Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Prof.Dr.Erol Göka
Prof.Dr.Erol Göka
Neo-Con'ların ve Fukuyama'nın Son'u
Prof.Dr.Erol Göka
Neo-Conların teolojileri kadar saçma olan insan ve gelecek tasavvurlarının üreticisi Fukuyama gibileri de teşrih masasına yatırmalıyız.

Neo-Con'ların ve Fukuyama'nın Son'u Sahibinin sesi korosu ve sesin sahipleri
Küreselleşme konusunda olduğu gibi demokrasi (ve insan hakları) konusunda da konuşmak zor. Zira bu kavramlar çift anlamla yüklü olduğundan, konuşmaya başlamadan önce, ne demek istediğinizi, kimden yana olduğunuzu oldukça net bir biçimde belirlemek zorundasınız. Demokrasi (ve insan hakları) hem insanlığın modern siyasal mücadelesindeki asla vazgeçilmeyecek bir kazanım hem de ABD İmparatorluğu'nun her türlü çıkarını gizlemek için kullandığı bir örtü. Bir zamanlar Lenin'in "özgürlük" konusunu ele alışına benzer bir durum var ortada. Özgürlük, tüm insanları ilgilendiren bir varoluşsal sfer iken, kavramın bu evrensel niteliğinden yararlanan tekelci burjuvazinin "ticaret özgürlüğü" adı altında nasıl emperyalist amaçlarını perdelemeye çalıştığını Lenin'in ağzından dinlemek lazım. Ama Lenin'in medyatik değeri sıfırın altında ve ona "sosyalist"im diyenler bile dönüp bakmıyor. "Ho Ho Hoşimin, bir iki üç daha fazla Vietnam" günleri geride kaldı. Meydanlarda olmasa bile medyada "I. Bush, II. Bush, bir iki üç daha fazla Irak" diye çağrılan günlerdeyiz.

İşgal altındaki Irak'ta sözde seçimler yapıldıktan sonra, medyada bir "sahibinin sesi" korosu, aynı nakaratı sürekli yinelemeye başladı: "Bush ve Neo-Conları herkes budala olmakla itham ediyordu. Ama zaman onların haklılığını gösteriyor; Irak'a ve giderek tüm Ortadoğu'da demokrasi dalgası yayılacak…" Bu koroya son olarak, vakti zamanında "Tarihin Sonu" teorisiyle meğer Neo-Conların değirmenine ilk suları taşıdığı yeni yeni belli olan Francis Fukuyama da katıldı. Sonlarda söz almasına bakmayın, Fukuyama, aslında koronun yöneticilerindendir, yani sesin sahipleri arasındadır. Biz de bu nedenle korodaki cılız seslerle zaman kaybetmeyi bırakmalı, doğrudan doğruya sesin sahibiyle ilgilenmeliyiz.

Fukuyama'ya geleceğiz ama bu adamın kartvizitinde fütürolog da yazıyor ve bu nedenle düşünürümüz mevcut durumun gelecekle bağlantısının kurulması açısından daha bir ilgiyi hak ediyor. Bu nedenle "sahibinin sesi" korosunun bir başka yöneticisinin Samuel Huntington'un doğrudan doğruya demokrasi konusunda söyledikleriyle işe başlayacağız. Huntington, daha 1991'de yazdığı Üçüncü Dalga: Yirminci Yüzyılın Sonlarında Demokratlaşma kitabında ABD ve demokrasi arasındaki çıkar ilişkilerini açıkça söylüyor. 1991 itibariyle henüz demokratikleşme dalgasına katılmamış ülkelerde ABD'nin ve Amerikan yanlılarının nasıl politikalar izlemeleri gerektiğini birer birer anlatıyor:

