|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Altay Ünaltay
Yalnız ve küçük bir grup
Bizden kalanlar Kaçaklar, göçebeler Hüzün ve acıdalar Karanlık ormanda Kalabalık, parmaklarıyla AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK Son yıllarda bunun bir istisnası oldu. Bundan yıllar önce yaşadıkları bir bölgede
bir salgın hastalık çıktı. Devlet salgının olduğu bölgedeki tüm halkı (Amish
ya da diğerleri) salgını kontrol için kitlesel aşılama kararı aldı. Herkese
kurulan sağlık ocaklarına gidip aşı olmaları emredildi. Diğerleri karara uydular,
ama Amish'ler karara direnerek toplu halde aşıya gitmeyeceklerini açıkladılar.
Bunun üzerine devlet karar alarak, Amish'lerin kolluk gücü marifetiyle aşıya
getirilmesini emretti. Bu olay Amerika'da gürültü kopardı. O sıra ünlü bir Amerikan dergisinin kapağında
yayınlanan fotoğraf dev cüsseli polislerin arasında ve bir bankonun önünde,
iri gözleri ve küçük ağzı merak ve endişeden açılmış küçük ve sevimli bir Amish
kızını gösteriyordu. Gerçi, devletin kararı yerindeydi. Salgını durdurmak için
yapacağı bundan başka birşey yoktu. Yapılanların dikkatli ve ince bir savunusu
da vardı: Amish'lerin aşı olmak ya da salgında ölmek seçimlerine devlet karışamaz.
Ama Amish'lerin kendi hayat tarzı seçimleri nedeniyle bölgede ilişkide bulundukları
diğer ahalinin de sağlığını riske atmak hakları yoktur. O zaman devlet müdahale
eder. Amerika, kötü yönetildiği 2000'li yıllara girene ve "Bushism"
egemen olana dek, kendi iç politikası açısından bazı standartları yakalamış
bir ülke idi. Şimdisini eleştirebiliriz, ama şu anlatılanlardan çıkarılacak
kimi dersler vardır. Alınacak ders: İnsana saygıdır. İnsanlar dünyanın en saçma şeylerine bile inanıyor,
tamamen akıldışı bir hayat tarzı sürdürüyor olabilirler. Ama eğer bunu kutsal
biliyorlarsa devletin işi onlara doğrusunu öğretmek değil, inançlarını ve hayat
tarzlarını (ki insani haysiyetlerinin bir parçasıdır) elden geldiğince koruma
altına almaktır. EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN MİDİR?
Cumhuriyeti kuranlar gerçi konuyu böyle kabul ve ifade etmiş olsalar da, onların ardından gelen yönetici elitin "egemenliği kayıtlı şartlı milletin" kabul ettiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bir ülkede örneğin kimi kamuoyu araştırmalarının, "halkın %80'den fazlasının başörtü yasağına karşı olduğunu" göstermesine rağmen, ne bu yasağın kalkması, ne de hiç olmazsa bu konuda "konuyu milletin hakemliğine götürelim" denip bir halkoyuna bile başvurulmaması, bir yandan Batı'nın Türk demokrasisi konusunda sürekli ortaya attığı şüphe iddialarına haklılık payı getirir ve "egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı" savlarına da haklılık kazandırır. Tüm bunların, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" demiş bir liderin adını öne sürerek yapılıyor olması da kaderin garip bir cilvesi.
DEMOKRASİ-KREDOKRASİ
Kredokrasi, dini ya da ladini herhangi bir inanç ya da felsefi görüşün ("kredo"),
kendinden menkul ve daimi iktidarıdır. Böyle bir inancın geçerliliği bir devlette
kayıtsız şartsız nihai ilke kabul ediliyor ve demokratik tercihin de üstüne
çıkıyorsa, burada kredokrasiden sözedilir. Bu anlamda tüm teokratik rejimler
birer kredokrasi olduğu gibi, bir ideolojinin kayıtsız şartsız egemenliğini
kabul eden tüm siyasal rejimler da birer kredokrasidir. Ya da bir devlet düzeninde en üstün ilke demokrasidir, onun da üstünde başka
bir inanç, fikir ya da felsefenin hakimiyeti varsayılamaz. Ve hal öyle gösteriyor
ki, bu ikisinin ortasında bir uzlaşma ya da orta yol muhaldir: Birini ya da
öbürünü kesin tercih durumundayız. Teokratik bir idareye geçit vermemek için tarif edilmiş laiklik, dünyevi başka
bir imanın koruma kalkanı haline getirilmişse anlamından sapmış demektir. Demokratik
bir devlet tüm dini akidelere eşit uzaklıkta olduğu gibi, tüm "dünyevi
akidelere" de aynı uzaklıkta, sadece ve hep "layman"in
(lugat anlamı: "avam") yanındadır: "Laisizm" (lugat
anlamı: "Avamilik") anlam sahası genişletilerek böyle tarif edilmeli
ve aslına döndürülmelidir. Bu söylenenler ilk duyulduğunda belki çok ütopik gelebilir, ama iyi düşünüldüğünde
görülecektir ki, demokratik bir devlet için en kutsal olan, milletin kendisine
o an kutsal olarak bildirdiğidir. Milletin devlete söylediği ise bir şekilde
bilinir: Milletin seçilmiş temsilcilerinin ağzından. Bir demokraside bu heyetin
dışında ve üstünde kimsenin devlete inanç ya da görüş bildirme ve dikte hakkı
yoktur. Aksi halde artık kredokrasiden sözederiz. BAŞKALARININ PROJELERİ YA DA KENDİ PROJELERİMİZ Bu ve buna benzer görüşler zaman zaman Türkiye'nin liberal çevrelerince dile
getirilmiş ve zaman içinde karşıtlarınca "Batıcı - liberal bir proje"
olarak damgalanmıştır. Ama İstanbul'da düzenlenen son Doğu konferansının
da sıkıntısını gösterdiği gibi, ülkemiz ve bölgemizde Batı karşıtlığı adına
tüm baskıcı yapılar sahiplenilecek ve değişim talepleri gözardı edilecek olursa,
bu ancak Batı'dan gelen "Büyük Ortadoğu Projesi" tipi girişimlere
meşruiyet kazandırır. Ve bağımsızlığımız tartışmalı hale gelir. Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 2004'te yaptığı bir konuşmada özetle,
"Ortadoğu ile ilgili bizi bir uzmanlar güruhu hep kandırdı. 'Ortadoğu'nun
kendi sosyal yapıları vardır, müdahale etmeyin' diyerek bizi diktatörlere destek
vermeye sevkettiler. Şimdi anladık ki, kendimiz için istediğimiz özgürlükleri,
kadın-erkek eşitliği ve diğer hakları Ortadoğu için de istemedikçe doğru sonuç
almamız mümkün değil," demiştir. Bu sözlerin samimiyeti tartışılabilir
ve tartışılmalıdır da; ama yapılmak istenene, varolan baskıcı siyasal yapılar
sahiplenilerek karşı çıkılamaz. Doğu ve Türkiye kendi siyasal projelerini üretmelidir.
MİLLETE GÜVENMEK Konunun, beni hem hayretler içinde bırakan hem de üzen bir başka yanı da, konuyu
tartıştığım her, ve çoğunlukla da birbirlerine zıt siyasi görüşlerden insanın
"millete sınırsız özgürlük rejimi yıkar" gibi bir iddiada birleşmeleri
idi. Oysa güvenmedikleri millet kendileri idi. Bu kendine güvensizlik nereden
kaynaklanıyor ve niçin bu kadar derindir? Halbuki tarihimiz bu vehmi doğrulamıyor. Uzun tarihimiz, başıboş kalmış iktidarların istibdad ve zulüm hikayelerini
biteviye anlatır dururken, bunların olmadığı görece iktidarsızlaşma dönemlerinde
(ki bunlar aynı zamanda büyük çapta toplumsal zaaf, savaş, felaket zamanlarına
da denk gelirler!) halkın kendibaşına kaldığında, çok daha barışçı, akıllı ve
mutedil adımlar attığı görülür. Örneğin Selçuklu parçalanmasının Anadolu'yu sarstığı beylikler döneminde milletin
örgütlü gücü olan Ahiler Osmanlıya tam destek vermiş, Osmanlının yıkıldığı 1.
Dünya Savaşı ertesinde millet, resmi otoritenin görünürdeki hoşnutsuzluğuna
rağmen Ankara'daki meclis etrafında birleşmişti. Aslında acı olsa da, bu milletin
sağduyu ve tavrına gösterilecek yüz ağartan bir başka örnek, bu satırların yazarının
yaşadığı 17 Ağustos 1999 depremidir. Devletin örgütlü kuruluşlarının 15 gün
bir felç pençesinde kıvrandığı ve yardım elini uzatamadığı bir sürede, eğer
ülkenin her köşesinden bu milletin sayısız temsilcisi çaresiz insanların yardımına
koşmamış ve kendiliğinden devasa bir yardım kampanyası örgütlememiş olaydı,
bu 15 günlük gecikme depreme uğramışlar için açlık, hastalık, sefalet ve yağmacılar
elinde ölüm demekti. Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı. Ve yine ne ilginçtir ki, bu olayda dahi gösterilen tek aşırılık, 15 gün sonra
özel yardım kuruluşlarının bölgeden çekilmesini emreden ve onları adeta kendine
rakip olarak gören siyasal iktidardan gelmiştir. Ondan önce çeşitli kesim ve
siyasal görüş ile bağlantılı olduğu iddia edilen hiçbir yardım kuruluşu, ne
birbirleriyle bir rekabete girdi, ne de bunun için çatıştı. Tersine, gerektiğinde
birbirlerinin eksiklerini tamamladılar. Bir başka konu da, Türkiye'de demokrasiye fazlaca atıf yapan liberal söylemlerin
siyasal iktidarı zayıflatacağı ve bu nedenle ülkenin çıkarlarına aykırı olduğu
iddiasıdır. Ama biz tersini düşünüyoruz. Alexis de Tocqueville "Amerika'da Demokrasi" adlı kitabında
demokratik Amerika ile Restorasyon Fransa'sı arasında ilginç bir karşılaştırma
yapar: Fransa'da hemen her yasa, ya da resmi uygulamanın karşıtı bir toplumsal
kesim bulmak mümkündür, çünkü yasalar bir azınlık iktidarınca yapılır. Eğer
bir kanun kralın çıkarına uygunsa, büyük ihtimalle aristokrasinin çıkarına uygun
değildir. Dolayısıyla, eğer o kanundan kaçıyorsanız, aristokrasi size krala
karşı sığınma sağlayacaktır. Sonra de Tocqueville Amerika'ya dönerek, buradaki demokratik idare nedeniyle
bir çıkar uyuşmazlığı olmadığından sözeder. Bir kanun kaçağı demokratik yönetimden
kaçıyorsa halk onu bağrına basmayacaktır, çünki idare zaten halk çoğunluğunun
rızasına uygun davranıyordur. Mahkemelere de sığınamaz, çünkü yasalar bir azınlık
değil halkın seçtiği meclisçe yapıldığından, aynı rızaya uygundur. Aristokrasi
yoktur, belki orduya gidilebilir; ama o da demokratik idarenin emri altındadır. Çünkü içinden çıktığı millet onu kendi amacı için seferber etmekte, o milletini
zaten kendinin olan amaç için seferber etmektedir. Bu örnek, yukarıdaki "pabuççu
muştası"nın vahim sonuçlarına tam karşıt bir başka gerçeklik olarak
alınabilir. Millete güvenmek ya da güvenmemek. Asıl konumuz budur. Bunu ister "Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir" diyerek, ister "Yeter! Söz milletindir!"
diyerek yapalım, aynı şeydir. Demokrasi millete güvenmeden olmaz. Ya da oturur
ve "başarılı bir dikta" yönetiminin şartlarını düşünür, konuşuruz.
İkisi de mümkündür, yol ayrımı buradadır. Demokraside karar kılarsak, artık
onunla birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke yoktur. Demokratik
ideal kendi kendisinin mukaddesidir. Ya da demokrasi ile birlikte başka bir
resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke vardır; o zaman hakim olan demokrasi değil,
bu ilkedir; kredokrasi vardır. Tercih bizimdir. Son olarak, bu konunun açılmasına vesile olan Amish toplumu ile ilgili bir
başka anı: Amerika'ya giden bir grup Türk kurban bayramında koyun alıp şehir
dışına çıkarak açık bir arazide kurbanlarını kesmeye karar verirler. Aralarında
meslekten kasap yok, kimi öğrenci, kimi başka meslek erbabı, dolayısıyla tecrübesiz
olduklarından; koyunları düzgün bağlayamazlar, kimi kaçar, ortalığı dört dönüp
milleti peşinden koşturur. Derken uzaktan arazideki kaynaşmayı gören birileri bunlara doğru yaklaşmaya
başlar, daha yakına gelince kendine özgü kıyafetlerinden bu adamların Amish
olduğunu anlaşılır. Amish'ler "burada ne yapıyorsunuz?" diye
sorar, "koyun kesiyoruz" cevabı alırlar. "Ne için burada
koyun kesiyorsunuz, kasapta yok mu?" derler, "biz Tanrı'ya
bunları kurban ediyoruz" deyince, "o zaman durum değişti, siz
Tanrı'ya ibadet için bunu yapıyorsunuz, size yardım edelim," derler.
Kaçan koyunlar Amish'lerin yardımıyla yakalanır, hepsi bağlanır, kıbleye dönük yatırılır, tekbir sesleri araziyi inletir. Türklerle beraber koyunları tutan Amish'ler de okunan duaları anlamamakla birlikte "Allah" kelimesini tanırlar, duada, tekbirde "Allah" geçtikçe onlar da "Allah" diyerek eşlik ederler. Kurbanlar kesilir. Ayrılırken Amish'lere de kurban etinden verirler mi, onu bilmiyoruz. n DİPNOT: Bu makale toplam 774 defa okunmuştur.
|
Döviz fiyatları güncelleniyor
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||