| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Sahibinin sesi korosu ve sesin sahipleriKüreselleşme konusunda olduğu gibi demokrasi (ve insan hakları) konusunda da konuşmak zor. Zira bu kavramlar çift anlamla yüklü olduğundan, konuşmaya başlamadan önce, ne demek istediğinizi, kimden yana olduğunuzu oldukça net bir biçimde belirlemek zorundasınız. Demokrasi (ve insan hakları) hem insanlığın modern siyasal mücadelesindeki asla vazgeçilmeyecek bir kazanım hem de ABD İmparatorluğu'nun her türlü çıkarını gizlemek için kullandığı bir örtü. Bir zamanlar Lenin'in "özgürlük" konusunu ele alışına benzer bir durum var ortada. Özgürlük, tüm insanları ilgilendiren bir varoluşsal sfer iken, kavramın bu evrensel niteliğinden yararlanan tekelci burjuvazinin "ticaret özgürlüğü" adı altında nasıl emperyalist amaçlarını perdelemeye çalıştığını Lenin'in ağzından dinlemek lazım. Ama Lenin'in medyatik değeri sıfırın altında ve ona "sosyalist"im diyenler bile dönüp bakmıyor. "Ho Ho Hoşimin, bir iki üç daha fazla Vietnam" günleri geride kaldı. Meydanlarda olmasa bile medyada "I. Bush, II. Bush, bir iki üç daha fazla Irak" diye çağrılan günlerdeyiz. İşgal altındaki Irak'ta sözde seçimler yapıldıktan sonra, medyada bir "sahibinin
sesi" korosu, aynı nakaratı sürekli yinelemeye başladı: "Bush ve Neo-Conları
herkes budala olmakla itham ediyordu. Ama zaman onların haklılığını gösteriyor;
Irak'a ve giderek tüm Ortadoğu'da demokrasi dalgası yayılacak…" Bu koroya
son olarak, vakti zamanında "Tarihin Sonu" teorisiyle meğer Neo-Conların
değirmenine ilk suları taşıdığı yeni yeni belli olan Francis Fukuyama
da katıldı. Sonlarda söz almasına bakmayın, Fukuyama, aslında koronun yöneticilerindendir,
yani sesin sahipleri arasındadır. Biz de bu nedenle korodaki cılız seslerle
zaman kaybetmeyi bırakmalı, doğrudan doğruya sesin sahibiyle ilgilenmeliyiz.
Fukuyama'ya geleceğiz ama bu adamın kartvizitinde fütürolog da yazıyor ve bu nedenle düşünürümüz mevcut durumun gelecekle bağlantısının kurulması açısından daha bir ilgiyi hak ediyor. Bu nedenle "sahibinin sesi" korosunun bir başka yöneticisinin Samuel Huntington'un doğrudan doğruya demokrasi konusunda söyledikleriyle işe başlayacağız. Huntington, daha 1991'de yazdığı Üçüncü Dalga: Yirminci Yüzyılın Sonlarında Demokratlaşma kitabında ABD ve demokrasi arasındaki çıkar ilişkilerini açıkça söylüyor. 1991 itibariyle henüz demokratikleşme dalgasına katılmamış ülkelerde ABD'nin ve Amerikan yanlılarının nasıl politikalar izlemeleri gerektiğini birer birer anlatıyor: "Şimdiki kitap, demokratlaşma üzerinde odaklaşmaktadır. Bunu, demokrasinin
kendi başına iyi bir şey olduğuna ve…birey hürriyeti, iç istikrar, uluslar arası
barış ve Amerika Birleşik Devletleri bakımından olumlu sonuçları bulunduğuna
inandığım için yazdım… Buraya kadar henüz ABD'nin maddi çıkarlarıyla dünya demokrasisi arasındaki
irtibat sezinlenmekle birlikte henüz net değil. Demokrasi havarimizin sözlerinden
dünyanın ABD'e siyasal yönden benzemesinin ABD'nin güvenliği için şart olduğu
gibi bir sonuç çıkıyor öncelikle. Demokrasi olduğunda, dünyanın kapılarının
ABD'e açılmasının sağlayacağı kazanç, demokrasi kisvesi altında teknomedyatik
gücü elinde bulunduranların çok daha kolay manipülasyon imkanına sahip olacakları
zımnen anlaşılıyor. Ama ağzını tutamıyor ki üstad! Kitap boyunca teker teker
tüm dünya coğrafyasındaki demokrasi ve ABD çıkarları açısından irdeledikten
sonra, bakın neler yumurtluyor: "Orta Amerika ve Karaibler'in dışında, Üçüncü Dünyada ABD'nin hayati
derecede önemli çıkarlara sahip olmaya devam ettiği başlıca bölge, İran Körfezi'dir.