"Şimdiki kitap, demokratlaşma üzerinde odaklaşmaktadır. Bunu, demokrasinin kendi başına iyi bir şey olduğuna ve…birey hürriyeti, iç istikrar, uluslar arası barış ve Amerika Birleşik Devletleri bakımından olumlu sonuçları bulunduğuna inandığım için yazdım…
Yirminci Yüzyılın sonunda dünya, tek bir ev değildir ama, gitgide daha sıkı şekilde bütünleşmektedir. Karşılıklı bağımlılık, çağımızın eğilimidir. Gitgide karşılıklı bağımlılaşan bir dünya, nasıl yarı demokratik, yarı otoriter olarak devam edebilir?...
Dünyada demokrasinin geleceği, Amerikalılar açısından özel önem taşır. ABD, modern dünyada birinci demokratik ülkedir, ve bir millet olarak kimliği onun liberal ve demokratik değerlere bağlılığından ayrılamaz. Diğer milletler, siyasal sistemlerini kökten değiştirebilir ve millet olarak varlıklarını sürdürebilirler. ABD'nin böyle bir seçeneği yoktur. Bu nedenle, demokrasi için elverişli bir küresel ortamın gelişmesinde Amerikalıların özel bir menfaati vardır. Dolayısıyla, hürriyet, istikrar, barış ve ABD'nin gelecekleri, bir ölçüde demokrasinin geleceğine bağlıdır."

Buraya kadar henüz ABD'nin maddi çıkarlarıyla dünya demokrasisi arasındaki irtibat sezinlenmekle birlikte henüz net değil. Demokrasi havarimizin sözlerinden dünyanın ABD'e siyasal yönden benzemesinin ABD'nin güvenliği için şart olduğu gibi bir sonuç çıkıyor öncelikle. Demokrasi olduğunda, dünyanın kapılarının ABD'e açılmasının sağlayacağı kazanç, demokrasi kisvesi altında teknomedyatik gücü elinde bulunduranların çok daha kolay manipülasyon imkanına sahip olacakları zımnen anlaşılıyor. Ama ağzını tutamıyor ki üstad! Kitap boyunca teker teker tüm dünya coğrafyasındaki demokrasi ve ABD çıkarları açısından irdeledikten sonra, bakın neler yumurtluyor:

"Orta Amerika ve Karaibler'in dışında, Üçüncü Dünyada ABD'nin hayati derecede önemli çıkarlara sahip olmaya devam ettiği başlıca bölge, İran Körfezi'dir. Körfez Savaşı ve bu bölgeye 500.00'den fazla Amerikan askerinin gönderilmesi, Kuveyt ve Suudi Arabistan'da demokrasiye yönelme taleplerini tahrik etmiş ve Irak'ta Saddam Hüseyin rejiminin meşruluğunu ortadan kaldırmıştır. Körfezdeki geniş çapta Amerikan askeri konuşlandırmaları, sürekli olduğu takdirde, demokratlaşma olmasa bile liberalleşme yönünde güçlü bir dış dürtü oluşturacaktır; Çok muhtemeldir ki, bu konuşlandırmalar, ancak demokrasi yönünde bir hareket gerçekleştiği takdirde, sürekli kılınabilir.
ABD'nin demokratlaşma açısından taşıdığı önem, sadece Amerikan gücünün bilinçli ve doğrudan doğruya kullanılışından ibaret değildir. 1980'de bütün dünyada demokrasi hareketleri, Amerikan örneğinden esinlenmişler ve ödünç almışlardır."

