 Dr. Kadir İnal
Sağlık Sistemimiz Darbecilerden kalma
Dr. Kadir İnal
4 Nisan 2006 Salı 20:37
Sağlık yatırımlarının, köyden kente göçün etkisi ile şehirlerde artan nüfusa paralel gerçekleşmemesi sonucu, son 15-20 yılda hastaneler şifa kapısı olmaktan çıkıp ‘’çilehaneye’’ dönüştüler.
|
Önceki makalelerde, genel olarak tıbbın , teknoloji ve kapitalizm ile ilişkili
olarak bugünkü konumuna nasıl geldiğine değindim. İnsanlık vicdanı harekete
geçip kapitalizmi bir şekilde frenlenmediği taktirde, dünyanın ciddi bir uçuruma
doğru sürüklendiğini ve bu şartlarda diğer birçok sorun gibi sağlık sorununu
çözme noktasında alınacak önlemlerin de lokal ve palyatif olmaktan öte gidemeyeceğini,
emperyalizm sayesinde edindikleri yüksek refah ortamında yaşayan mutlu azınlıklar
dışında kalan insanlık aleminin sorunların ağırlığı altında ezilmeye mahkum
olduklarını ifade etmeye çalıştım.Bundan sonra konuyu daha somut ve ülke bazında
ele alacağım.
Önce kısa bir tarihçe:
Osmanlı döneminde yüzyıllarca diğer zanaatlar gibi daha çok azınlıklar elinde
bulunan tababet kurumu, Cumhuriyet dönemiyle birlikte modernleştirilerek yaygın
bir hizmet ağına dönüştürülmüştür. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra,
dönemin iktidar gücünü elinde bulunduran Milli Birlik Komitesi tarafından 1961
yılında çıkarılan ve küçük değişikliklerle birlikte halen uygulanmakta olan
224 sayılı ''sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi hakkındaki kanun''
ile birlikte ilk kez sağlık hizmeti, devletin ifa etmesi gereken bir görev olarak
tanımlanmıştır. Bu yasayla, ülke sınırları içinde yaşayan tüm vatandaşlar devletin
açtığı sağlık şemsiyesi altına alınmıştır. Buna göre her 5-10 bin vatandaş için
1 sağlık ocağı inşa edilecek, personeli sözleşmeli olarak temin edilecek, personel
için lojman ve barınma imkanları oluşturulacaktır. Sosyalleştirilmiş bölgelerde,
hastanın ücretini ödemek koşuluyla istenilen sağlık personelini ve kurumunu
seçme hakkı vardır (Madde 5). Bağlı oldukları sağlık ocaklarına başvuranlar,
bu kurumca sunulan her tür sağlık hizmetinden parasız yararlanacaktır (Madde
14). Sosyalleştirilmiş bölge veya kurumlarda çalışan kamu sağlık personeli tam
gün çalışacak ve serbest meslek icra edemeyecektir (Madde 3). Sosyalleştirme
kapsamında çalışmayan sağlık personeli mesleklerini serbest olarak icra edebilecektir
(Madde 4).
Sağlık sistemi en uçtan merkeze doğru sağlık evleri, sağlık ocakları ve hastaneler
olmak üzere yapılandırılır. Hizmetten yararlanacaklar öncelikle bağlı oldukları
sağlık evi veya sağlık ocağına başvururlar ve tıbbi bakımdan gerek görülmedikçe
hastaneye sevk edilmezler (Madde 13). Bu sistem içinde sağlık ocakları birinci
basamak, hastaneler ise yeterlilik düzeylerine göre ikinci ve üçüncü basamak
kurumlar olarak tanımlanırlar. Hastaneler tedavi edici hizmetlerin yanı sıra
kendilerine verilen koruyucu ve sosyal sağlık hizmetlerini gerçekleştirmek ve
sağlık ocaklarındaki personelin mesleki gelişimine yardımcı olmak zorundadırlar
(Madde 12). Bir bölgede sağlık hizmetlerinin en iyi şekilde yürütülmesi için
gereken tesisler, lojmanlar, malzeme, araçlar ve personel temin edilmedikçe
o bölgede sosyalleştirme uygulanamaz (Madde 17)
Yukarıda özetlediğim yasa, 2.dünya savaşı sonrası Avrupa ülkelerinde yaygınlaşan
sosyal devlet anlayışının Türkiye'deki yansıması niteliğindedir. İngiltere ve
İsveç gibi ülkelerde benzeri bugün büyük oranda hala uygulanmakta olan bu yasa,
ülkemizde 1963 yılında Muş ili pilot seçilerek denenmeye başlamış, 1967'ye kadar
tüm doğu illerimizde,1981'e kadar toplam 53 ilimizde uygulanmaya geçilmiş, 1983'te
ise tüm ülkede uygulanması kararı alınmıştır.
Yasa kendi içinde tutarlı ancak zaafları olan bir yasadır. En önemli zaaf finansman
konusundaki muğlaklıktır. Yasaya göre sağlık hizmetinin finansmanı vatandaşların
ödedikleri prim, kamu kurumlarının bütçeleri ve hastaların hizmeti kullanım
anında yapacakları cepten ödemelerle sağlanacaktır (Madde 2).Bu yasanın çıktığı
dönemde ve sonrasında hiçbir zaman ne yeterince prim toplanabilmiş, ne de kamu
kurumlarının bütçeleri bu hizmetin finansmanına yeterince katkı sağlayabilmiştir.
Kaliteli ve etkin bir sağlık hizmet sunumu için gerekli yatırımlar hiçbir zaman
yeterince yapılmamış, sonuçta primlerini ödeyen insanlar yetersiz bir sağlık
hizmeti ile karşı karşıya bırakılırken prim ödemeyenler bu hizmetten neredeyse
tamamen mahrum bırakılmışlardır.
Bu arada parası olanlara daha iyi hizmet olanakları sunmak üzere muayenehaneler
açılmasına, önceleri devlet kurumlarından istifa etmek kaydıyla müsaade edilirken,
sonradan bu şart kaldırılmış ve hekimlerin hem devlet kurumlarında çalışıp hem
de muayenehane açmasına hak tanınmıştır. Bu uygulama zamanla bazı hekimlerin
bu durumu istismar etmesine zemin hazırlamış, kimi zaman hekime muayenehanesinde
ücret ödemenin, hastanede tetkik, yatış veya ameliyat gibi işlemlerini yapılabilmesinin
ilk şartı haline gelmesine yol açmıştır. Hastanelerdeki yoğunluk ve imkan kısıtlılıkları
ise bu istismarın bahanesi olmuştur. Bu dönemlerde kurulan özel hastaneler ise
daha çok cerrahi branş hekimlerinin ameliyat yaptıkları, poliklinik hizmeti
verilmeyen hastanelerdi. Bu hastaneleri veya muayenehaneleri tercih edebilen
insanlar masraflarını kendi imkanları ile karşılıyorlardı.
Sağlık yatırımlarının, köyden kente göçün etkisi ile şehirlerde ve özellikle
büyük şehirlerde oluşan nüfus yoğunluğu ile aynı oranda gerçekleşmemesi sonucu,
son 15-20 yılda hastaneler şifa kapısı olmaktan çıkıp ''çilehaneye'' dönüştüler.
Bu dönemde ortaya çıkan hizmet açığını özel sektör fark etti ve hızla doldurdu.
Birçok laboratuar, görüntüleme merkezi, ayaktan tanı ve tedavi hizmeti sunan
poliklinikler ve tıp merkezleri yanında, ameliyat ve diğer yatarak tedavi hizmetlerini
sunabilen birçok özel hastane açıldı. Bunların bir kısmı kamu hastanelerinin
birçoğunda yapılamayan tetkik ve tedavileri yapabilecek kapasiteyi yakaladı.
Sonuçta kademeli olarak önceleri devlet imkanları ile yeterince sağlanamayan
yoğun bakım, açık kalp ameliyatları gibi bazı sağlık hizmetleri özel sektörden
anlaşmalarla satın alınmaya başlandı, bunu bilgisayarlı tomografi, MR gibi bazı
tetkiklerin özel kurumlarda yaptırılmasına olanak tanınması izledi.
Son olarak, mevcut hükümet döneminde önce Emekli Sandığı mensuplarına, sonra
da SSK mensuplarına ayaktan tanı ve tedavi hizmetlerinin yanı sıra ameliyatlarını
da özel hastanelerde yaptırabilme olanağı sağlayan kanunun uygulamaya girmesiyle,
sağlık hizmetlerinin büyük oranda özelleştirilmesinin önü açıldı. Sırada çıkması
beklenen sosyal güvenlik yasa tasarısı var. Bu yasanın çıkmasıyla birlikte
SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-kur birleştirilecek, herhangi bir güvencesi olmayan
vatandaşların primleri ise devlet bütçesinden ödenmek kaydıyla,tüm vatandaşlarımız
ücretsiz sağlık şemsiyesi altına alınacaktır. Bu başarılabilir ve finansmanı
da sağlanmak koşuluyla idame ettirilebilirse, tüm tartışılabilir yanları bir
tarafa, vatandaşın rahatlığı açısından devrim niteliğinde bir uygulama olacaktır.
Gelecek yazımda konuyu tartışmaya devam edeceğim.
Sağlık dolu günler dileklerimle,
drkadirinal@yahoo.com