Körfez Savaşı ve bu bölgeye 500.00'den fazla Amerikan askerinin gönderilmesi,
Kuveyt ve Suudi Arabistan'da demokrasiye yönelme taleplerini tahrik etmiş ve
Irak'ta Saddam Hüseyin rejiminin meşruluğunu ortadan kaldırmıştır. Körfezdeki
geniş çapta Amerikan askeri konuşlandırmaları, sürekli olduğu takdirde, demokratlaşma
olmasa bile liberalleşme yönünde güçlü bir dış dürtü oluşturacaktır; Çok muhtemeldir
ki, bu konuşlandırmalar, ancak demokrasi yönünde bir hareket gerçekleştiği takdirde,
sürekli kılınabilir. Olay, bu kadar basit ve net! Anlaşıldı, anlaşılmakla kalınmayıp bundan sonra
olayların nasıl seyredeceği de kabataslak belli oldu değil mi efendim? Sığ İmparatorluğun sığ düşünürü: Fukuyama Fukuyama, 7 Mart 2005 tarihli Financial Times da "Bush ikinci dönem
yemin töreninde yaptığı konuşmada, Wilson'vari bir ruh haliyle şunu vurguluyordu:
Amerika'nın 'nihai hedefi dünyamızda tiranlığı sona erdirmekti' ve dış politika
da kaçınılmaz olarak ülke dışındaki demokrasiyi desteklemek yönünde biçimlendiriliyordu.
Zira ülke içindeki demokrasinin bekası buna bağlıydı" diye yazdı. Yazısının
sonunda "Irak savaşının gidişatı yeni muhafazakarları zor durumda bıraktı.
Ancak Ortadoğu'da siyasi reform rüzgarı eserse, son gülen yeni muhafazakarlar
olur" diyen Fukuyama, aynı yazının sonunda hızını alamayıp ABD hükümetinin
muhaliflerine ve bu arada tüm dünyaya şu öneride bulunuyordu: "Başkanı
Irak savaşı konusunda eleştirenler, Amerika'nın dünyadan el ayak çekmesi ve
statükoyu desteklemesini (başkan bunu yapmamayı tercih etmiştir) talep eden
bir hissiyata sürüklenmemeli. Tam tersine, başkanı elini taşın altına sokmak
konusunda teşvik etmeli ve ona şunu sormalı: Eğer Irak'ı kurtarmak bu kadar
kana ve paraya değdiyse, o zaman niye söz gelimi Darfur'da buna değmesin?" Bu dar kafalı teorisyenin demokrasi ve insan haklarını ithali mümkün olgular
olarak görmesi, bugüne kadar demokrasi konusunda tüm söylenen ağır başlı değerlendirmelerle
çelişmektedir. Ya da bu aklı evvelin demokrasi ve insan hakları kisvesi altında
buyurduklarının bizim bu konulardaki bildiklerimizle bir alakası olmaması gerekir.
Gerçekten de demokrasi ve insan hakları konusunda akıl yürüten ve hatta küreselleşme
ile birlikte bu sorunların da dünya ölçeğinde ele alınması gerektiğini açıkça
söyleyen hakiki düşünürlerle Fukuyama arasında hiçbir irtibat yoktur.
Hakiki düşünürlerin savunduğu demokrasi ile Huntigton ve Fukuyama'nın savunduğu
arasındaki farkların felsefi tartışması üzerinde burada uzun uzadıya durmayacağız.
