- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Dr. Bekir S. Gür
Müfredat Değişiklikleri ve Düşünmeyi Öğretme Söylemi
Bu yıl yapılan müfredat değişikliklerinde öne çıkarılan başat hususu özetlemek
gerekirse, bunu şöyle ifade edilebiliriz: "Eskinin ansiklopedik bilgi
kümelerini öğretmek yerine, şimdi yaratıcı düşünmeyi öğretme esas alınacaktır".
Yani, "yoğun" bilgi kümelerinin öğretilmesi yerine, öğrencinin
araştırıp bilgiye kendisinin ulaşmasına yardımcı olacak düşünme becerilerinin
öğretileceği vurgulanmakta. Yeni müfredat değişiklerini öven köşe yazarlarının
bir kısmı, ilköğretimde ansiklopedik bilgilerin bulunduğu kitapların uygulamadan
kaldırılmasını büyük bir sevinçle karşıladılar. Buna göre, öğrencileri araştırmaya
ve keşfetmeye yönlendiren yeni müfredat, bilgiyi paketler halinde sunan eski
müfredattan çok daha iyidir. Bir yazar, bu yeni zihniyetin uygulamaya girmesi
beklenen Fransa'dan önce bizde uygulamaya konulmasından dolayı, milli eğitimi
alkışladığını yazdı. Kültürü Aktarma ve Düşünmeyi Öğretme Özellikle 1980'lerden sonra, Amerikalı yazar Hirsch'ün Kültürel Okur-yazarlık
adlı kitabını yayınlaması üzerine, uzun süren bir çok tartışma yapıldı. Tartışmalar
üzerine, eğitim reformu tartışmalarında iki grup öne çıktı. Birinci grup,
eğitimi temelde bir ulusun kültürel birikimini yeni nesillere aktarma olarak
ele alır. Burada kültürel okur-yazarlığın ansiklopedik bilgiyi kapsadığına dikkat
çekelim. İkinci grup ise, eğitimi, öğretilecek içeriği çok önemsemeyen,
bağımsız düşünme becerilerinin edinilmesini öne çıkaran bir süreç olarak ele
alır. Aslında bu iki eğilimin kökenleri çok eskilere dayanır. Sadece modern
dönemleri ele alacak olursak, birinci grubun yaklaşımın kökenlerini Alman idealist
filozof Schleiermacher'da bulabiliriz. İkinci yaklaşımın kökenlerini,
İsveç-Fransız romantik filozof Rousseau'da ve Amerikalı pragmatik filozof
Dewey'de bulabiliriz. Bu yazıdaki amacımız bu iki farklı eğitim algısının
tarihini yazmak olmadığı için, Hirsch ve sonrası tartışmalara kısaca eğileceğiz.
Hirsch'e göre, kültürel açıdan okur-yazarlık demek, modern dünyada ayakta kalmak
için gereken asgarî bilgiye sahip olmak demektir. Bu tarz bir okur-yazarlık,
örneğin şunu içerir: Kişi, bir günlük gazeteyi eline aldığı zaman, orda bahsedilen
şeyleri anlayacak, metnin dayandığı bağlam hakkında belli bir birikimi olacak,
okuduğu ile metinde bahsedilmeyen şeyler arasındaki ilişkileri kurabilecek,
okuduğunun sonuçlarını çıkarabilecek, yazarın iddialarını değerlendirebilecek
vs. Özetle, kültürel okur-yazarlık yaygın olarak bilinen ve insanlar arasındaki
bilgi aktarımında 'olmazsa olmaz' bilgi kümelerini kapsar. Hirsch'ün, Rousseau ve Dewey gibi eğitim teorisyenlerine karşı çıktığı temel nokta, düşünmeyi öğretme yaklaşımının etkili ve işlevsel olmadığı yönündedir. Hirsch'e göre, düşünmeyi öğretme yaklaşımının savunduğu, belli bir içerik öğretmeyip sadece belli formel düşünce teknikleri öğretmeye çalışmakla, okur-yazarlık kazandırılmaz. Hirsch'e karşı çıkanlara göre, bugün öğretilen bilgilerin çoğu birkaç yıl içerisinde eskimekte veya işe yaramaz olmaktadır. Onun için, belli bilgileri paketleyip öğretmek yerine, öğrencilerin farklı farklı durumlarda kullanabilecekleri düşünme becerileri öğretilmelidir. Yalancı Karşıtlık Bu iki yaklaşım, yukarıda özetlediğimiz üzere, birbirine karşı olarak konumlandırılmaktadır. Oysa, Shaun Gallagher gibi felsefecilerin dikkat çektiği üzere, bu iki yaklaşımın aynı zeminde hareket ettiğini tespit etmek güç değildir. Yani, bu iki yaklaşım temelde aynı kabullere dayanmaktadır. Bu cümleden olarak şunu diyebiliriz ki, her iki yaklaşım da öğretimin amacını, hızla değişmekte olan modern teknoloji dünyasına öğrencileri hazırlamak olarak kabul eder. Hirsch'e göre, hızla değişmekte olan dünyada kaybolmaktan kaçınmanın yegane yolu, okur-yazar olmaktır. Düşünmeyi öğretmeyi savunanlara göre, değişik durumlarda kullanılabilen düşünme becerileri hızla değişen dünyada öğrencinin ayakta kalmasına yarayacaktır. Dahası, Hirsch, öğrencilere ansiklopedik olarak nitelenebilecek temel kültürel malumatı öğretelim dediğinde, böyle bir öğretmenin öğrencilerin karşılarına çıkan haberleri veya durumları daha iyi değerlendirmelerine yarayacağını vurgular.
Şu açık ki, okunan bir metni değerlendirme süreci eleştirel düşünmeyi içerir.
Dolayısıyla, aslında, Hirsch'ün eleştirel düşünmenin kendisine karşı çıkacağını
sanmak mümkün değil, o sadece, eleştirel düşünme için belli bir bilgi birikiminin
gerekli olduğunu savunmakta. Hirsch, ayrıca, her türlü bilginin değil, toplumda
işlevsel bilginin öğretilmesini savunuyor. Yani hem kültürel okur-yazarlığı
savunanlar hem de düşünmenin öğretilmesini savunanlar, işlevsel bir eğitim algısına
sahipler. Kaldı ki, kültürel okur-yazarlığın işlevsel olması için, bir kısım
eleştirel düşüncenin kullanılması gerekir. Söz konusu iki yaklaşımı karşı karşıya getirenlerin kaçırdıkları nokta, bilgi ve düşünmenin birbiriyle temelden bağlı olduğudur. Yani, bilgi edinmek için düşünme gereklidir; öte yandan, düşünme için bilgi şarttır. Bir çok eğitimcinin ve fenomenologun doğru olarak vurguladığı gibi, düşünme, esasında, bir şey hakkında düşünmektir. Belli bir bağlam ve o bağlama ait bilgi kümelerinden bağımsız bir düşünmenin somut bir karşılığı yoktur; yani, soyut bir düşünme maddi temelleri olan durumlara doğrudan uygulanamaz. Ayrıca, eleştirel düşünmeyi savunanların eleştirel düşünmenin çok dar bir biçimi olan bilişsel ("cognitive") bir algısına sahiptirler. Yani, ideolojik olarak tarafsız bir şekilde eleştirel düşüncenin öğretilebileceğini sanırlar. Oysa böyle bir konumun kendisi ideolojiktir. Dahası, kültürel okur-yazarlığı savunanlar da aynı konumdadırlar. Yani, eleştirel düşünmeyi öğretelim diyenler eleştirel düşünme tekniklerinin kendisinin ideolojik olarak tarafsız olduğunu söylerken, kültürel okur-yazarlığı öğretelim diyenler öğretilecek bilgi kümelerinin tarafsız olduğunu söylerler. Her iki grubun inancı ortaktır: Öğrencilere sunulan tarafsız araçlar sayesinde, öğrenciler topluma daha işlevsel ve etkili vatandaşlar olarak katılacaklardır. Nihayetinde, her iki eğitim algısı da toplumu dönüştürmekten ziyade onu yeniden üretmeyi esas alır. Özetle, hem eleştirel düşünme hem de kültürel okur-yazarlığı savunanlar eğitimin
ideolojik açıdan tarafsız bir şekilde işlevsel kılınabileceğini sanırlar. Bu
ortak yanılgı zemininde ancak bu iki farklı şey, birbirine karşıt gibi ortaya
çıkıyorlar. Toplumu dönüştürücü, anlamlı ve ciddi bir eğitim algısı için bu
ortak zeminin sağlamlığını sorgulamaya başlayabiliriz. gurbekir@gmail.com Bu makale toplam 4588 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||