“Bunlar engerekler
Ve çıyanlardır.
Bunlar ekmeğimize
Aşımıza göz koyanlardır.
Tanı bunları
Tanı da büyü !...”
(“Adiloş Bebe”ye-Ahmet Arif)
Son yüz elli yıldır yaşadıklarımızı nasıl adlandırabiliriz; “Aşırılıklar..İdeolojiler..İhtilâller..Komitacılar
Çağı” mı yoksa artık tekerrür etmesi “sıradanlaşarak” komediye dönüşen
“Trajediler Çağı” mı? Büyük bir “Cihan Devleti”nden çok büyük bedeller
ödeyerek kurtarmayı başardığımız Anadolu topraklarının, târih boyunca “sahibi”ne
ödettiği bedelin sonucu olarak yaşanması mukadder bir “trajedi” midir bu acaba?
Saint-Simon târihi iki devreye ayırır: Organik Çağlar ve Kritik Çağlar…Bu
topraklar yüz elli yıl önce girdiği ve bir türlü çık(a)madığı "muâsırlaşma
tüneli"nde hep orjinalin türevi üzerinden "Kritik Çağ"lar
yaşadı diyebiliriz. Yazık ki "Biz Türkler" organik bağlarımızın
koordinatlarını "uzaklarda" ararken geriye Batı'ya karşı komplekslerimize
refakat eden "Japon Mucizesi ve Asya Kaplanları"na imrenmemiz
kaldı.
Hep bizim bilmediğimiz sırlara vâkıf olan “devletlû”larımızın "Doğu'dan
gelen trenin lokomotifi olmak yerine, Batı'ya giden trenin son vagonu olmayı"
arzulamasıyla yaşadığımız "makas değişikliği"nin getirdiği
tektonik siyâsî/içtimâî kırılmalar hâlâ varlığını devâm ettiriyor. 60/70'li
yılların gençliği meydanlardan mahpuslara, mezarlara ve sürgüne giden bir
rotasyona tabi tutularak bitirildi. 80'den sonra ve özellikle de 90'lı yıllarda
neo-liberal politikaların tesiriyle siyâsetten uzaklaştırılarak acemi bir
"kapitalist olma ülküsü" tazyikiyle ülke meselelerinden bîhaber
ve işin acı tarafı da siyâseti "reel politikçi siyâset esnafları"nın
insâfına terk edecek ferdiyetçi bir islâmcı/milliyetçi/solcu nesil icat edildi.
İşte bu değişimin, dönüşümün ve “değişmedik, geliştik” kaçamaklarının adı
şudur: “Umut Öldü !”
“Bu da Bizim Ütopyamız”
“İnsanlar, toplumlar ve siyâsî sistemler arasındaki gerçek farklılıklar
amaçlarda değil metotlardadır. Dolayısıyla amaçlar hakkında fazla soru sormayın.
Çünkü ilan edilmiş amaçlar daima yüce ve iyidir. Metotlar hakkında sorun ya
da metotları gözlemleyin. Bu asla yanıltmaz.” (Özgürlüğe Kaçışım ; Aliya
İzzetbegoviç)
Târihin bizi getirdiği bu noktada, yani bu toprakların “ümitsizlik yeri
değil, ümitsizliğin bizatihi kendisi” olduğu bir dönemeçte, millet adına
yola çıkıp milletin emanetini heba eden tüm “muhâlif damar”ların yaşadıkları
ve yaşattıkları hayal kırıklıklarını irdelememiz gerekiyor. Özellikle
son çeyrek yüz yıldaki dönüşümler, üstelikte “iktidar”ın kıyısından köşesinden
bir şekilde tutarken –belkide zıddıyla kaim olmanın getirdiği bir sonuç olarak-
kendisini inkâr edercesine ve âdeta varlık sebebi olan değerlerin tam aksini
yapacak şekilde cereyan etmesi emperyalizme “târihin sonu”nu ilân ettirecek
kadar “yürekli” olmuştur. İktidar olan ama “muktedir” olamayan ve “Devletin
Derinlikleri”nde köşe kapmaca oynar gibi kadrolaşma, burjuvalaşma ve nihâyet
“uzlaşma” gibi sâdece güce ve güçlenmeye dayalı, bireyin özgürlüğünü ve sosyal
dokuların özerkliğini ıskalayan naif bir iktidar kurgusu malesef bildik trajedileri
yaşatmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Peki “mesele” nedir; irticâî kadrolaşma, etnik milliyetçilik, jakoben
solculuk, liberal emperyalizm, sabatayistler, çelik çekirdek kadro, gizli
örgütler …?
Ne yazık ki “mücadele”nin seyri hep dış ve düş güçlere, farklı segmenter
yapıda olmanın getirdiği sahte düşmanlıklara, kendi beceriksizliklerini, korkaklıklarını
ve riyakârlıklarını “kripto güçler”in oyunlarına havale ederek şekillendi.
Milletin “iktidar” olması ama “mülk”ten de hakkı olanı alarak ve “Hürr”leşerek
aynı zamanda “muktedir” olması için yapıldığı sanılan “kavga”nın diyalektiği,
nihâî sonucu tek tip insan projesi olan ve son yıllarda iyice “Tanrı” pozuna
bürünen Küresel Oligarşi ile varlık ve bekâsını ona borçlu olduğu,
ortak târihi pek olmasada “ortak kaderi” olan ama “acenta” olmaktan da öteye
gidemeyen “Millî Oligarşi” arasında diğerine karşı tercih yaparak “güçlenme”
şeklinde olmaktadır.
Milletin ve onun “kurduğu, koruduğu ve kolladığı” Devlet’inin son tahlilde
“var kalması” için suni düşmanlıkların ve hayali güçlerin değil, işte bu riyakârlığın
ve işbirlikçiliğin sorgulanması gerekiyor. Millet’in değerleriyle kavgalı
ve onu mülkünden/hürriyetinden mahrum bırakan “Yerli/Millî” Oligarşiyle mücadele
ederken onun kapsama alanını emperyalizmin efsunlu “özgürlük” vaatlerinin
daraltacağını hesaplamakta, Küresel Düzen’in bayilerine bile yaşam hakkı vermeyeceğini
ilân edercesine “Sömürenleri Sömüren” bir hoyratlığa dönüşmesine karşı
durmak için yıllardır Millet’i aşağılayan ve yok sayan “Bizim Oligarşi”nin
telkinlerine kanmakta aynı “Son”un farklı şekillerde tezâhürüdür.
Son yıllarda artık iyice “Cendere”sine girdiğimiz Psikolojik Savaş’ın
getirdiği tartışmalar, gazeteciliğin duayenlerinden Fehmi Koru’nun
“Bilderberg Ziyareti”yle farklı bir mecraya kaydı. Koru’nun kendisini
tekzip edercesine “davete icabet” etmesi “Beyaz Türkler”i sevindirirken, kendisinden
olduğunu sandığı bir çok kişinin bir şekilde “devşirildiği”ne şahit olan İslâmcılar
için bildik “trajedi”lerin devamı olarak görüldü. Peki gerçekte olan neydi;
İslâmcılar mı Fehmi Koru’sunu kaybetmişti yoksa “Beyaz Türkler” mi saflarını
sıklaştırmıştı?
Bilderberg toplantısına katıldığı için Koru’nun “samimiyeti”ni sorgulamaya
hakkım olmasada, artık “islâmın hastalığına dönüşen islâmcılığın” bundan
sonrası için nasıl bir misyon üstleneceği hakkında “Taha Kıvanç”a düşen rollerden
bahsetmeden de geçemeyeceğim. Meşruiyetini ve muafiyetini milletin “güvenliği”nden
alan ama milletin “Millet” olmaması için onu bölen, parçalayan ve yöneten
“yerli” güçlerle mücadelede en ön saflarda yer alan “Taha Kıvanç”, Küresel
Oligarşi’nin Soğuk Savaş dönemine ait gizli örgüt/bilinemez komplolarının
değil gözümüzün içine baka baka yapılan ve artık sivil toplum örgütleri şeklinde
kamufle edilen açık istihbaratı millet ve devlet adına deşifre etmesi gerekiyor.
Yıllardır mücadele ettiği “Millî Oligarşi”nin abisi olan Küresel Oligarşi’yle
“sol”un olduğu gibi “islâmcılar”ın da yaptığı işbirliğinin/uzlaşmanın ne
anlama geldiğini bilmeliyiz.
2003’deki “Tezkere” dayatmasında “dünya gerçeklerini bilmeyenler”in
safında yer alan Fehmi Koru, en çokta bundan sonra gereken “Hüseynî Duruş”un
takipçisi olmalıdır. Küresel Oligarşi ve onun bayisinin bileşke kuvvetine
karşı “safı belli” olacak, siyâsetin çirkinliklerinden uzak ama siyâsetsizleştirmeye
de karşı durarak herkesi ve herşeyi sorgulayan ve inadına “direnen” soylu
bir nesle hürriyet-meşveret-adalet eksenli bir zihnî paradigma aşılanması
gerekiyor. Fehmi Koru bu güne kadar sürdürdüğü çizgisini, şüpheci ve sorgulayan
ama yer yer ifrata kaçan komplolarını (mesela geçen yıllarda Bilgerbeg toplantılarıyla
ilgili yazdıkları… Bilderbeg’te alınan kararları tahmin etmek için paranın
ve reel politiğin mantığını, CEO’ları, Ulusal Güvenlik Danışmanları’nı ve
“oligarşi”nin bize dayattıklarını takip etmek kâfidir bana göre) bırakmış
bir “Taha Kıvanç”la, dünyayı iyi okuyan ve “yazan” ama kimi zamanda “korku
dengesi”ni bozmama endişelerinin “gerektirdiği” pragmatizmini bırakıp
uzun soluklu bir politik proje kuracak “Fehmi Koru”yu terkîp ederek sürdürmelidir.
Fehmi Koru yıllar önce yazdığı “Bu da Bizim Ütopyamız” başlıklı yazısını
“Yalnız Türkiye’nin etrafındaki ülkeleri değil, tüm İslâm Dünyası’nı vizesiz,
hatta pasaportsuz gezeceğimiz günlerin fazla uzak olmadığına inanıyorum” şeklinde
bitirmişti. Emperyalizmin amaçlarını anlamak için gizli örgütlerin deşifresinden
önce, somut olarak karşımızda duran işgallere, ekonomik talanlara, tek tip
insana kurulu kültürel yozlaşmalara karşı asîl bir duruşun nasıl olması gerektiğine,
“Bu Ülke”nin her kesiminden çocuklarının “Erdemliler Hareketi”yle
bir araya nasıl getirebileceğimiz gibi “ütopya”larımıza kafa yormak gerekiyor.
Ütopya ve trajedi arasında “Hürr”iyete kaçarken, buda bizim “ütopya”mız
o zaman: hem “Beyaz Türk”lerin hem de küresel oligarşiyle simbiyotik bağ kurmaya
hevesli “Taze Türk Büyükleri”ni sorgulayan bir Taha Kıvanç, hem reel
politiği bilen hem de “ütopya”ları olan bir Fehmi Koru…
sozubekce@hotmail.com
Bu makale toplam 2504 defa okunmuştur.