Olay, bu kadar basit ve net! Anlaşıldı, anlaşılmakla kalınmayıp bundan sonra olayların nasıl seyredeceği de kabataslak belli oldu değil mi efendim?
ABD'nin derin aklı (Bizim Ahmet Özcan gibi kimileri, ABD'de bir de bunun tam tersine, devletin sermaye lehine güçsüzleşmesini ve dünyada kaosu savunan bir de finans kapital gücü olduğunu ve hatta dünyadaki temel çelişkinin bu ikisi arasında bulunduğunu savunuyor. Hiç birimiz bu görüşü es geçemeyiz. ABD devleti ile uluslar arası finans kapital gücü arasındaki çelişki, akademik literatürde demokrasi-liberalizm çelişkisi olarak da okunabilir. Yazının bundan sonrası bu tür saptamaları da hesaba kattığımız bilinerek okunmalıdır.), tüm dünyayı kendi federal demokrasisine benzetecek, çıkarlarından asla taviz vermeyen, güç kullanmaktan çekinmeyen bir dünyayı olabilecek en iyi dünya olarak görüyor. Huntington'un bu kitabı, bundan sonra yazdığı Medeniyetler Çatışması'nın ilk adımıdır ve buradaki öneriler, Amerikan politikalarını yönlendirmeye devam ediyor.
Demokrasi havariliğinin jeopolitiğine böyle kısaca değindikten sonra, şimdi politikaların arkasındaki insan ve gelecek tasavvurlarının teorisyeni biricik Fukuyama'mıza gelebiliriz. O zaman daha iyi görebiliriz, Amerikan aklının ne kadar gerçekten bireyden, özgürlüklerden, gerçek demokrasiden ve insan haklarından yana olduğunu…

Sığ İmparatorluğun sığ düşünürü: Fukuyama

Fukuyama, 7 Mart 2005 tarihli Financial Times da "Bush ikinci dönem yemin töreninde yaptığı konuşmada, Wilson'vari bir ruh haliyle şunu vurguluyordu: Amerika'nın 'nihai hedefi dünyamızda tiranlığı sona erdirmekti' ve dış politika da kaçınılmaz olarak ülke dışındaki demokrasiyi desteklemek yönünde biçimlendiriliyordu. Zira ülke içindeki demokrasinin bekası buna bağlıydı" diye yazdı. Yazısının sonunda "Irak savaşının gidişatı yeni muhafazakarları zor durumda bıraktı. Ancak Ortadoğu'da siyasi reform rüzgarı eserse, son gülen yeni muhafazakarlar olur" diyen Fukuyama, aynı yazının sonunda hızını alamayıp ABD hükümetinin muhaliflerine ve bu arada tüm dünyaya şu öneride bulunuyordu: "Başkanı Irak savaşı konusunda eleştirenler, Amerika'nın dünyadan el ayak çekmesi ve statükoyu desteklemesini (başkan bunu yapmamayı tercih etmiştir) talep eden bir hissiyata sürüklenmemeli. Tam tersine, başkanı elini taşın altına sokmak konusunda teşvik etmeli ve ona şunu sormalı: Eğer Irak'ı kurtarmak bu kadar kana ve paraya değdiyse, o zaman niye söz gelimi Darfur'da buna değmesin?"

Bu dar kafalı teorisyenin demokrasi ve insan haklarını ithali mümkün olgular olarak görmesi, bugüne kadar demokrasi konusunda tüm söylenen ağır başlı değerlendirmelerle çelişmektedir. Ya da bu aklı evvelin demokrasi ve insan hakları kisvesi altında buyurduklarının bizim bu konulardaki bildiklerimizle bir alakası olmaması gerekir. Gerçekten de demokrasi ve insan hakları konusunda akıl yürüten ve hatta küreselleşme ile birlikte bu sorunların da dünya ölçeğinde ele alınması gerektiğini açıkça söyleyen hakiki düşünürlerle Fukuyama arasında hiçbir irtibat yoktur. Hakiki düşünürlerin savunduğu demokrasi ile Huntigton ve Fukuyama'nın savunduğu arasındaki farkların felsefi tartışması üzerinde burada uzun uzadıya durmayacağız. Huntington ve Fukuyama'nın savunduğu demokrasinin gerçek demokrasiyle görüntü benzerliği dışında bir ilişkisi bulunmamaktadır. Onların sahte demokrasilerine ve insan hakları söylemlerine karşı çıkışımız demokrasinin ve insan haklarının kendilerine karşı çıkıyormuşuz gibi anlaşılmamalıdır.

Aslında Fukuyama'nın kendisi de bir yandan demokrasi ve insan hakları örtüsünü kullanmaktan asla vazgeçmemekle birlikte bu irtibatsızlığın farkında. O, artık günümüzde, geçmişin hiçbir epizodunun örnek alınıp dersler çıkarılamayacağı, yepyeni bir insanlık manzarası bulunduğu kanaatinde. Eskinin "tarihsel" kavramlarının da tarih bittikten sonra bir anlamı olmayacağını veya içerik değişimleri geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Ona göre tarihin sonunu getiren ve yepyeni bir dönemi başlatan Amerikan liberalizmi, dünyayı da kendi isterlerine göre düzenleme ve kendi rejimini tüm dünyaya yayma hakkına sahip. Yani o da Huntington üstadı gibi dünyanın tamamının ne pahasına olursa olsun Amerikan'ın denetlediği bir demokratik rejimler ağına dönüşmesini istiyor. Ona göre "ithal" ya da "emperyalist" diye niteleyebileceğimiz böyle bir "vesayetçi demokrasi" yalnız mümkün değil fakat aynı zamanda şart.

Fukuyama'nın "ithal demokrasi"ye inancını anlayabilmek için kafasında aslında nasıl bir insan ve gelecek anlayışı olduğunu görebilmek gerekir. Böyle bir fırsata sahibiz. Onun İnsan Ötesi Geleceğimiz: Biyoteknoloji Yüzyılının Sonuçları adlı son kitabı, bu konuları içermektedir. Biz bu kitapla ilgili Eylül 2004 sayısında (Sema Gülen ile birlikte) Virgül dergisinde "Yalnızca bilmeyenler konuşuyor, sorun bu!" başlığıyla bir yazı yayınladık. Bu kitaptaki insan ve gelecek tasavvurları iyice ortaya serildiğinde, Fukuyama'nın "ithal demokrasi" konusundaki desteksiz atışının nedenleri daha berrak biçimde görüleceğinden şimdi bu yazının kısaltılmış bir versiyonunu yeniden yayınlıyoruz.

"Yalnızca bilmeyenler konuşuyor, sorun bu!"

"Fukuyama'nın ABD egemenliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'nin entelektüel kadastrosunun tayin edici akıllarından en önde geleni olduğu hakkında bir fikir birliği sağlanmış durumda. Yalnızca bu neden bile onun söylediklerine kulak kesilmek için yeterli ama Fukuyama'nın yeni kitabı doğrudan doğruya tüm insanlığı ilgilendiren, hiçbir aydının kayıtsız kalamayacağı konularla da ilgili.

Fukuyama, Richard Rorty gibi liberal ironisistlerin oldukça eleştirel yaklaştıkları "insan doğası"nın yanında yer alıyor; günümüz biyoteknolojisinin yarattığı en önemli tehdidin, insan doğasını değiştirebilme ve böylelikle bizi "insan sonrası" bir tarihsel döneme taşıyabilme olanağı olduğunu savunuyor. İnsan doğasının politik rejimleri biçimlendirdiğini, bundan dolayı bizi yeniden biçimlendirici potansiyellere sahip bir teknolojinin, yeni politik sonuçlara yol açacağını söylüyor. Günümüzde genetik ayrımcılık, genetik bilgilerin mahremiyeti, İnsan Genom Projesinin (HUGO) tamamlanmasının ortaya koyduğu birçok sorun var. Ancak Fukuyama, "İnsan Ötesi Geleceğimiz"de bu soruların hiçbirine odaklanmıyor; biyoteknoloji yanlılarının tüm iddia ve tezlerini sanki mümkün ve hatta kanıtlanmış gibi görüyor. Biyoteknoloji yeni bir insan yaratmış ve biyoteknolojiyi elinde tutanların istedikleri canlı ve insan tipini üretebilmeleri her an için mümkünmüş gibi onun ardından ne olacakları tartışmaya girişiyor. Konuyu böyle ele aldığı için de sorunların yalnızca etik değil fakat aynı zamanda politik sorunlar olduğunu vurguluyor.

Eski Yunan'dan beri, insanlar doğanın mı, yoksa yetiştirme tarzının mı insan davranışı üzerinde etkili olduğunu tartışıp durdular. Ama Fukuyama'ya göre "tarih" gibi artık bu tartışmanın da sonuna gelindi. Üstad, geleceğin, genlerden davranışa giden moleküler ve sinirsel yollar hakkında neredeyse kuşku götürmeyecek kadar kesin ampirik bilgi sunabileceğine inanıyor. Davranış genetiğinin üzerinde çalıştığı, çok tartışmalı ve bilim dünyasında kıyametlerin koptuğu kalıtsallıkla zeka arasındaki bağ, suça yönelik davranışı biyolojiyle temellendirme çabası, genler ve eşcinsellik arasındaki ilişki konuları, Fukuyama tarafından davranış genetikçilerinin iddiaları doğrultusunda kanıtlanmış gibi sunuluyor. Büyük bir teorisyen (!) olarak Fukuyama, elbette eleştirel görüşlerden de haberdar olduğunu ima etmekten geri kalmıyor. Bununla birlikte, "geçmişin kötü biliminin kötü amaçlarla kullanılmış olması, bizi iyi bilimin gelecekte yalnızca bizim iyi olarak nitelendirdiğimiz amaçlara hizmet etmesi olasılığına karşı korunaklı hale getirmez" demekten kendini alamıyor. Ona göre zeka, saldırganlık, cinsel kimlik, suça eğilim, alkol bağımlılığı gibi özellikler ile genler arasında somut moleküler bağlantılar keşfedildikçe, insanlar bu bilgiyi toplumsal amaçlarla kullanabileceklerini fark edeceklerdir.

İnsan duygu ve davranışlarını etkileyen ilaçların yaygın kullanımı insan doğasını ne ölçüde değiştirebilir? Psikotropik ilaçların yükselişi, beyin kimyası ve onu yönlendirme olanağına ilişkin bilgiler önemli politik sonuçlara yol açacak şekilde davranışı denetleyebilir mi? Fukuyama, haklı olarak bu ilaçların politik duyguların en başta gelenlerini, özsaygı duygularını etkilediği söyleyerek, analizini bu çerçevede yapıyor: Özsaygı, bu aralar pek revaçta olan ve Amerikalılara sürekli daha fazla gereksinimleri olduğu söylenen bir kavram. Bu kavram insan psikolojisinin kritik bir yönüyle, takdir ve onay arzusuyla ilgilidir. Ekonomist Robert Frank, ekonomik çıkar olarak gördüğümüz şeylerin çoğunun, aslında statünün tanınması beklentisi olduğunu işaret eder. Hegel, tarih sürecinin temel olarak tanınma savaşından kaynaklandığına inanıyordu. Eğer insanların beyinlerinde biraz daha fazla serotonin bulunmuş olsaydı, acaba insanlık tarihindeki bütün o savaşımlardan kaçınılmış mı olacaktı? O zaman tarih nasıl gelişirdi? Sorularını soruyor Fukuyama. Prozac ve Ritalin psikotropik ilaçlar sayesinde, günümüz toplumunda büyük genetik mühendislik başarılarını beklemeye gerek olmadan, politik açıdan doğru sayılan kendinden hoşnut ve toplumsal olarak uyumlu bir tür ortalama androjen kişiliğin yaratılabileceğine inanıyor.
Tarihle ilgili yukarıdaki bu çocukça soruları soran ve tarihle ve felsefeyle kıyısından köşesinden ilgilenen, hele hele psikolojik bilimlerin ve psikiyatrinin gerçekliklerinden haberdar olan hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir tarzda bu görüşleri savunan Fukuyama, biyoteknolojiye tam bir iman içindedir. Onun için bu imanı gerekçelendirmek için ne uzun uzadıya felsefi tartışmalara gerek var ne de insan genetik mühendisliğinin ortaya çıkmasını beklemeye. İnsan davranışları üzerinde etki gösteren birkaç ilaç keşfedildi ya yeter de artar! Oysa, prozac ve ritalinin etki düzenekleri, etkilerinin insan davranışının hangi alanlarına kadar uzatılabileceği, hele hele "normal" sayılan insanlar üzerinde nasıl bir etki yapacağı konusunda bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında okyanusta damla bile değildir. İnsan davranışı üzerinde etki yapan ilaç ve maddeler, insanlık tarihinde her zaman var olmuş ama aklı başında hiçbir düşünür, Fukuyama'daki cahil cesaretini göstermemiştir, Hasan Sabbah olayını ve günümüzdeki bazı terörist girişimleri bu kişilerin aldıkları "madde"lerle izaha yeltenen komik medyatik zihinler dışında....

Fukuyama'ya göre, çağdaş biyoteknolojinin politikayı etkileme yollarından birisi de, yaşam süresinin uzatılması ve bunun sonucunda ortaya çıkacak demografik ve toplumsal değişikliklerdir. Biyoteknolojinin, gerontoloji alanındaki vaatlerinin yarısı gerçeğe dönüşse bile, gelişmiş ülkelerin nüfuslarının yarısının emeklilik yaşına varmış ya da daha yaşlı olacağını söylüyor Fukuyama. İnsan ömrünün uzadığı bir kehanet değil, hatta bir başka Amerikalı akıl Lester Thurow, "Kapitalizmin Geleceği" adlı kitabının çatısını insan ömrünün uzaması gerçeğine göre oluşturur. Ancak insan ömrünün uzaması ile, biyoteknoloji arasındaki ilişkiyi abartma noktasında da Fukuyama'nın cahil cesareti sınır tanımamaktadır. Fukayama için insan ömrünün uzamasının uluslar arası ilişkiler açısından anlamı, iki kuşak sonra Birinci ve Üçüncü Dünya ülkelerini ayıran çizginin, yalnızca gelir ve kültüre göre değil yaşa bağlı olarak da çizileceği noktasındadır. O zaman da dünya, politikası ileri yaştaki kadınlar tarafından belirlenen Kuzey ile Friedman'ın adlandırdığı şekliyle süper güçlendirilmiş öfkeli genç erkekler tarafından yönlendirilen Güney olmak üzere ikiye bölünebilir mi? diye yine fantastik bir soru sorar.

Fukuyama, genetik mühendisliğini, geleceğe giden yol ve biyoteknolojinin gelişiminde son aşama olarak tanımlıyor. Gen teknolojisindeki gelişmelerin tarıma uygulanmaya başlaması "Yeşil Devrim" olarak adlandırılmış ve açlığa çözüm olarak sunulmuştu. Bu alandaki ilerlemenin bir sonraki aşaması hiç kuşkusuz bu teknolojinin insanlar üzerinde uygulanması olacak. Fukuyama'nın genetiğe olan imanı bu noktada durmaz; modern genetik teknolojinin elde edeceği en büyük ödül "tasarım harikası bebekler" olacaktır diyecek kadar ileri gider. Ancak insanların genetik olarak bu şekilde değiştirilebilmelerinden önce bazı zorlu engellerin aşılması gerekmektedir. Bunların ilki, sorunun çapraşıklığı ile ikinci büyük engel ise insanlar üzerinde deney yapmanın ahlaki boyutuyla ilgilidir.

Fukuyama'nın genetiğe olan imanı, hiç tereddüt göstermez. Kafasını en çok da "insan doğasının değişimi"ne takmıştır, sözü dönüp dolaştırıp hep oraya getirir. Genetik mühendisliğinin öngörülerinin gerçekleşmeme ihtimalini bir türlü içine sindiremez, insan türünün değişiminin biraz gecikmeli de olsa eninde sonunda gerçekleşeceğine ve türü bir bütün olarak etkileyecek nitelikte genetik mühendisliği elli hatta yüzyıl sonra gerçekleşecek olsa bile, gelecekte biyoteknolojide yaşanacak bütün gelişmelerin en önemlisi olacağına inanır. Kendisini insan doğasının değişeceği o büyük güne (!) hazırlar. Çünkü insan türüyle birlikte, tarih de bitecek, yeni bir döngü başlayacaktır. İşte Fukuyama, adalet ve ahlak kavramlarının da kaçınılmaz biçimde değişime uğrayacağı bu yeni dönemin ilk ve büyük teorisyenidir; içten içe kendisine yakıştırdığı misyon budur.

Fukuyama, geleceğe yönelik olası yolları böylece aydınlattıktan (!) sonra, bizim son endişelerimizi de ortadan kaldırmak için şu soruyu soruyor: Neden kaygılanmalıyız? Öjenik hareketin hayali bir kez daha mı yükselmektedir? Öjeni terimini ilk kez Charles Darwin'in yeğeni Francis Galton ortaya atmıştı. Öjeni, seçilmiş bir kalıtımsal niteliği geliştirmek için insanların bilinçli biçimde istenen türde nesiller üretmek üzere yetiştirilmesidir. On dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında devlet destekli öjeni programları yaygın destek bulmuştu. Matt Ridley'e göre, geçmişteki öjeni yasalarıyla ilgili en önemli sorun devlet destekli olmalarıydı. Ridley gibi Fukuyama da "bireylerin kendi özgür iradeleriyle peşinden gittikleri öjeni ise buna benzer bir etkiye yol açmaz" fikrindedir. Böylece alışıldığı gibi dehşet duygularını uyandırmayan daha yumuşak, daha sevecen bir öjeniye doğru gidiş başlayabilir. Fakat Ridley'den farklı olarak Fukuyama, gereğinden fazla çağrışım içerdiğini düşündüğü "öjeni" terimi yerine Darwin'in "seçilim" teriminin karşılığı olan "yetiştirme" terimini kullanmayı öneriyor. Yetiştirme terimi, gelecekte genetik mühendisliğinin çocuklarımıza hangi genlerimizi geçireceğimizi seçme şansı vererek insani özellikleri ortadan kaldırma potansiyelini yansıtır. Ne de olsa "teorisyen" olan üstadımız, liberal öjeninin kabalığını ve vahşetini gözümüze sokmama inceliğini (!) bizlerden esirgemez.
Fukuyama, biyoteknolojinin er geç riske atacağı şeyin insanoğlu var olduğundan beri sabit bir değer olarak kalan insana özgü ahlak duygusu olduğunu da söylemekten geri kalmaz. Bu konuda Nietzsche'nin iyi bir rehber olduğunu vurgular. Nietzsche'yi kalkan yaparak bir çırpıda, biyoteknolojinin önündeki ahlaki engeli de ortadan kaldırıverir Fukuyama. İnsan doğasının, iyi anladığımızı sandığımız, elimizde olsa değiştirmek isteyeceğimiz birçok yönü vardır. İnsan doğasındaki iyiyi ve kötüyü anlamak çok karmaşıktır. Fukuyama, doğru ve yanlış konusundaki doğal standartlarımızı bir kenara bırakmanın sonuçlarını içtenlikle kabul etmemiz ve Nietzsche'nin yaptığı gibi, bunun bizi çoğumuzun adım atmak istemeyeceği bölgelere götürebileceğini fark etmemiz gerektiğini vurgular. İnsan doğasını değiştirmenin tüm ahlaki sonuçlarına katlanmamız gerektiğine, Nietzsche'nin bizi "iyi ya da kötü"nün ötesindeki gerçek ahlaka davetinin eşliğinde ikna ettiğini düşünür büyük (!) düşünürümüz.
Gelecekte olası yararlarla, apaçık ya da örtük tehditleri birbiriyle iç içe geçirecek biyoteknolojiye karşı ne yapmalıyız? Fukuyama, tartışmanın, her şeye izin vermek isteyen özgürlükçüler ile geniş araştırma ve uygulama alanlarını yasaklamak isteyenler (ki onlara örnek olarak Jeremy Rifkin ve Katolik Kilisesi'ni sayar) olmak üzere iki grup arasında sürdüğü kanaatindedir. Rifkin, dilimize de kazandırılmış "Biyoteknoloji Yüzyılı" adlı kitabında bir önceki yüzyıldaki fizik ve kimya devrimlerinin yaşadığımız dünyaya etkilerinin ve kazanımların bedellerini geç fark ettiğimizi, bu kez hazırlıklı olmamız gerektiğini söylerken bize göre aydınların ortak entelektüel kaygılarını dillendirmek ve çok uygun bir bakış geliştirmektedir. Fukuyama, Rifkin'le kolay baş edilemeyeceğini bildiği için, onun çabasını doğrudan doğruya muhatap almak yerine, onun Katolik bir muhafazakarla bir tutmak gibi kötü bir politika izler.

Kendisi de apaçık "bırakınız geçsinler"ci ilk takımdan olduğu halde, Fukuyama bu tartışmada "orta yolcu" olduğunu söyler. Onu orta yolcu kılan ise, bu sorunların çözümünde "devletin gücünü kullanmak" fikrini savunmasıdır. Eğer bunun herhangi bir ulus devletin gücünün ötesinde olduğu ortaya çıkarsa, uluslar arası zeminde yapılmalıdır. Peki, sınırı nereye koymalı? Ama böyle bir "sınır" endişesini içeren soru, Fukuyama gibi sınır tanımaz birsine sorulmamalıdır. Çünkü bu kadar pervasız görüşleri okuduktan sonra, Fukuyama'ya "hadd"le ilgili bir şey sormak konusunda hevesimiz kalmadı. Bir şey bilmeyenin haddini de bilmeyeceği, haddini bilmeyenin her şeyi söyleyebileceği öylesine ayan beyan ki bu kitapta..."

İnsana inanmayan demokrasiye inanır mı?

Evet, Amerikancı ithal demokrasi ve insan hakları korosunun yöneticilerinden birisi olan Fukuyama'nın demokrasi anlayışını şekillendiren insan ve gelecek tasavvuru aynen böyle. Ortada bizim düşünce tarihinde bildiğimiz demokrasi ve insan hakları anlayışından oldukça farklı, ancak tarih sona erdikten sonra (ki teorisyenimize göre şimdiki zamanlar, tam da o zamanlardır) gündeme gelecek yepyeni bir insan anlayışına dayalı bir demokrasi ve insan hakları anlayışı var. Bu nedenle bunların ithali de pekala mümkündür. Biyoteknolojideki gelişmeler, nasıl insanda genetik yoldan değişiklikleri mümkün kılıyorsa, tarih-sonrası bu dönemde, tarihin kalıntılarını temizlemek için her türlü yolu denemek de mümkün, yalnızca mümkün değil aynı zamanda mübahtır.

Bugüne kadar Neo-Conlar hep saçma teolojik anlayışlarıyla gündeme geldi. Bununla yetinmemeli, en azından Neo-Conların teolojileri kadar saçma olan insan ve gelecek tasavvurlarının üreticisi Fukuyama gibileri de teşrih masasına yatırmalıyız.

erolgoka@hotmail.com

YARIN Dergisi, Nisan-2005

Bu makale 1,563 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Bu benim 12 eylül’le hesaplaşmam, ya sizinkisi?
» Sizce önümüzdeki refrandum, öncekilerden hangisine benziyor?
» Duygularımız bizim oyuncaklarımız mıdır?
» Sorun 'Mehmetçik' kökenli ordu değil
» “Profesyonel Ordu”; iyi ama nasıl?
» Ahlak devrimcidir
» Sayın Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığını bir yıl önceden nasıl bildim?
» Yoksulluk edebiyatı burada tutar mı?
» Başörtüsü (yasağı) sorununda çözümsüzlüğe son verilmeli!
» Yenilik hevesimiz de muhafazakarlığımız da göçebe kültüründen
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı