| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 8 Şubat 2012, Çarşamba | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
'Övgüler olsun sana ey sonsuz gece, Övgüler sana sonsuz uyku Gerçı bizi ısıtan, gün ışığı oldu Ve uzun kederlerdi solduran Yitirdik yabandan aldığımız zevkleri Şimdi istediğimiz babamızın evi Ne yapalım bu dünyada Sevgimizle ve sadakatimizle Esirgenmekte eskisi O halde işimize yaramaz yenisi...' (Geceye Övgüler: Novalis) Uzun süredir takip etmediğim ve aslında merakta etmediğim 'Türkiye Gündemi'yle ilgili yazı yazmak içimden gelmesede bu satırları bir anlamda 'cevap hakkı' olarak görebilirsiniz. Kendimi bildim bileli kahvehanelerden camilere kadar hemen her yerde yurdum insanından duyduğum ve okuyup 'adam' olmazsak saltanatlarının devam edeceği söylenen haramzadelerle ve sonraları ise bebek katilleriyle özdeşleşen 'hainlik'le yaftalanmam ne yalan söyleyeyim kanıma dokundu hemde babamın arkadaşlarının burslarıyla Amerika'ya gidemesemde ortalama bir üniversitede okuyup 'adam' olmaya başlamışken ! Adalet Ağaoğlu "Romantik Bir Viyana Yazı" isimli romanından bahsederken "muasırlaşma hikâyemiz"in serencâmını da özetler: ‘‘Liselerin târih dersinde öğretmenlerin, Osmanlı'nın Viyana kapısına dayanması yılı günüyle resmen anlatıp durdukları sırada öğrenciler, TC'nin Avrupa Birliği kapısında bekletildiği zamanın içindedirler.’’ Özellikle son otuz senemiz Avrupa Birliği üzerine yaptığımız tartışmalarla geçti, geçiyor; AB'nin mimarisine kuşbakışı bakıp somut deliller de ortaya koyarak AB'yi "Haçlı Organizasyonu" diyerek eleştirip daha sonra ise "AB üzerinden demokrasi geleceği" yönünde hasis hesaplar yapanlar ve "AB Cumhuriyetimizden sonraki en büyük Medeniyet Projemizdir" diyenler şeklinde ikiye ayrılan 'İslâmcılar'ımızın, AB'ye 'onurlu' bir üyelik gibi garip hayallere kapılan 'Milliyetçiler'imizin, statükonun devamından nemalanan 'Ulusalcılar'ımızın hali pür meali aslında yüz elli yıldır Batı'yla yürüttüğümüz komplekslerle malûl psikolojinin ve aslında Sakallı Celâl'in yıllar önce tarif ettiği 'Ciddiyetsizliğimiz'in devâmı... Târihin hiç bir döneminde Mezopotamya havzasında yaşayan insânlar arasındaki "iletişimsizlik" bugün içinde bulunduğumuz "Bilgi Çağı"ndaki kadar olmadı. Onca haberleşme imkânlarına rağmen Türkiye'nin ile Irak'ın güneyi, İran'ın doğusu veya Suriye'nin kuzeyi arasındaki bağ hiç bu kadar kopmamıştı. Peki 'târihte keşfedilen son kıta' Osmanlı'nın 'şehirlerinden' geriye ne kaldı? Bir medeniyyet tasavvuru olarak düşünürsek Şam, Bağdat, Semerkant, Isfahan, Kum, Horasan, Endülüs, Buhara, Mekke, Kudüs ve İSTANBUL; hepsini bir arada anmayalı kaç zaman oldu dersiniz? Brüksel'le yatıp "Voşingtın"la kalkıyor, yanı başımızdaki yüzyıllarca kader birliği yaptığımız kardeşlerimize sahip çıkmak bir yana onları "yaban"ın insâfına terkediyoruz... İlber Ortaylı'nın deyimiyle Türkiye'nin ihtiyacı olan "OSMANLI RUHU"yla kendine güvenen bir ülke olmalıyı denemenin, yüzlerce yıl kader birliği yaptığımız ve aynı bayrak altında yaşadığımız ülkelerdeki insânlarımıza "sımsıcak bir merhaba" demenin zamanı çoktan geldi... Küresel mücadele tamda bu Yanık Coğrafyada, bizim "merhaba"mızı bekleyenlerin olduğu yerlerde yaşanmıyormu; Anadolu'dan Ortadoğu'ya, Hazar'dan Afganistan'a, Afrika'dan Kıbrıs'a... Peki ama hangi şartlarda ve nasıl bir 'merhaba' yada merhum Attilâ İlhan'ın deyişiyle 'Hangi Osmanlı' ? Bir 'İhraç Kalemi' Olarak Hainlik ! Aslında yaşadığımız bu ironinin karikatürleşmiş resmini birkaç sene önce bir gazetenin 'Milletin Ordusu' diyerek duyurduğu ve gerekçesini de Kore'ye 'Büyük Devlet' olmanın gerekliliğini (daha doğru bir ifadeyle NATO Üyeliğini aparmak için) icrâ etmek üzere gönderilen askerlerimize üst düzey bir komutanın topluca namaz kıldırmasını göstermesinde trajik bir şekilde görmüştük. Gazetenin samimiyetini sorgulayacak değilim elbette ancak paralel bir zihnî algoritma sağdan sola ve 'derin'den yüzeye kadar hemen her yerde kendini gösteriyor ve Pavlus'un 'Tanrı'yı Sev Dilediğini Yap' şeklinde formülüze ettiği sığ anlayış adeta bizlere dayatılıyor ve herkes kendi 'Tanrı'sını iktidar yapmak gibi garip bir mücadelenin içerisinde 'öteki'ni aforoz edebiliyor. Bizim ordumuz ABD'nin çıkarları için savaşmaya giderken topluca namaz kılarsa ya da bu 'ihracat'ın karşılığında kime yaradığı tartışmalı 'NATO Üyeliği/BOP Mihmandarlığı'nı elde edersemi 'Milletin Ordusu' olur? Sahi 'yan gelip yatmamak' için Akdeniz'de İsrail ve Amerika ile 'Deniz Kızı' tatbikatı mı yapmalı? Yada bu bitirim ikiliye İngiltere'yi de ekleyerek Marmara'da 'arama kurtarma' çalışmaları mı yapmalı? Bosna'da çeyrek milyon insan katledilirken Aliyamızın ordularına ambargo uygulayanlar, Afganistan'da dengeleri altüst edip kardeş kavgası çıkartanlar, Irak'ı yerle bir edenler, Lübnan'da taş üstünde taş bırakmayanlar nasıl bir mantıkla bilinmez hiç birşey olmamış gibi çıkıp istikrardan, yeni düzenden ve özgürlükten bahsedebiliyor ve dahada acısı yıkımdan sonra nemalanmanın yollarını arayan kurnaz müteahhitler gibi Türkiye'nin bildik devletlûları ve tâze Türk büyükleri kan ve göz yaşıyla yıkanmış topraklarda 'Amerikancı/İsrailci/İngilizci Osmanlıcılık' oynayıp 'oyunda yer alma'nın hesaplarını yaparak 'yan gelip yatma'yacaklarını düşünüyorlar. Türkiye bu oyunun neresindedir ve hangi şartlarda dahil olacaktır? Acaba Lübnan'da savaş bitmişmidir ya da daha doğru bir ifadeyle İsrail'in bölgeye yönelik hesapları Hizbullah'a karşı yenilgi imajıyla biten bir savaş mıdır? Türkiye bölgeye asker göndererek Hizbullah'a ve onunla özdeşleşen İran'a karşı safını belli etmiş olmuyor mu? İsrail'in yine kafası kızıp büyük bir operasyon başlatması ve bunu dahada genişletip İran'a hava operasyonları düzenlemesi durumunda sivillerimi koruyacaktır ya da bölgedeki askerlerini gerimi çekecektir? Hizbullah'ın ya da Hizbullah görünümlü ajanların provokasyonlarına karşı bir planımız var mıdır? Afganistan'dan Irak'a kadar geniş bir coğrafyada önü açılan İran'a bu topraklar hediye edilecek ve Türkiye'yi bildik Osmanlı Coğrafyası'na hapsedcek bir 'denge'mi kurulacak yoksa yeni denge bu iki büyük güç çatıştırılarak mı oluşturulacaktır? Şu meşhur 'BM Çatısı' altında olması şartıyla bölgeye gidileceğini söyleyerek iflas etmiş bir kuruma (ki bunu 2003'te Irak'taki bebelerin üzerlerine bomba yağdırmak için BM kararlarını bekleyemeyeceğini çünkü BM'nin artık bittiğini bizzat Bush söylememiş miydi?) kutsal misyonlar ihdas ederek kamufle olmakta nedir? BM bugüne kadar nerede mazlumlardan yana insiyatif almıştır? Siz Irak'ın kuzeyindeki şoförlerinizin can güvenliğini sağlayamamışsınız, başınıza çuval geçirilince susmayı 'devlet adamlığı' olarak görmüşsünüz, Kandil Dağı'ndan Türkiye'ye sızmalar olurken sâdece 'durum tespiti' yapmış ve ancak bu terör yuvaları büyük oranda boşaltıldıktan sonra oraya ufak çaplı operasyonlar düzenleyebilmişsiniz, yıllarca kırmızı halılar sererek karşıladığınız emperyalizmin fahişeleri Amerikan televizyonlarına 'Kürdistan'a Yatırım' reklamları vermeye başlamışken âdeta 'bırakınız yapsınlar' safdilliğine bürünmüşsünüz, Formula yarışlarının ödülünü Talat'ın vermesine soruşturma açılmış ve 30 yıldır 'Yavru Vatan'ınıza meşruiyet kazandıramamışsınız ... ve şimdi Lübnan'da çıkarlarımız olduğu için orada olmalısınız...ve bizlerde Türkiye'nin çıkarlarını düşünmeyen ve dünya gerçeklerini bilmeyen romantikleriz ve 'hain'iz öyle mi !? Kimse gücenmesin, reel politiği de bilirim Türkiye ve dünya gerçeklerini de, kırmızı kitaplarınızı da açıklayamadığınız anlaşmalarınızı da... ama şunuda bilirim: Lübnanlı bebelerin maviş gözlerinden damlayan gözyaşlarının ahı bu toprakları hiç birinize yâr etmez; katillere de, işbirlikçilere de ve hainlere de ... 'Siz sakın sanmayın el vurdu bana Öpmeye kalkıştığım el vurdu bana...' (Ozan Ârif) sozubekce@hotmail.com Bu makale 979 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |