın aynı konuları
ele aldığı kitabına(27) benzemektedir. Acaba Cabiri İbni Rüşd'ü batıdaki gibi yorumlayarak laiklik sonucuna mı varmaktadır?
Çünkü Cabiri'nin bu noktada ister istemez latin İbni Rüşdcülerinin geldiği noktaya
geleceği sanılabilir. İbni Rüşd'ün siyasi okunuşunun kaçınılmaz olarak laikliği
gerektireceği sanılabilir. Şu halde Cabiri'nin İslâm ve devlet konusuna
bakışı merak konusu olmaktadır. Cabiri'nin bu konudaki görüşleri aslında yeterince
açıktır. Ali Abdurazık'ı eleştirirken şunları söyler; "Ali Abdürrazık şöyle demektedir; 'Muhammed tamamen dini bir davetin
peygamberidir. Bu davette ne saltanat eğilimi, ne de devlete çağrı vardır. Çünkü
Hz. Peygamberin ne iktidarı, ne de hükümeti vardı. Memleket (krallık) kelimesinden
ve anlamdaşlarından siyasi olarak anlaşılan anlamda bir krallık kurmaya girişmedi.
Tıpkı öteki peygamberler gibi yalnızca bir peygamberdi. Bir melik (hükümdar)
değildi, devlet kurucusu değildi. İktidara çağıran birisi de değildi.'(28) Hz.
Muhammed'in melik, krallık kurucusu veya iktidara çağıran birisi olmadığında
aynı görüşü paylaşmakla birlikte "devlet kurucusu" olmadığı konusundaki
görüşüne katılmıyoruz. Bu kitabın ilk üç bölümü Muhammedi davetin başında peygamberin
bulunduğu bir devlete doğru geliştiğini ele almıştır. Hatta biz bunun da ötesinde
bu davetin başından beri dini içeriği yanısıra bir tür siyasi tasarısı
bulunduğuna eğilimliyiz. Bunu daha önce açıklamıştık.(29) Bize göre İslâm hem
din hem devlettir. Ama dinle ilgili yaptığı düzenlemeler gibi devletle ilgili
düzenlemeler yapmamıştır. Hatta devlet işlerini Müslümanların içtihadlarına
bırakmıştır. Bu durum peygamberin vefatından sonra Beni Sakife'de yapılan
toplantıda açıkca ortaya çıkmıştır. Kurulu bir devlet olmasaydı peygamberin
yerine geçecek birisini seçmek için toplanmazlardı. Öte yandan da İslâm yönetimin
biçimini açıklamış olsaydı peygamberin yerine geçecek kişi konusunda tartışmazlardı.
İslâm'da yönetim meselesi içtihada dayalı bir kamu yararı (maslahat)
meselesidir..."(30) Cabiri, laiklik kavramına soğuk bakarken demokrasi ve akılcılık
kavramlarını hareretle savunmaktadır. Ona göre laiklik düşüncesi esas itibariyle
özel bir durumla ilgilidir. Bu özel durum içinde kilisenin manevi otariteyi
üstlendiği toplumsal durumdur. Bu toplum, Allah ile kulları arasında aracı misyon
üstlenen, din adamları sınıfının olduğu toplumdur. Bu ise İslam'a ve Müslümanlara
tamamen yabancıdır. Çünkü İslam Allah ile kulları arasında doğrudan ilişkiye
dayanır ve herhangi bir aracı sınıf kabul etmez. Dolayısıyla halkı Müslüman
olan ülkelerde laiklik sloganının ortaya atılmasının makul ve meşru bir dayanağı
yoktur.(31) Cabiri, geçmişteki İslam devletleri tecrübesini analiz ederek iki tür
devlet anlayışının geçen bin yıla hakim olduğunu söylemektedir; Şii imamet mitolojisi
ve Sünni saltanat ideolojisi. Cabiri'ye göre her iki anlayış da aşılmalıdır.
Zira yürürlükteki durum ilkesine yaslanan Emevi ve Abbasi devletlerinin siyasi
muhayyilesini yansıtan Sünni saltanat ile buna muhalefete dayanan Şii imamet
anlayışı, ortaçağın genel siyasi karakteri içinde yoğrularak inşa edilmiştir.
Cabiri'ye göre esas itibariyle bu anlayışlar Fars devlet geleneğini devralan
Araplar (Emevi-Abbasi) ile Bizans devlet geleneğini devralan Türklerin dini-siyasi
muhayyilesini yansıtmaktadır.(32) Cabiri'ye göre İslam siyasi düşüncesi geçen bin yılda ortaya çıkan bazı "anayasal boşluklar" sebebiyle kendini inşa sürecine girmiştir. Bu boşluklar; 1- Halifenin tayini için tek bir yöntemin bulunmayışı 2- Halifenin
görev süresinin sınırlandırılmayışı 3- Halifenin yetki ve tasarruflarına sınır
konmaması gibi üç önemli siyasi belirsizlik ve boşluktur.(33) Bu sebeplerden
dolayı siyasi istikrarsızlık ve çalkantılar meydana gelmiştir. İslam siyasi
bir "model" önermeyip, sadece değerler düzeyinde kaldığı için, fetih
hareketleriyle birlikte başlangıçta halife "savaş komutanı" gibi algılanmış,
İslam dünyası genişledikçe bu savaş komutanı örneği yetersiz kalmaya başlamış,
sonuçta bu süreç anayasal boşluk meydana getirmiştir. Bu boşluğun ortaya
çıkardığı siyasi belirsizlikler barışçı ve hukuki yollardan çözüme kavuşturulamayınca
"kılıç" konuşmaya başlamış, böylece hilafet saltanata dönüşmüştür.
(34) Acaba Cabiri "İslam devleti"ni nasıl düşünmektedir? Ayrıntılı model önermediğini, sadece değerler düzeyinde kalarak, ayrıntıyı dönemin Müslümanlarının içtihadına bıraktığını söylediği İslam'ın "siyasi karakteri" hangi değerlerden ibarettir? Cabiri bu konuda üç temel siyasi/ahlaki "değer"den bahsediyor; 1- Şura 2- Sorumluluğun dağıtılması 3- Müslüman aklın içtihadları. Bunlar Cabiri'nin zihninde şu anlamlara gelmektedir; "Devlet işleri "Onların işleri aralarında şura iledir"(35) ayeti gereğince katılımcı demokrasi ve cumhuriyet ilkeleriyle yürütülecektir. "Herkes çobandır güttüğünden sorumludur"(36) hadisi gereğince tekelcilik ve baskıcılığın olmadığı bir sorumluluk dağılımı esas alınacaktır. "Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz" (37)hadisi gereğince devlet, yönetim ve siyaset ile ilgili alanlarda Müslüman akla içtihad yetkisi verilecek, dönemin icaplarına göre yeni düzenlemeler yapılabilecektir.(38) Cabiri "demokrasi" konusunda ise şunları söylüyor; Dipnotlar: 1-Muhammed Abid el-Cabiri; Tekvinu'l-Akli'l-Arabi, Arap Aklının Oluşumu
(çev. İbrahim Akbaba), İz, İst., 1997. (Bundan sonra kısaca "Tekvin"
olarak anılacaktır) recepihsan@yahoo.com Bu makale toplam 6595 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||