Huntington ve Fukuyama'nın savunduğu demokrasinin gerçek demokrasiyle görüntü
benzerliği dışında bir ilişkisi bulunmamaktadır. Onların sahte demokrasilerine
ve insan hakları söylemlerine karşı çıkışımız demokrasinin ve insan haklarının
kendilerine karşı çıkıyormuşuz gibi anlaşılmamalıdır. Aslında Fukuyama'nın kendisi de bir yandan demokrasi ve insan hakları örtüsünü
kullanmaktan asla vazgeçmemekle birlikte bu irtibatsızlığın farkında. O, artık
günümüzde, geçmişin hiçbir epizodunun örnek alınıp dersler çıkarılamayacağı,
yepyeni bir insanlık manzarası bulunduğu kanaatinde. Eskinin "tarihsel"
kavramlarının da tarih bittikten sonra bir anlamı olmayacağını veya içerik değişimleri
geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Ona göre tarihin sonunu getiren ve yepyeni
bir dönemi başlatan Amerikan liberalizmi, dünyayı da kendi isterlerine göre
düzenleme ve kendi rejimini tüm dünyaya yayma hakkına sahip. Yani o da Huntington
üstadı gibi dünyanın tamamının ne pahasına olursa olsun Amerikan'ın denetlediği
bir demokratik rejimler ağına dönüşmesini istiyor. Ona göre "ithal"
ya da "emperyalist" diye niteleyebileceğimiz böyle bir "vesayetçi
demokrasi" yalnız mümkün değil fakat aynı zamanda şart. Fukuyama'nın "ithal demokrasi"ye inancını anlayabilmek için kafasında
aslında nasıl bir insan ve gelecek anlayışı olduğunu görebilmek gerekir. Böyle
bir fırsata sahibiz. Onun İnsan Ötesi Geleceğimiz: Biyoteknoloji Yüzyılının
Sonuçları adlı son kitabı, bu konuları içermektedir. Biz bu kitapla ilgili
Eylül 2004 sayısında (Sema Gülen ile birlikte) Virgül dergisinde "Yalnızca
bilmeyenler konuşuyor, sorun bu!" başlığıyla bir yazı yayınladık. Bu
kitaptaki insan ve gelecek tasavvurları iyice ortaya serildiğinde, Fukuyama'nın
"ithal demokrasi" konusundaki desteksiz atışının nedenleri daha berrak
biçimde görüleceğinden şimdi bu yazının kısaltılmış bir versiyonunu yeniden
yayınlıyoruz. "Yalnızca bilmeyenler konuşuyor, sorun bu!" "Fukuyama'nın ABD egemenliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'nin
entelektüel kadastrosunun tayin edici akıllarından en önde geleni olduğu hakkında
bir fikir birliği sağlanmış durumda. Yalnızca bu neden bile onun söylediklerine
kulak kesilmek için yeterli ama Fukuyama'nın yeni kitabı doğrudan doğruya tüm
insanlığı ilgilendiren, hiçbir aydının kayıtsız kalamayacağı konularla da ilgili.
Fukuyama, Richard Rorty gibi liberal ironisistlerin oldukça eleştirel yaklaştıkları
"insan doğası"nın yanında yer alıyor; günümüz biyoteknolojisinin yarattığı
en önemli tehdidin, insan doğasını değiştirebilme ve böylelikle bizi "insan
sonrası" bir tarihsel döneme taşıyabilme olanağı olduğunu savunuyor. İnsan
doğasının politik rejimleri biçimlendirdiğini, bundan dolayı bizi yeniden biçimlendirici
potansiyellere sahip bir teknolojinin, yeni politik sonuçlara yol açacağını
söylüyor. Günümüzde genetik ayrımcılık, genetik bilgilerin mahremiyeti, İnsan
Genom Projesinin (HUGO) tamamlanmasının ortaya koyduğu birçok sorun var. Ancak
Fukuyama, "İnsan Ötesi Geleceğimiz"de bu soruların hiçbirine odaklanmıyor;
biyoteknoloji yanlılarının tüm iddia ve tezlerini sanki mümkün ve hatta kanıtlanmış
gibi görüyor. Biyoteknoloji yeni bir insan yaratmış ve biyoteknolojiyi elinde
tutanların istedikleri canlı ve insan tipini üretebilmeleri her an için mümkünmüş
gibi onun ardından ne olacakları tartışmaya girişiyor. Konuyu böyle ele aldığı
için de sorunların yalnızca etik değil fakat aynı zamanda politik sorunlar olduğunu
vurguluyor. Eski Yunan'dan beri, insanlar doğanın mı, yoksa yetiştirme tarzının mı insan
davranışı üzerinde etkili olduğunu tartışıp durdular. Ama Fukuyama'ya göre "tarih"
gibi artık bu tartışmanın da sonuna gelindi. Üstad, geleceğin, genlerden davranışa
giden moleküler ve sinirsel yollar hakkında neredeyse kuşku götürmeyecek kadar
kesin ampirik bilgi sunabileceğine inanıyor. Davranış genetiğinin üzerinde çalıştığı,
çok tartışmalı ve bilim dünyasında kıyametlerin koptuğu kalıtsallıkla zeka arasındaki
bağ, suça yönelik davranışı biyolojiyle temellendirme çabası, genler ve eşcinsellik
arasındaki ilişki konuları, Fukuyama tarafından davranış genetikçilerinin iddiaları
doğrultusunda kanıtlanmış gibi sunuluyor. Büyük bir teorisyen (!) olarak Fukuyama,
elbette eleştirel görüşlerden de haberdar olduğunu ima etmekten geri kalmıyor.
Bununla birlikte, "geçmişin kötü biliminin kötü amaçlarla kullanılmış olması,
bizi iyi bilimin gelecekte yalnızca bizim iyi olarak nitelendirdiğimiz amaçlara
hizmet etmesi olasılığına karşı korunaklı hale getirmez" demekten kendini
alamıyor. Ona göre zeka, saldırganlık, cinsel kimlik, suça eğilim, alkol bağımlılığı
gibi özellikler ile genler arasında somut moleküler bağlantılar keşfedildikçe,
insanlar bu bilgiyi toplumsal amaçlarla kullanabileceklerini fark edeceklerdir.
İnsan duygu ve davranışlarını etkileyen ilaçların yaygın kullanımı insan doğasını
ne ölçüde değiştirebilir? Psikotropik ilaçların yükselişi, beyin kimyası ve
onu yönlendirme olanağına ilişkin bilgiler önemli politik sonuçlara yol açacak
şekilde davranışı denetleyebilir mi? Fukuyama, haklı olarak bu ilaçların politik
duyguların en başta gelenlerini, özsaygı duygularını etkilediği söyleyerek,
analizini bu çerçevede yapıyor: Özsaygı, bu aralar pek revaçta olan ve Amerikalılara
sürekli daha fazla gereksinimleri olduğu söylenen bir kavram. Bu kavram insan
psikolojisinin kritik bir yönüyle, takdir ve onay arzusuyla ilgilidir. Ekonomist
Robert Frank, ekonomik çıkar olarak gördüğümüz şeylerin çoğunun, aslında statünün
tanınması beklentisi olduğunu işaret eder. Hegel, tarih sürecinin temel olarak
tanınma savaşından kaynaklandığına inanıyordu. Eğer insanların beyinlerinde
biraz daha fazla serotonin bulunmuş olsaydı, acaba insanlık tarihindeki bütün
o savaşımlardan kaçınılmış mı olacaktı? O zaman tarih nasıl gelişirdi? Sorularını
soruyor Fukuyama. Prozac ve Ritalin psikotropik ilaçlar sayesinde, günümüz toplumunda
büyük genetik mühendislik başarılarını beklemeye gerek olmadan, politik açıdan
doğru sayılan kendinden hoşnut ve toplumsal olarak uyumlu bir tür ortalama androjen
kişiliğin yaratılabileceğine inanıyor. Fukuyama'ya göre, çağdaş biyoteknolojinin politikayı etkileme yollarından birisi
de, yaşam süresinin uzatılması ve bunun sonucunda ortaya çıkacak demografik
ve toplumsal değişikliklerdir. Biyoteknolojinin, gerontoloji alanındaki vaatlerinin
yarısı gerçeğe dönüşse bile, gelişmiş ülkelerin nüfuslarının yarısının emeklilik
yaşına varmış ya da daha yaşlı olacağını söylüyor Fukuyama. İnsan ömrünün uzadığı
bir kehanet değil, hatta bir başka Amerikalı akıl Lester Thurow, "Kapitalizmin
Geleceği" adlı kitabının çatısını insan ömrünün uzaması gerçeğine göre
oluşturur. Ancak insan ömrünün uzaması ile, biyoteknoloji arasındaki ilişkiyi
abartma noktasında da Fukuyama'nın cahil cesareti sınır tanımamaktadır. Fukayama
için insan ömrünün uzamasının uluslar arası ilişkiler açısından anlamı, iki
kuşak sonra Birinci ve Üçüncü Dünya ülkelerini ayıran çizginin, yalnızca gelir
ve kültüre göre değil yaşa bağlı olarak da çizileceği noktasındadır. O zaman
da dünya, politikası ileri yaştaki kadınlar tarafından belirlenen Kuzey ile
Friedman'ın adlandırdığı şekliyle süper güçlendirilmiş öfkeli genç erkekler
tarafından yönlendirilen Güney olmak üzere ikiye bölünebilir mi? diye yine fantastik
bir soru sorar. Fukuyama, genetik mühendisliğini, geleceğe giden yol ve biyoteknolojinin gelişiminde
son aşama olarak tanımlıyor. Gen teknolojisindeki gelişmelerin tarıma uygulanmaya
başlaması "Yeşil Devrim" olarak adlandırılmış ve açlığa çözüm olarak
sunulmuştu. Bu alandaki ilerlemenin bir sonraki aşaması hiç kuşkusuz bu teknolojinin
insanlar üzerinde uygulanması olacak. Fukuyama'nın genetiğe olan imanı bu noktada
durmaz; modern genetik teknolojinin elde edeceği en büyük ödül "tasarım
harikası bebekler" olacaktır diyecek kadar ileri gider. Ancak insanların
genetik olarak bu şekilde değiştirilebilmelerinden önce bazı zorlu engellerin
aşılması gerekmektedir. Bunların ilki, sorunun çapraşıklığı ile ikinci büyük
engel ise insanlar üzerinde deney yapmanın ahlaki boyutuyla ilgilidir. Fukuyama'nın genetiğe olan imanı, hiç tereddüt göstermez. Kafasını en çok da
"insan doğasının değişimi"ne takmıştır, sözü dönüp dolaştırıp
hep oraya getirir. Genetik mühendisliğinin öngörülerinin gerçekleşmeme ihtimalini
bir türlü içine sindiremez, insan türünün değişiminin biraz gecikmeli de olsa
eninde sonunda gerçekleşeceğine ve türü bir bütün olarak etkileyecek nitelikte
genetik mühendisliği elli hatta yüzyıl sonra gerçekleşecek olsa bile, gelecekte
biyoteknolojide yaşanacak bütün gelişmelerin en önemlisi olacağına inanır. Kendisini
insan doğasının değişeceği o büyük güne (!) hazırlar. Çünkü insan türüyle birlikte,
tarih de bitecek, yeni bir döngü başlayacaktır. İşte Fukuyama, adalet ve ahlak
kavramlarının da kaçınılmaz biçimde değişime uğrayacağı bu yeni dönemin ilk
ve büyük teorisyenidir; içten içe kendisine yakıştırdığı misyon budur. Fukuyama, geleceğe yönelik olası yolları böylece aydınlattıktan (!) sonra,
bizim son endişelerimizi de ortadan kaldırmak için şu soruyu soruyor: Neden
kaygılanmalıyız? Öjenik hareketin hayali bir kez daha mı yükselmektedir?
Öjeni terimini ilk kez Charles Darwin'in yeğeni Francis Galton ortaya atmıştı.
Öjeni, seçilmiş bir kalıtımsal niteliği geliştirmek için insanların bilinçli
biçimde istenen türde nesiller üretmek üzere yetiştirilmesidir. On dokuzuncu
yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında devlet destekli öjeni programları
yaygın destek bulmuştu. Matt Ridley'e göre, geçmişteki öjeni yasalarıyla ilgili
en önemli sorun devlet destekli olmalarıydı. Ridley gibi Fukuyama da "bireylerin
kendi özgür iradeleriyle peşinden gittikleri öjeni ise buna benzer bir etkiye
yol açmaz" fikrindedir. Böylece alışıldığı gibi dehşet duygularını uyandırmayan
daha yumuşak, daha sevecen bir öjeniye doğru gidiş başlayabilir. Fakat Ridley'den
farklı olarak Fukuyama, gereğinden fazla çağrışım içerdiğini düşündüğü "öjeni"
terimi yerine Darwin'in "seçilim" teriminin karşılığı olan "yetiştirme"
terimini kullanmayı öneriyor. Yetiştirme terimi, gelecekte genetik mühendisliğinin
çocuklarımıza hangi genlerimizi geçireceğimizi seçme şansı vererek insani özellikleri
ortadan kaldırma potansiyelini yansıtır. Ne de olsa "teorisyen" olan
üstadımız, liberal öjeninin kabalığını ve vahşetini gözümüze sokmama inceliğini
(!) bizlerden esirgemez. Kendisi de apaçık "bırakınız geçsinler"ci ilk takımdan olduğu halde,
Fukuyama bu tartışmada "orta yolcu" olduğunu söyler. Onu orta yolcu
kılan ise, bu sorunların çözümünde "devletin gücünü kullanmak" fikrini
savunmasıdır. Eğer bunun herhangi bir ulus devletin gücünün ötesinde olduğu
ortaya çıkarsa, uluslar arası zeminde yapılmalıdır. Peki, sınırı nereye koymalı?
Ama böyle bir "sınır" endişesini içeren soru, Fukuyama gibi sınır
tanımaz birsine sorulmamalıdır. Çünkü bu kadar pervasız görüşleri okuduktan
sonra, Fukuyama'ya "hadd"le ilgili bir şey sormak konusunda hevesimiz
kalmadı. Bir şey bilmeyenin haddini de bilmeyeceği, haddini bilmeyenin her şeyi
söyleyebileceği öylesine ayan beyan ki bu kitapta..." İnsana inanmayan demokrasiye inanır mı? Evet, Amerikancı ithal demokrasi ve insan hakları korosunun yöneticilerinden
birisi olan Fukuyama'nın demokrasi anlayışını şekillendiren insan ve gelecek
tasavvuru aynen böyle. Ortada bizim düşünce tarihinde bildiğimiz demokrasi ve
insan hakları anlayışından oldukça farklı, ancak tarih sona erdikten sonra (ki
teorisyenimize göre şimdiki zamanlar, tam da o zamanlardır) gündeme gelecek
yepyeni bir insan anlayışına dayalı bir demokrasi ve insan hakları anlayışı
var. Bu nedenle bunların ithali de pekala mümkündür. Biyoteknolojideki gelişmeler,
nasıl insanda genetik yoldan değişiklikleri mümkün kılıyorsa, tarih-sonrası
bu dönemde, tarihin kalıntılarını temizlemek için her türlü yolu denemek de
mümkün, yalnızca mümkün değil aynı zamanda mübahtır. Bugüne kadar Neo-Conlar hep saçma teolojik anlayışlarıyla gündeme geldi. Bununla
yetinmemeli, en azından Neo-Conların teolojileri kadar saçma olan insan ve gelecek
tasavvurlarının üreticisi Fukuyama gibileri de teşrih masasına yatırmalıyız. YARIN Dergisi, Nisan-2005 Bu makale 1,563 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |