|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
|||||||||||
![]() İhsan Eliaçık
Hadis üzerine
Bu yazıyı Diyanet'ten gelen "Uydurma hadisler temizlenecek" başlıklı haber nedeniyle yazıyor değilim. İkbal'in tabiriyle "İslam'da dini düşüncenin yeniden inşası" işine kendini vakfetmiş birisi olarak, yazdığım yazılara mızraklarının ucuna bir takım uydurma hadisleri takarak saldıranlar oluyor. Kimi hadisleri saldırı aracı olarak kullanıyorlar ve tam bir uydurma hadis terörü estiriyorlar. Bunun için de özellikle üç kitabı bahane edip kalkan olarak kullanıyorlar; Gazzali'nin İhya-u Ulumiddin'i, Said-i Nursi'nin Risale-i Nur'u ve Sahih-i Buhari adlı kitaplar… Güya ben buralarda geçen hadisleri inkar ediyormuşum veya kale almıyormuşum. Bunlara karşı geliyormuşum. Bu kitaplarda geçen hadislere ve görüşlere aykırı fikirler ileri sürüyormuşum ve hatta bu nedenle dinden bile çıkmışım, kafir ve mürted olmuşum. Önemine binaen müsaadenizle bu yazıyı bu konuya ayıracağım. *** "Ama bu kitaplarda Hz. Peygamber'in hadisleri var" diyeceksiniz. Olsun, Hz. Peygamber'in hadisleri sadece bunlarda mı var? Ben hadisleri bunlardan başka bir kitapta bulamaz mıyım? Sahih-i Buhari Hz. Peygamber'den yaklaşık 250 yıl sonra, İhya yaklaşık 500 yıl sonra, Risale-i Nur da yaklaşık 1400 küsür yıl sonra yazıldı. Onlar yazılıncaya kadar ortada hadis yok muydu? Hz. Peygamber bilinmiyor muydu? Dünyaya Hz. Peygamber'i bunlar mı tanıttı? Bir hadis sırf şu kitapta veya bu kitapta geçiyor diye sahih olmuş olmaz. Yani bir hadis "Buhari'de geçiyor, Risale-i Nur'da yer alıyor, İhya'da var" diye yunmuş yıkanmış değildir. Onlarda da zayıf hatta uydurma hadisler olabilir. Çünkü hiç birisi Allah'ın kitabı değildir. Bu, onların oturup hadis uydurduğu anlamına da gelmez. Uydurulmuş bir hadis meşhur olunca, güvendikleri hocaları silsilesinden geldiklerini de görünce kitaplarına almakta bir beis görmemiş olabilirler. Buhari'nin ortalıkta hadis olduğu iddia edilen onbinlerce rivayetin sadece % 5'ini kitabına alarak geri kalan % 95'ini elediği unutulmamalıdır. Peki, bu durumda Buhari'yi kitabına almadığı hadisler nedeniyle Hz. Peygamber'i kale almamakla veya bir çok hadisi inkar etmekle mi suçlayacağız? Tam tersi, iyi yapmıştır, yaptığı çok yerindedir. Şimdi, İslam'ın ikinci yüzyılının ardından, üçüncü yüzyılda Buhari ve çağdaşlarının yaptığına ikinci eleme dersek, şu an bir üçüncü elemeye daha ihtiyaç vardır. Yani bu çağın Buhari'leri ortaya çıkmalıdır ve aynen onun yaptığını yapmalıdır. Buhari ve çağdaşlarının, kendinden öncekileri, kriterler oluşturarak süzgeçten geçirmesi gibi, biz de, bizzat Buhari ve adı geçen diğer kitapları üzerlerine "sünger" çekmeden "süzgeçten" geçirmeliyiz. Bu durum, özelikle Türkiye gibi bir ülkede, söz konusu bu kitapların çok ciddi bir tenkit süzgecinden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bunun henüz doğru dürüst yapılmadığını görüyoruz. Kimi insanlar sanki onları Allah yazdırmış gibi Kuran'dan daha çok onlara inanıyorlar. Oysa Allah'ın "yazdırdığı" yegane (bozulmamış) kitap Kuran'dır. Şahsen ben yazılmış her kitabı "sözün namusu adına" okumayı görev bilirim. Keşke her yazılanı okuyabilseydim. Ama kimi kitapları okumanın veya esas almanın "dini bir zorunluluk" olmadığını söylemeyi de aynı şekilde sözün namusu adına görev bilirim ve işte söylüyorum; Sahih-i Buhari'yi, İhya-ı Ulumuddin'i veya Risale-i Nur'u okumak dini bir zorunluluk değildir. Bunlar olmasa da olurdu, İslam'a ve ümmete hiçbir şey olmazdı, dimdik yoluna devam ederdi. Yeni nesiller ve kişiler gelirdi. Tıpkı ben, sen veya o olmasak da olacağı gibi. Biz İslam'a şeref katmıyoruz, İslam bize şeref katıyor. İslam'ın akıp gelen tefekkür ırmağı bir dönemde veya bir şahsın kitabında dondurulamaz. "Buhari olmasaydı bu din yok olurdu, İhya olmasaydı ümmet-i Muhammed yıkılır giderdi, Risale-i Nurlar olmasaydı imansız kalırdık" vs. diyenlere bu söylediklerim. Bakın, Kuran'ı bir kenara atarsak helak oluruz, ama o kitaplardan hiç birisini okumasak bile bir şey olmaz. İlk 250 yıl boyunca Buhari'yi okumayanların, ilk 500 yıl boyunca İhya'dan haberdar olmayanların, 1400 yıl boyunca da Risale-i Nur'u hiç bilmeyenlerin bulunuyor olması, dahası bunları hiç görmemiş oldukları halde ahirete intikal etmiş olmaları ne demek istediğim hakkında bir fikir verebilir. Yani demem o ki bunlar ümmetin olmazsa olmazları değildir. Yararlanan yararlansın ama kimse onları Kuran yerine koymaya kalkmasın ve bunlarsız olmaz demesin. Meşhur bir hadiste geçen "Kuran'ı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ifadesi, aslında "Kendi tefsirini Kuran yerine koymak" demektir. Bunu yapan cehennemdeki yerini hazırlamış olur. Hadiste "Kuran'ı tefsir etmek" değil, "Tefsirini Kuran yerine koymak" mahkum ediliyor. Bu ikisi arasındaki farkı iyi düşünün. Tabi hadis uydurma değilse… *** Ben meşrep olarak kökten hadis inkarcısı bir tutum içinde değilim. 20 yıla varan yazı hayatım boyunca böyle bir tutum içine girdiğim görülmemiştir. Ancak hadis konusunda tıpkı Ebu Hanife gibi ince eleyip sık dokuyanlar meşrebinden olduğum söylenebilir. Yani öyle kolay kolay hadis kabul etmem. Bir sürü şartlardan geçmesi gerekir. Sırf Buhari'de, İhya'da, Risale-i Nur'da geçiyor diye bir hadisi öpüp başıma koyacak da değilim. Bunların da tenkit süzgecinden geçmesi gerekir. Keza "Tek kaynak Kuran" diyenlerden de değilim. Hadisin Kuran gibi gelmemesi ve araya 14 asrın girmiş olmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle daha temkinliyim, hepsi bu. Bana göre değil hadis, milletler tarihi, dinler tarihi, sosyoloji, antropoloji, biyoloji, tabiat tarihi, coğrafya, eski mitolojiler vs. bile yeri geldiğinde kullanılmalıdır. Tabi hepsi süzgeçten geçirilerek. Bu tutum, hadislerin kaynağı olan Hz. Peygambere karşı bir tavır değildir. Eğer onun sağlığında yaşasaydım, sabah kalktığımda gidip kapısını çalarak işin doğrusunu sorabilecek durumda olsaydım hiç sorun yoktu. Ne derse yapardım. Çünkü bana göre hadisler de ayetler gibi doğruluk ve dürüstlük abidesi (el-emin) olan yetim Muhammed'in (s.a.v) dilinden çıkmıştır. O söylemişse doğrudur. Ancak mesele bu değil. Mesele, onun ölümünden sonra yüksek karizmasından yararlanarak kendi fikirlerini onun adını kullanarak ümmete yutturmaya kalkışanların bulunmasıdır. Bunlara karşı önlem almak zorundayız. Dinimizi uydurma hadis bezirganlarının en küçük bir sarsıntıda yıkılıp gidecek hurafe çöplüğü üzerine kuramayız. Eleştirel akıl ve mantıktan koparsak ha babam uçarız. Yukarıda adı geçen kitap müelliflerin bunu yaptığını söylemek istemiyorum. Fakat onlar da farkına varmadan, iyi niyetlerinin kurbanı olarak bu bezirganların oyununa gelmiş olabilirler. Aradan yol bularak kitaplarına girmiş olanlar bulunabilir. Eleştirel analize tabi tutulmaları onların da iyiliğinedir, hepimizin iyiliğinedir. Benim yazdığım kitaplar da aynı muameleye (eleştirel analiz) tabi tutulmalıdır. Aksi halde gelişme olmaz; müsademe-i efkardan barika-i hakikat doğmaz. Bu, eleştirel akıldır; ümmetin kolektif ruhunun yanlış olanı kim olursa olsun, nerede geçiyorsa geçsin durdurması, ayıklamasıdır. Şu anki yaşayan nesiller olarak bize düşenin bu olduğunu düşünmekteyim. Bu yapılmadığı taktirde bin sene önce uydurulmuş bir hadis nesilden nesile aktarılıp gelir de kimsenin ruhu duymaz. Çünkü eleştirel akıl olmadan, özeleştiri olmadan, geçmişe körü körüne bağlılık sürüp gidiyorsa, her "Gâle Resullulah (s.a.v)…" sözüne içimizin yağı eriyip uyuyorsak evin yolunu bulamayız. Zira ortalık uydurma hadis kaynıyor. Önlem almak, süzgeçten geçirmek, "Dur bakalım" demek, ince eleyip sık dokumak zorundayız. Bu anlamda "Hz. Peygamber" ile ona ait "hadis" iddiasını aynı şey olarak görmemek gerekir. Her "hadis" iddiasını duyduğumuzda peygambere olan büyük saygımız ve sevgimiz nedeniyle içimizin yağı eriyip kendimizden geçemeyiz. Aksi halde tam da uydurmacıların beklentisi doğrultusunda hareket etmiş oluruz. Onlar zaten bunu bildikleri için kendi fikirlerini "Gale Seyyid-i Kainat ve Nebiy-i Muhterem Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)…" karizmasının arkasına sığınarak zerketmektedirler… Oysa Hz. Peygamber işte o bildiğimiz Allah'ın Resülüdür. Hadis ise, sonradan onun tarafından söylendiği iddia edilen sözdür. Zaten hadis kelimesi sözlükte "Sonradan ortaya çıkan, icat edilen" demektir. Dolayısıyla onun tarafından söylendiğinin inandırıcı delillerle ispat edilmesi, kanıtlanması gerekir. Az önce geçtiği gibi, bir hadisin sırf meşhur bir kitapta geçiyor olması yeterli değildir. Bir sürü şarttan daha geçmesi gerekir. Bu tür şartlar sütten dilimiz yandığı için yoğurdu üfleyerek yemek istememizden kaynaklanmaktadır. Şu halde bu şartların geçmişte konması doğruydu, haklıydı, kesinlikle gerekliydi. Şu an daha da geliştirilmeli ve hatta zorlaştırılmalıdır. *** Şu an İslam dünyasında dokuzu (Kütüb-ü Tis'a) Sünni dünyanın, dördü de (el-Kafi) Şii dünyanın elinde olmak üzere 13 büyük hadis kitabı var. Bu kitaplarda yarı yarıya olmak üzere yaklaşık 30 bin civarında Hz. Peygambere ( ve Hz. Ali ve imamlara çünkü Şiiler onlardan gelene de hadis diyor) ait olduğu iddia edilen rivayet bulunuyor. Bunların hepsini Hz. Peygamber söylemiş midir? Bunları Hz. Peygamber'in gerçekten söylediğine ikna olmamız lazım. Öyle yağma
yok. Tarihten günümüze bunların en önemlileri arasında, örneğin İbnu'l-Cevzi'nin
Kitabü'l-Mevzuat mine'l-Ehadisi'l-Merfuat'ı, Mecdüddin el-Firuzabadi'nin Hatimetü
Sifri's-Saade'si, Celalüddin es-Suyuti'nin el-Leal-Masnua fi'l-Ehadisi'l-Mevzua'sı,
İbnu Arrak el-Hicazi'nin Tenzihü'ş Şeriati'l-Merfüani'l-Ahbari'ş Şeriati'l-Mevzua'sı,
Şemseddin-i Sehavi'nin Makasıd-ı Hasene'si, Ali b. Sultan el-Kari'nin el-Mevzuat'ı
(Türkçe'ye çevrildi), Muhammed b. Ali eş-Şevkani'nin el-Fevaidü 'l Mecmua fi
'l-Ehadisi'l Mevzua'sı (Türkçe'ye çevrildi), Ebü'l-Hasenat Abdu'l-Hayy el-Leknevi'nin
el-Asaru'l-Merfuda fi'l Abbari'l-Mevzua'sı ve Türkçe olan M. Yaşar Kandemir'in
Mevzû Hadisler, Menşei, Tanıma Yolları ve Tenkidi ile M. Hayri Kırbaşoğlunu'nun
Alternatif Hadis Metodolojisi'ni bir çırpıda sayabiliriz. Bu kitaplarda binlerce hadisin tenkidi yapılır, uydurma olanları tanıma yolları
gösterilerek ölçüler, kriterler konur ve her "Gale Resullulah (s.a.v)…"
diye başlayan söze hadis denemeyeceği delilleriyle anlatılmaya çalışılır. Bunlar
boşuna ortaya çıkmamıştır. Bu tür kitaplarda çok önemli bazı kriterlerden bahsedilmiştir. Sadece bunlara
bakmak bile bir ipucu verebilir. Liste uzayabilir ama bunlardan en önemlilerini
birkaç madde halinde şöylece sıralayabiliriz; Sadece bu altı kriter bile yukarıda anılan 13 kitaptaki yaklaşık 30 bin rivayete
vurulduğunda en az yarısından fazlasının elendiğini görülür. Geriye, büyük çoğunluğu
evrensel ahlaki öğütler ve ondan daha az bir kısmı da, şu an yaşanılan ve Kuran'da
zaten yer alan namaz, oruç, hac, zekat, abdest gibi ibadetlerin nasıl yapılacağına
dair örneklikler anlamına gelen rivayetler kalır ki asıl uyulması gereken hadisler
de bunlardır. Demek ki (Şiilerin hadis anlayışı da dahil) genel olarak hadis dediğimiz sözler,
sahihiyle zayıfıyla, mevzusuyla meşhuruyla, aslında, örneğin Çin anonim ruhunun
Konfüçyüs'de billurlaşarak iyi, güzel ve doğru namına ne varsa ona atfetmesi
gibi, İslam milletlerinin anonim ruhunun Hz. Muhammed'te billurlaşmış halidir.
İçinde o anonim ruhun arayışlarını, acılarını, özlemlerini, umutlarını ve aynı
zamanda da acizlik ve zayıflıklarını bulursunuz. Sünni kitaplarda bir çok hadis
tenkit edilirken "Aslında bu söz Hasan-ı Basri'ye aittir, Arapların şu
şiirinden alınmadır, Sırrı Sakati'nin sözüdür…" vs. denilerek eleştirilmesi,
Şii kitaplarda da Cefer-i Sadık'ın veya Muhammed Bakır'ın sözleri olarak da
aktarılması bunu gösterir. Yani, İslam milletlerinin, yeryüzünün tozuna toprağına bulanarak, olaylar içinde
yoğurularak akıp gelen bilinçaltı, peygamberden gelen rivayet kandiline katılarak
kendini onunla ifade etmiştir. Bu nedenle bir taraftan umudu, hasreti, arayışı,
diğer taraftan da zaafiyeti, acizliği ve eksikliği bir arada barındırır. İyilik,
güzellik, doğruluk, dürüstlük, adalet vs. ile ilgili sözler birincisine, İsa,
deccal, mehdi, kadını aşağılama, erkek egemen söylemler vs. ikincisine örnektir. Bu anlamıyla hadis külliyatı, şu an yıkılmış bir uygarlığın, bir
zamanlar parlak başarılar elde etmiş bir yaşanmışlığın kayıtlara yansımış söz
deposudur. Şu an üzerine sünger çekilmesi değil, süzgeçten geçirilmesi, yeniden
ele alınması, yukarıdaki gibi kriterler oluşturularak ayıklanması, buradan diğer
milletlerin anonim ruhuyla mukayese edilmesi, böylece de insanlık terazisinde
tartılması gerekir. Toptan bir kenara atılamayacağı gibi toptan kabul de edilemezler. Artık bizim için sahih hadis demek, insanlığa söyleyebilecek
hale gelmiş sözümüz demektir. Çünkü çok badirelerden geçmiş, iç savaşlardan
çıkmış, cerh ve tadillere uğramış, tenkit edilip süzgeçten geçirilmiş ve bu
günlere gelmişlerdir. Şimdi biz artık o tür cerh ve tadillerle uğraşamayız,
biz o nesil değiliz. Bizim artık bunlar içinden insanlığa sunmalar yapmamız
lazım. Eğer rivayet ettiğiniz söz bir Çinli için, Bir Meksikalı için, bir Rus
için bir anlam ifade etmiyorsa, sizin kendi tarihsel coğrafyanızda, oranın şartlarında
kalmış demektir. Oradan dışarı çıkınca da bir anlamı yok demektir. Artık onu
rivayet edip durmanın ne anlamı var? Elimizdeki "hadis deposundan"
öyle sözler seçmeliyiz ki bir Çinli veya Meksikalı bunu duyduğunda "Ne
güzel söylenmiş, buna benzer bir söz de bizim atasözlerinde var" diyebilmeli.
Yukarıdaki hadis örnekleri bir fikir vermiş olmalıdır. Sahih hadis bu anlamda insanlığın aklına, vicdanına, fıtratına,
sağduyusuna hitap eden sözdür. İnsanlığın ortak akıl ve vicdanının, Mekkeli
bir öksüzün aklında ve vicdanında dile gelişidir. İnsanlığın anonim ruhunun
evrensel bir peygamber olması sebebiyle Hz. Muhammed lisanından ifade edilişidir.
Bunu herkes kendi lisanına rahatlıkla tercüme edebilir çünkü onlarda da buna
benzer sözler vardır. Edemiyorsa, diğer milletlerin fıtrat ve vicdanında bir
karşılığı yoksa bilin ki onu Hz. Muhammed söylememiştir. Örneğin "Hz. Peygamber mübarek idrarını maşrapayla yatağının
altın koymuştu. Ümmü Habibe'nin hizmetçisi Bürke adındaki kadın onu içti. Hz.
Peygamber "Bu senin sağlığına iyi gelecektir" dedi ve o kadın bir
daha hastalanmadı" (Darakutni ve Tabarani'den naklen Suyuti'nin el-Hasaisu'l-Kübra'sında
geçer. c. 1, shf. 193) rivayetini duyan insanlık fıtrat ve vicdanı derhal onu
dışına atar, kabul etmez çünkü uydurmadır, böyle bir şey asla olmamıştır. Öte yandan peygamberin akla ve vicdana hitabeden apaçık sözlerine
karşı çıkanlar da tabiki olmuştur. Bunlara yakından bakın, vicdanlarıyla baş
başa kaldıklarında onu tasdik etmekten geri duramadıklarını görüsünüz. Ama toplumda
üslendikleri rol, menfaat ve çıkarları inkar etmelerini gerektirdiği için körü
körüne güneşi balçıkla sıvamaya kalkarlar. Ebu Cehil'in bir gün yalnız kaldığında
"Bak Muhammed, söylediklerin güzel şeyler ama biz bu putları terk edersek
Kureyş aç kalır" sözü buna en çarpıcı örnektir. recepihsan@yahoo.com Bu makale toplam 3989 defa okunmuştur.
|
||||||||||||
|
||||