-
  SON HABERLER
Bir Küreselleşme Miti: <m:blue>Serbest Ticaret</m:blue>
Taha Özhan
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Bir Küreselleşme Miti: Serbest Ticaret

Küresel finans liberalizasyonunun zirvesine ulaştığı ikibinli yılların başındaki şu günlerde, 1940’larin GATT sisteminden 1994’ün Dünya Ticaret Örgütü’ne seyrini izledigimiz ve konvensiyonel iktisat iddialarının herkesin kazanacağını vadettiği ‘dünya sistemi’ sözlerini yerine getirme becerisini belki gösteremedi. Ancak, en azından kendisinden başka bir alternatifin olamıyacağına dair mit’i hemen herkesin kafasına yerleştirmeyi başardı. Neoklasik uluslararası ticaret veya bugünki popüler ismiyle bilinen ‘serbest ticaret’ bu iddialardan birisidir. Bretton Woods kurumlarının elinde zirveye çıkan ‘serbest ticaret’, bugünki dünyanın son resmidir. Bu resmin haline bile bakmak, kimin kaybedip kimin kazandığını görmek için bile yeterlidir. Yazı boyunca bu resmi kısaca analiz etmeye çalısacağız. Küresel ticaretin aktörlerini, finans ve eşya akışını değerlendirmek için öncelikle ‘serbest ticaret’in ne kadar ‘serbest’ olduğuna bakarak başlamak en makul yaklaşım olsa gerek. Yine bu çerçevede ülkeler arası ‘serbest ticaretin’ ne kadarının mübadele talebinden, ne kadarının ise siyasal ve hegamonik sebeplerden vuku bulduğunu anlamaya çalışmamız lazım.

Küresel ekonomi bugünkü ‘uluslarası ticaret’ seviyesine 1970’lerde yaşanan finans akısının liberalizasyonuyla ulaştı. Önceleri merkez ülkeler arasında yaşanan finans entegrasyonu, kısa bir sürede bir çok çevre ülkesini de içine alacak ‘uluslararası finans ağına ulaştı’. 1800’lerde Londra’nın yönetimini üstlendiği bu ağ, 1940’lardan sonra Amerikan hegemonyasının elinde modern kapitalist finans ağı şeklini aldı. Özellikle 1970’lerden sonra kapital ve eşya dolasımında yaşanan dev büyüme, nerdeyse sisteme dahil olan bütün ülkelerin yerel finans bariyerlerinin ortadan kaldırılması zorunluluğu getirdi. Bu sonuç doğal olarak kur dengelerinin önce Bretton Woods’la uyumlu olarak kontrollü kur paritesi, daha sonraları ise dalgalı kur sistemine [en azından belli başlı kurların] geçişini sağladı. Finans liberalizasyonunu, hala devam eden, genel ticaret ve gümrük anlaşmaları (GATT), çok taraflı ticaret anlaşmalari (MAI) ve son haliyle bilinen Dünya Ticaret Örgütü (WTO) izledi. Bütün bu kurumların zuhur edişinin en önemli sebebi, kurumsal düzenlemelerden ziyade ‘serbest’ bir akışın merkez tarafından düzenleme altında tutulması, yatırım risklerinin aşağı çekilmesi ve ‘ticari’ tarafların simetrik enformasyonun kontrol altına alınmasıdır. Bu sürecin en karekteristik özellikleri ise kur dengelerinde yaşanan anormal dalgalanmalar, satın alma paritelerindeki derin ihlaller, kronik ticaret açıkları, tekrar eden finans krizleri ve kapitalizmin tabiatından kaynaklanan sistemik tabii krizler (dalgalar). Böylesine (tabii) dalgalı, (siyasi) krizli bir dünya ekonomisinde en son olması gereken şey (ticari) serbestliktir.

Her ne kadar piyasayı Smith’in ‘görünmeyen eli’ düzenleyecekse de, özellikle küresel ekonomik münasebetlerde böylesi iyimser bir yaklaşım ne jeopolitiğin ne de jeostratejinin tabiatına uygundur. Başka bir deyişle uluslararası ticaret ancak uluslararası üst-kurulların ve hegemonik gücün stratejik olarak müsaade ettiği kadar hürdür. Britanya’nın deniz ticaretinin hükümdarlığını sürdürdüğü dönemlerde asyadaki sömürgelerinde -İngiliz dokumalarını satmak için-dokuma tezgahlarının işlememesi için bir çok bölgede insanların parmaklarını kesmesi gibi, bugünkü küresel finans ve ticaret örgütleri de güneyin mukeyeseli rekabet gücünü tam anlamıyla kontrol altına almadan hiçbir ticari münasebete müsaade etmemektedirler.

Bu genellemelerimizin yanlış anlaşılma tehlikesi var. Bu konuya açıklık getirmek için ‘uluslararası ticaret’ deyince en azından taraflardan birinin ticaret açığının kapandığı ve kabul edilebilir bir dengeye ulaşıldığı ticareti kastediyoruz. Yoksa Japonya ile Amerika arasındaki ticaret elbette ABD ile Şili arasındaki ya da Almanya ile Türkiye arasındaki uluslararası ticaretten farklı bir modda, balansta ve akışta gerçekleşmektedir. Bu noktada iki önemli sacayağı bulunmaktadır; birincisi, ülkeler arası kur dengeleri, ikincisi ise uluslararası örgütlerin ‘gelişmekte olan’ ya da küresel finans sisteminde aktör olarak bulunmayan yapısından dolayı elde ettiği hegemonik güçtür. Öyleki bu gücün sağladığı meşruiyet sayesinde gümrük duvarları kalkmakta, doğrudan yabancı yatırımlar kendi anavatanlarında elde etmedikleri imtiyazları bile yabancı fakir ülkelerde kazanabilmekte ve hepsinden önemlisi tüm düzenek gelişmiş ülkelerin jeopolitik hedeflerine paralel düştüğü sürece ayakta kalabilmektedir. Aksi durumda ise bütün ilişki çok hızlı bir şekilde kesilmektedir. Bunun en bariz örneği Asya krizidir. Bu krizde hem Avrupa birliği şekillenirken Asyada kapital birikmesi engellendi hemde Asyanın uluslararası ticaretteki modunun mukayeseli bir avanataja (ticaret ve kur balansı) dönüşmeye başladığı anda bunun önüne geçilmiş oldu.

Kimin kime neyi, nasıl, ne kadar ve kaça satacağına sistemik bir ağ içinde karar veren bu uluslararası ticaret örgütleri, kapitalizmin sınırsız büyüme tabiatının elbette doğal bir sonucudur. Kapitalist sistemde yayılmayı icbar eden en önemli saik ise maliyet ve karlılık oranlarında yaşanan düşüştür. Marx’ın kısmen Smith’den miras alıp geliştirdiği kar oranlarının kapitalist büyüme içinde düşüşü teorisi (the falling rates of profit) modern zamanlarda kapitalist ekonomilerin ve devletlerin doğrudan yabancı yatırım argümanıyla aşmaya çalıştığı bir sorun halini aldı. Öyle ki yerel piyasalardaki maliyet yükselişi, iş gücünün standard minimumun altına çekilemeyen sınıra dayanmasıyla 15.yy sonrası sömürgecilikte olduğu gibi modern formda ucuz iş gücü ve ham madde bulmak uzere belli bir nizam içinde kendisine bakir ülkeleri hedef secti. Bu ülkelerle yapacağı ticarette, güçsüz ve ucuz maliyete sahip ülkelerin ideal ‘serbest’ formdaki ticareti bir süre sonra güçlünün ve zenginin aleyhine (yerel piyasasının ölmesine) sebebiyet vereceğinden, finans küreselleşmesine parelel olarak kontrolü sağlayacak düzenlemeleri yapacak kurumlar mübadeleye katılacak tüm taraflara kabul ettirilmiş oldu. Bu kabulün şartları ayrı bir yazının konusu olmakla beraber, kısaca değinecek olursak: Dünya Ticaret Örgütü’nün en temel vazifesi merkezin çevre ve harici ülkelerdeki yatırımlarının güvence altına alınması için tüm sistemin candamarı olan ‘kapitalin’ istediği zaman bulunduğu ülkeyi terkedecek sürekli vizeli bir pasapotunun korunma altına alınmasıdır. Buna karşılık olarak gelişmekte olan ülkelere, kur paritesinden dolayı nihayetinde fazlaca bir mukayeseli avantaj sağlamayacak, satın alma gücünü ciddi anlamda yükseltecek kadar etki oluşturmayacak, (genelde) stratejik olmayan ürünleri merkeze taşımalarına –kota yönetimleri altında- müsaade edilmesidir.

Uluslararası serbest ticaretin ‘serbestlik’ ayağı bu denli küresel bir ağın içinde işlerken, ‘ticaret’ ayağıda tamamen jeostratejik politikalar ve güç dengeleri ekseninde çalışmaktadır. Uluslararası ticaret nosyonu, neoklasik iktisatın nerdeyse baştan aşağı Ricardo’ya atfettiği teorik arkaplana yaslanmaktadır. Ricardo, uluslararası ticaret teorisini tartışırken İngiltere ve Portekiz örneğini verir. Zengin olan, daha doğrusu üretim maliyetinin yüksek oldugu ülke Ingiltere, düşük olduğu ülke ise Portekizdir. Ricardo bu düzeneği mukayeseli avantaj olarak isimlendirmekte ve iki ülke arasındaki ticarette uzun vadede Portekizin avantajlı çıkmaya başlayacagını iddia etmektedir. İngiltere’den Portekize finans akışı sağlanacak, bu finans diger (Portekizin Ingiltereye sattığı avantajlı ürünlerin dısındaki) malların da üretimine sebeb olacaktır. İngiltere ise kendi piyasasında pahalıya malettiği ürünleri daha ucuza almış olur, bir süre sonra Ingiltere dış ticaret açığı verir ve bunu kapatmak için ödeme (altın) yapar, uzun vadede ticaret ve ödemeler dengesi sağlanmış ve her iki tarafta karlı çıkmış olur. Ricardo, bütün bu düzeneği ‘altın’ın temel kur olduğu sistemde düşünmüştür. Bugünkü neoklasik öğreti ve oluşturduğu DTO, IMF ve DB (Dünya Bankası) gibi kurumlar ise Ricardo’nun öğretisiyle kıyaslanmayacak girdilerle oluşturulmuştur. Neoklasik okul, sıfır işsizlik varsayımıyla başladığı teorik yolculuğunu, Ricardo’da hiç olmayan kur paritesi dengesini ve rölatif fiyatların yine rölatif gerçek maliyetlerce belirlendiğine dair temel yaklaşımı gözardı ederek bitirmiştir. Varılan son nokta ise, dolar paritesinin 1$=1600000TL olduğu, işsizlik oranının birinde 25-35%’lerde seyrettiği diğerinde 5-7%’lerde dolaştığı iki ülkenin uluslararası serbest ticaret yaptığı ve bundan düşük maliyetli olanın kazançlı çıktığı, çıkacağı iddasıdır.

Neoklasik iddanın iflasının belkide en güzel örneği genelde NAFTA fiyaskosu, özelde ise İngiltere-Portekiz ilişkisini andıran Amerika-Meksika arasındaki ‘uluslararası serbest ticaret’ dir. Amerika’nın meksika ile NAFTA öncesi ticaretinde 1.3 milyar dolar fazlası bulunuyordu, bugün bu rakam, IMF yapısal düzenleme programlarının birbiri ardına iflas edişi sonucu kur dengelerindeki anormal dengesizlikten dolayı 25 milyar dolar civarında dış ticaret açığına dönüştü. Meksika ise bu süreçte, 1960’lardan 1970’lere GSMH’si %3.5-4 civarında yükselirken ikibinli yıllara iflasın eşiğine gelmiş bir ülke olarak ve ülkenin başına eski Meksika Coca Cola distribütorünün genel müdürü Fox’u başkan seçerek girdi. Oysa Meksikanın Amerika ile olan ticareti elbette ciddi boyutlarda artmıştı, hatta Meksika bugün ABD’nin sebze-meyve ihtiyacının ciddi bir kısmını karşılamakta, Laredo serbest ticaret bölgesinde bir çok tekstil markasının üretimini yapmaktadır. Ama son tahlilde Peso’nun dolar karşısındaki trajik dengesizliği ve IMF ile DB’ye olan borçların faizlerinin ihracat karını da süpürmesinden dolayı ne dış-ticaret ne de ödemeler dengesini yakalayamamaktadır.O halde sorulması gereken soru; eğer neoklasik uluslararası ticaret teorisi Amerika ile Meksika arasında gerçekleşmeyecekse, dünyanın başka neresinde basarılı olma ihtimali vardır. ABD ile Meksika, aynı kıtada birbirine komşu olan ve başka hiç bir yerde örneği olmayan merkez hegemonik güç ile ayakta kalmaya çalışan çevre ülkenin aynı sınırları paylaştığı ideal bir örnektir. Baska bir deyişle Meksika içinde rölatif maliyetler borç ödemeleri, enflasyon ve devalüason ile yükselmesine rağmen, fiyatlar ve emek değeri ihracat yapmak ve varolan istihdamı kaybetmemek uğruna yükselememektedir; Bunun sonucuında, Meksikanın, hacmi ne kadar büyük olursa olsun yaptığı uluslararası ticaret son tahlilde ülkeyi içinden cıkılmaz krizlere, bunların kronikleşmesine ve küresel şirketlerin finans sömürgeciliğine kurban gitmesine sebebiyet vermektedir.

