- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Erdal Güven
Ankara neden kendini parçalıyor?
Ankara'nın dış politika gündeminde başlıca iki konu var bugünlerde: İran ve Ortadoğu meselesi. Gerek hükümet gerekse Dışişleri şu sıralar en fazla mesaiyi bu iki konuya harcıyor. Her iki konuda da kısmen açık kısmen gizli bir diplomasi yürütüyor Ankara. Bir arabuluculuk iddiası yok. Diplomaside daha ziyade kolaylaştırıcı (facilitator) diye bilinen bir rol üstlenilmiş durumda. Doğrusunu söylemek gerekirse tarafların bir şikâyeti söz konusu değil Ankara'nın oynadığı, oynamaya çalıştığı rolden. Hatta gerek İran gerekse İsrail-Filistin meselesinin tarafları, Ankara'nın çabalarından memnun görünüyor. Bunda Ankara'nın işgüzarlıktan uzak ama hevesli, tarafgirlik noktasına varmayan ama etkin, çözüm odaklı bir çizgi izlemesinin payı büyük. Ankara'nın yapabilecekleri elbette sınırlı. Ancak, son iki ay içindeki diplomasi trafiği (gerek Ankara'ya gerek Ankara'dan yapılan ziyaretler) göz önüne alındığında, Türkiye'nin İran ve İsrail-Filistin meselesinde manevra alanını ve dolayısıyla nüfuzunu giderek genişlettiği açıkça görülüyor. Bu trafikte ara sıra yol kazaları meydana gelse ya da gereksiz yollara sapılsa da Türkiye 'dürüst aracı' (honest broker) konumunu korumayı başarıyor. Ankara'nın el attığı her iki konu da çetrefilli. Ortadoğu meselesi malum. İran meselesinden, her ne kadar şu an itibarıyla zayıflamış görünse de, askeri seçenek ihtimal dışı değil. Her iki konunun da bütünüyle içinden çıkılmaz bir hal pekâlâ mümkün. Bu noktada Türkiye'nin ortaya koyduğu çabaların amacı, gerek İran gerekse İsrail-Filsitin meselesini bir hal yoluna koymak olarak görünüyor. Tabii ki her iki meselenin de Türkiye'ye ekonomik zarardan teröre kadar doğrudan ya da dolaylı etkileri söz konusu. Özellikle İran'ın Batı'yla, sonu Ankara'nın da uymak zorunda kalabileceği kapsamlı yaptırımlara, hatta askeri müdahaleye kadar uzanabilecek bir gerilim sürecine yuvarlanması pekâlâ ihtimal dahilinde. Ahmedinecad'ın irrasyonel söyleminin arkasında bir rasyonalite bulunduğu muhakkak. İran bir yandan kendini bölgesel bir güce dönüştürmeye bir yandan da Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını üstlenmeye çalışıyor. Nükleer bir güç haline gelmesi, iki hedefine de ulaşmasını kolaylaştıracak. Şu da bir gerçek ki nükleerleşmek, İran için bir ulusal onur meselesi. Kimi rejim karşıtlarının bile desteklediği bir süreç bu. Öte yandan ABD'nin, hele hele İsrail'in İran'ın nükleer bir güç haline gelmesine izin vermeyeceği de ortada. Her iki ülke de bunu açık açık söylüyor zaten. Dolayısıyla halihazırdaki görüşme sürecinin nasıl sonuçlanacağını kestirmek güç ama bir çatışma ihtimali yok değil. Bu ihtimalin 'yan etki'sini en fazla hissedecek ülkelerden biri de hiç kuşku yok ki Türkiye olacaktır. İsrail-Filistin meselesi, öteden beri Ortadoğu kökenli terörün kaynaklarından biri. 11 Eylül sonrasında bu terörden Türkiye de nasibini aldı. Bu kaynak kurutulmadıkça Kaide tipi terör akımlarını, gerek ideolojik olarak gerekse kadro açasından besleyip duracağı açık. Türkiye'nin Filistin davasıyla geleneksel bir bağı, öte yandan İsrail'le stratejik bir işbirliği var. İsrail-Filistin çatışması hem Filistin'le bağı, hem İsrail'le ilişkileri zorlu bir dengede yürütme yükümlülüğü getiriyor Ankara'ya. Biri, diğerini zora sokuyor ve ikisi de geliştirilemiyor. Dolayısıyla, Ankara'nın gerek ortaya koyduğu çabalar, bir iyi niyet girişiminin ya da bir gövde gösterisinin ötesinde ulusal çıkarlar doğrultusunda bir nevi önleyici diplomasi olarak değerlendirilebilir. Dahası butün bu çabaların arkasında bir başka amaç yatıyor: Dünyanın ve tabii Türkiye'nin bir numaralı gündem maddesini yeniden Irak yapmak. Ankara için halihazırda bir numaralı stratejik tehdit kaynağı Irak. Daha doğrusu Irak'taki siyasi yeniden yapılanma sürecinin çöküp ülkenin bir parçalanmanın girdabına sürüklenmesi. İran ve İsrail-Filistin mesaisi azaldıkça, Irak mesaisi artacak. Hem dünya hem Ankara için. Bu makale toplam 219 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||