Haber10 Arama
  SON HABERLER
Cengiz Sözübek
Cengiz Sözübek
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
4 Temmuz 2003: Mene, Tekel, Peres!

4 Temmuz 2003: Mene, Tekel, Peres!

Hayır! Şark’ın o hodgâm olmayan Mecnûn- nâ-kâmın,

Bütün dünyâda bir Leylâ’sı var: Âtisi İslâm’ın.

Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!

Senin derdinle canlardan geçen Mecnûn’la uğraşma!

Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?

Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?

Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen Leylâ,

Görün bir kerecik, ye’s etmeden Mecnûn’u istîlâ.

Cemâ’atler kölendir. Kâ’be’ler haclen.. Gel ey Leylâ;

Gel ey candan yakın cânan ki gaiblerdesin, hâlâ!

Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,

Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ’dan..”

(Mehmet Âkif ERSOY; Nisan 1922)

Târih her ne kadar İlköğretim kitaplarında anlatıldığı gibi sâdece gün, ay ve yıllardan oluşmasada, bâzı “ânlar” vardır ki sâdece basit bir rakamın bile çok “derin” anlamları vardır. Mesela 12 Eylül…Ya da sâdece “Eylül”... “Eylül” bize trajedilerimizin en can yakıcısını hatırlatır, gencecik bedenlerin toprakla hasbihâlidir Eylül, Türkiye’yi paylaşamayanların aynı hücreleri paylaşmasıdır, bâkiyesi hüzün ve yenilmişlik ama daha çok “unutmak”tır, kelimelerin boğazında düğümlenmesi ve o günlere dair ne varsa hatırlamak istememektir Eylül. 20 Ocak 1990: Azerbaycan’ı ve “Ağlayan Karanfiller”i ve paletlerin altındaki “Can”ları hatırlatır bize…8 Kasım 1993: Mostar’ın yıkılışını ve Bosna’yı ve Aliya’yı ve çağdaş Jenosit’i…21 Nisan 1996: Çeçenistan’ı ve Grozni’yi ve öldüğüne aylarca inanamadığımız Dudayev’i… 17 Ağustos 1999: ölümün en ucuzunun nasıl olabileceğini yaşadığımız târihi…ve burada sayamadığım daha nice “trajik rakamlar” vardır hâfızalarımızda…

Peki 4 Temmuz 2003 ; sahi neyi hatırlıyoruz, “Polat’a yazdığımız mektup”la alınan “intikam” dışında?

4 Temmuz 2003’te ne olduğunu “Kurtlar Vadisi Irak” filmine kadar kaçımız biliyordu? Film hakkında dağlar-taşlar-uçan kuşlar yorum yaparken, susma hakkını kullanarak “derin” bir sessizliğe gömülenler için nedir şu “4 Temmuz”? …90’lı yıllardaki suikastlarla başlayan ve Şemdinli’yle sürdüğü anlaşılan kaosa kurulu düzeneğin “çelik çekirdek kadroyu hizaya getirme” operasyonu mudur? Irak’ın kuzeyini “Kuzey Irak”a dönüştüren “Kurt Amca”nın altüst ettiği “Kırmızı Çizgi”lerin koordinatlarını revize etmesi veya 60 bin Amerikan askerini “misafir” etmemizin istendiği “Tezkere”nin intikamı mıdır? Yoksa evlerde annelerimize yaptırdığımız pastaları okula götürüp “Yerli Malı Haftası” kutlamamızdaki “psikolojik” hesaplar da varmıydı “çuval”lamamızda?

Kuşkusuz yapılan taktik hesapların “denge” kurmaya yönelik yönü ihmal edilemez. Ancak çok uzaklara gitmeden “Eylül”ün akabinde yaşadığımız trajedileri irdelersek karşı karşıya olduğumuz şeyin büyük ölçüde “Psikolojik Savaş” ve devamında “Umut Sorunu” olduğu görülebilir. Bir şekilde “iktidar”ın bir yerinden tutan “biz”den olduğunu düşündüğümüz kişilerin, varlık sebebi olan değerlerin zıddını yapmanın “devletin gerçekleri” olduğu söylendiği bir konjonktürde “yetkili” kişi olarak imzâ atmaya zorlanmasının arkasında başka hangi neden olabilir? Birileri bize acaba uğruna hayatların fedâ edildiği “kutsallarımız”a iyi-kötü sahip çıkan kişilerin ellerinde “Sihirli Değnek” olmadığını mı göstermek istiyor; hani “târihin sonu” dedikleri gibi... AB’ye üyelik sürecinde herkesin diline doladığı “Bizi ancak Avrupa adam eder…AB’ye bu kafayla almazlar..ABD zihnimizi bile kontrol ediyor…” gibi bizi hiç bir şey yapmamaya çağıran hezeyanların başka ne anlamı olabilir?

Her şeyi geçelim, son yirmi yılı bizlere zehir eden bir piyon gözümüzün içine baka baka “Ada”dan verdiği emirlerle paçavra örgütünü yönetirken, hayatlarının önemli bir bölümü dağlarda savaşarak geçen subaylarımızın hâlâ bilmediğimiz sebeplerden cezaevinde yatması psikolojik savaşın hangi boyutlara ulaştığını göstermiyor mu? Bugün karşımıza “devlet başkanı” olarak çıkartılan emperyalizmin objektif ajanları Barzani ve Talabani’den hiç bahsetmiyorum bile…

4 Temmuz işte bu “psikoloji”yle okunmalı ve “not edilmeli”dir. Birkaç ara dönem hariç neredeyse üç yüzyıldır süren sahipsizliğimizi ve millî reflekslerimizin iğdiş edilmesine seyirci kalan statükoculuk noktasında “devletsizliğimizi” yeniden yüzümüze vurmanın adıdır ve en âdicesidir 4 Temmuz. İşte bu “yitik millî irâde”nin olmayışıdır ki suskunluğu şiar edinmeyi “devlet adamlığı” görenlerin ya da tersinden bir kolaycılıkla “tribünlere oynayanlar”ın getirdiği çözümsüzlük bu topraklarda bin yıllık bir devlet geleneği olan millete, tek meziyeti dürüstlük ve iyi silah kullanmak olan gariban bir oto tamircisinin “Deli Yürek” olmasını heyecanla izlettiriyor ya da sonradan kendisi de tasfiye edilecek olan “Derin Adam Aslan Bey”in kimseciklere haber vermeden oligarşinin baronunun çocuğunu kaçırıp devşirerek yeni bir kader çizdiği ve “Yusuf’a” göre biraz daha işinin ehli olan ama bildik “denge hesaplarını-devletin gerçeklerini” mahirce kullanıp yinede kendi bildiğini yapan –hatta “Tanrıcılık” bile oynayan- “Polat”ı idolleştiriyor ve sanki sahipsizliğimizin verdiği ezikliği bu şekilde gidermenin sahte mutluluğunu yaşatıyor.

Peki bu durumdan “millet” mi sorumlu yoksa hayali kahramanlarla “gaz aldığı” iddia edilen film karakterleri mi? Ne sanal kahramanları izleyip “bize sahip çıkanlar da varmış” gibi hayallerle yatıp kalkan milletin ve ne de gerçeklerle bizleri yüzleştiren film yapımcılarının kabahati yok. Kaldıki bu filmlerin zihnî algoritmasına “resmî” olarak yapılan katkıların arka planında da bir ânlamda “suçluluk duygusu”nun olduğuda çok açık görülebilir: “Her ne kadar küresel güçlerin kuşatmasına karşı bir şey yapmıyormuş gibi gözüksekte,

gizli görevlerde ‘bu memleketin ekmeğini yiyip kurşun atanlara, günü gelince kurşunu yediren’ yiğitlerimiz, rezervimizde ‘sonunu düşünmeyen kahramanlar’ımız da var, biraz daha sabır…” demeye gelen atraksiyonların başka ne anlamı vardırki? Bu noktada asıl sorgulanması gereken, etkili ve yetkili kişilerin artık devlet geleneği haline getirdikleri statükoyu muhafazaya endeksli “işbirlikçiliğin” ne kadar süreceği ve bu kadar “sahipsiz” bırakılmışlığa ve azınlık psikolojisiyle ezilmeye daha ne kadar “sabredeceğimiz”dir.

Bu millet aklın ve sağduyunun olduğu gibi bugün artık “maceracılık” diye küçümsenen onurlu ve başı dik duruşun “yapılabilirliğini” bize gösteren Mustafa Kemal’in, Karabekir’in, Enver’in, Âkif’in ve daha nicelerinin önderliğinde hem teenniyi ve sabrı hem de direnmeyi ve “savaşmayı” bilmiştir. Nisan 1922’de Âkif’e “Leylâ”ya şiir yazdıran neyse “4 Temmuz”da odur ve bu topraklara ölüm getirenler “geldikleri gibi gidecekler”dir…

HÂMİŞ:

Mene: Allah senin krallığını saydı ve sona erdirdi.

Tekel: Terazide tartıldın ve eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü ve Medlere ve Farslara verildi…(Tevrat, Danyal, V, 25)

Bu makale toplam 1151 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5080, Satış 1.5180; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.9600, Satış 1.9750
kitapadresi.com
2004 - 2010 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: (212) 280 26 00 | Faks : (212) 280 89 09 | haber10@gmail.com