Türkiye de diğer çevre ülkelerinden farklı olmayan benzer bir kaderi paylaştı. 1980’lerde başlayan küresel finans sistemine entegrasyon süreci, 80’lerin sonunda 1 milyar dolar civarında ‘doğrudan yabancı yatırım’ çekti ve 1990 sonrası artmaya devam etti. Meksika’ya benzer bir şekilde kur dengelerindeki iflasla birlikte 1994 devaluasyon krizi ve ardından sonu gelmez kronik krizler içine girildi. Bu krizlerin oluşumu salt istikrarsızlıktan değil ‘doğrudan yabancı yatırımının’ ve küresel finans akışının tabiatından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik avantajı ve merkezin Türkiye üzerinden bölgedeki jeopolitik hedefleri parelel düştüğünden dolayı tamamen iflasına belki izin verilmedi ama, bugün 200 milyar doların üstünde borcuyla ayakta kalmaya çalışan bir ülke olmaktanda kurtulamadı.

Doğrudan yabancı yatırımın ise ne kadar ortalama çalışana ulaştiği ayrı bir sorun. Doğrudan yabancı yatırım diye bildiğimiz fenomen, Türkiyede- tıpkı diğer kalkınmakta olan ülkelerde olduğu gibi- oligarşiyi oluşturan ve sayıları 10’u bulmayan oligopollerin elinde birikmiş durumda. Bütün bunların üstüne DTO ile sağlanan ürün ve yayım hakları yasalarıyla en basit, en sıradan ürünlerin bile yerli olarak üretilmediği, üretilmesine destek verilmediği, ülkenin bütün birikiminin yabancı sermaye ve küresel finans örgütlerine temsil edildiği bir ‘uluslararası serbest ticaret’ macerası yaşadı. Küreselleşmenin ve finans liberalizasyonun en ateşli savunucularından olan ABD think-tank The Heritage Foundation ile Wall Street Journal’in ortaklaşa hazırladıkları 2002 yılı küreselleşme raporunda Türkiyenin 1980’lerde basladığı ekonomik entegrayon sürecinde, temel iktisat göstergelerine göre 1995 yılında dünya genelinde 31. sıradayken, 2002 için tahmini sıra 105 gözükmektedir. Bu rapor bizzat Bretton Woods sisteminin hayata geçmesinde çok önemli rol oynayan baş aktör kuruluşun raporu olması anlamında manidar.

Öncelikle yapılması gereken, her durumda ucuz maliyete sahip ülkenin –uzun vadede- zararlı çıkmasını sağlayan kur paritelerinin ve ülke içindeki satın alma gücünün makul bir seviyeye ulaşmasını sağlamaktır. Aksi takdirde Meksika örneğinde olduğu gibi, doğrudan yabancı yatırım ve uluslararası ticaret büyüyerek devam etse bile, rölatif maliyetlerin yükselmesine karşın, rölatif fiyatların yükselmemesinden dolayı (yada TL nin devalue edilmesi) varolan borçların ihracat gelirlerinden daha hızlı büyümesine yol açmaktadır. Bu ise kısır döngü kriz demektir. Sonuc olarak, kısaca teorik arka planını vermeye çalıştığımız uluslararası ticaret ve küresel finans ilişkilerinin neoklasik teorinin varsayımlarıyla hazırlanmış yapısının ‘ticaretten’ ziyade son tahlilde ‘emperyalizm’ moduna girdiği inkar edilmez bir gerçektir. Bu duruma en güzel örnek Amerikanın bu sene içinde her tarafta küreselleşme ve ticari bariyerlerin kaldırılması politikaları güderken kendisinin çeliğe 35% tarife uygulama kararı almasıdır. Bu çok bariz bir şekilde DTO kurallarını ihlaldir. Avrupa da bu gümrük duvarına karşı, ABD’den özellikle cumhuriyetçi eyaletlerden gelen beş ayrı ürüne gümrük duvarlarını yükseltti. Ne Dünya Ticaret Örgütünün adeta jandarmalık yaptığı ve bütün ticari bariyerlerin kaldırıldığı ne de bütün sınırların kapatıldığı bir yapılanma bugünkü yaralara merhem olmayacaktır. Yapılması gereken kur dengelerinden dolayı zarar edilmeyecek bir ticareti desteklerken, ülke içinde reel zenginliği artıracak üretime destek vermektir. Aksi takdirde bu yaz Üsküdarda gördüğümüz New York elmalarını Migros’ta görmeye devam ederiz.

tozhan@hotmail.com

Kaynak: YARIN Dergisi, Ocak 2003

Bu makale toplam 2431 defa okunmuştur.

 

Döviz fiyatları güncelleniyor
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi