| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 4 Şubat 2012, Cumartesi | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
YARIN Dergisi'nde, Mart-2005 sayısında yayımlanan aşağıdaki makaleyi, yaşanan sürece dair tespitler nedeniyle yeniden ilginize sunuyoruz.haber10.comYaşadığımız coğrafyanın bize ait tam ve kuşatıcı bir jeopolitik adı yoktur. Tarihte Roma ve Osmanlı, birer jeopolitik adlandırma olarakta kullanılmıştır. Antik dönemde ise Mezopotamya, Anadolu ve Akdeniz havzasının tümünü birden ifade eden bir isim yoktur. Yunan kaynaklar, Ege'nin karşı kıyısından itibaren tüm coğrafyayı Asya olarak tanımlamıştır. İran kaynaklarında ise kuzeydoğusuna Turan, güneybatısına Babil denmiş, ama batısına şamil bir ifade kullanılmamıştır. Ancak Roma dönemiyle birlikte İran kaynakları da Rum ve Roma adlarını kullanmaya başlamıştır. İslam çağlarında 'Rum' ve 'Roma' isimlerini kullanmak yaygındır. Selçuklu ve
Osmanlı kaynakları da klasik döneme kadar bu isimleri kullanır. Osmanlı Padişahlarının
bir ünvanı da 'Sultan-ı İklim-i Rum'dur. Osmanlının son dönemlerinden itibaren
artık tüm Osmanlı mülkü olan topraklar için 'Memaliki Osmani', yani Osmanlı
toprakları ifadesi kullanılmıştır. 18. Yüzyıldan itibaren sömürgeciliğin yönünü doğuya kaydıran batılı güçler,
önce helenik Asya ifadesini, sonra ise artık günümüze kadar yerleşen Doğu
(Orient, Şark) adını takmışlardır. İngilizlerin Doğu Hind Kumpanyası
şirketi, bölgenin bütün haritalarını güncellemiş ve Britanya açısından tanımlamalar
ve bölümlemeler yapmıştır. Dünya, halen işte bu Britiş diliyle konuşmaktadır. İngiliz emperyalizmi, Londra merkezine göre, Türkiye coğrafyasını Önasya,
güneyini Orta doğu ve doğusunu da Orta Asya, Güney Asya ve Uzak Doğu
olarak tanımlamıştır. Evet, bu bölgeler Londra'ya göre, ön, orta,
güney ve uzak'tır. İngilizlerin bu harita dili, ilginç bir şekilde Osmanlı'yı
yıkmayı kafaya koydukları 20. yüzyılın başlarından itibaren, bu coğrafyaya Osmanlı
demeyi terk etmiştir. Hatta, o tarihlerde, Osmanlı toprakları, önce Hindistan
valiliği ve ardından Basra'daki İngiliz konsolosluğunun görev alanı olarak Orta
şark ve ön asya olarak tanımlanmıştır. Fransa ve Almanya için de aynı tanımlamalar geçerlidir. Fransa, Napolyon sonrası
bir dönem Doğu ifadesiyle en çok Mısır'ı, Almanya ise Hindistan'ı kastetmiştir.
20. yüzyıl başlarından itibaren, bu ülkelerin sömürge hedeflerine göre Doğu'nın
sınırları ve tanımı da değişmiştir. Almanya'nın Ostpolitik-Doğu'ya doğru siyaseti,
II.Wilhelm'le birlikte Ortadoğu'dan başlayarak Rusya'yı da içine alan bugünkü
Avrasya coğrafyasını ifade etmek kullanılmıştır. Avrasya coğrafyasını bir bütün olarak 'okuyan' perspektifin ilk örnekleri
Alman jeopolitikçileridir. Ruslar, daha sonraları Alman bakış açısını
aynen alarak Avrasya ifadesini geliştirmişlerdir. Tüm bu sömürgeci haritalandırma süreci boyunca, doğu'dan, özellikle kendi coğrafyamızdan
bir tanımlama çabası görülmez. İran ve Osmanlı devletleri, adeta istiladan önce
teslim olmuş gibi, 18. yüzyıldan itibaren batıdan yapılan bütün tanımları
kabullenmiş ve devlet evraklarında da kullanmaya başlamıştır. Resmi metinlerdeki
tanımlamalar ve isimlendirmeler, bu devletlerin müttefik ilişkilerine göre ufak
tefek değişiklikler geçirmiştir. Ama, dünyayı ve kendini jeodezik okuma biçimi,
sömürgeci saldırılara muhatap olmadan çok önce istilaya maruz kalmıştır. I.ve II. Dünya savaşları, esas itibariyle işte bu şark meselesi yani
doğu'nun zenginliklerini paylaşma temelinden çıkmıştı. Çatışan taraflardan Almanya
saf dışı edilince, Alman jeopolitik bakışı da muhalefete düştü. Halende Alman
jeopolitikçilerin literatürü, anglo-sakson jeopolitik okuma biçimine muhalif
olanların tek dili durumundadır. Avrasya kavramı bunlardan biridir. Ancak,
Brzezinski'nin 1980'lerinden sonunda çıkan kitabıyla beraber artık bir Anglofil
Avrasya kavramı olduğunu da biliyoruz. Soğuk savaş dönemiyle birlikte gücünü ve misyonunu ABD'ye 'ödünç veren' İngiltere'nin jeopolitik haritasının içinde yaşamaya devam ediyoruz. ABD, Soğuk Savaşla beraber bu haritaya her hangi bir şey eklemiş sayılmaz. Dil, hala o iki yüz yıl önceki Britiş dili. Ve son dönem gündeme getirilen ABD merkezli tüm jeopolitik projelerde aynı dilin bir tekrarından ibaret. 'Büyük Ortadoğu' ya da 'Genişletilmiş Ortadoğu' ifadeleri, İngilizlerin Orta Şark'ının güncellenmiş hali. Medeniyetler söylemi ise, A. Toynbee ile başlayan ve Bernard Lewis'le devam ettirilen, batı'yı uygarlık olarak tanımlama çabasının devamından ibaret. Batı uygarlığı, bir İngiliz-Alman ortak yapımı kavramdır. 18. yüzyılda Gottingen Üniversitesinde icat edilmiştir. Tıpkı bu uygarlığa kök bulmak için uydurulan Hind-Avrupa dil grubu ve Yunan-Roma geleneği gibi. Böylece tablo tamamlanmıştır. Bu batılı masalın özeti şudur: 'İnsanlığın en eski toplumları olan Avrupalılar sadece şimdi değil tarihin eski devirlerinde de uygarlıklar kurmuş ve dünyaya yaymışlardır. Geri kalan uygarlıklar, ya Asyadaki ve Amerikadaki gibi birer kült'tür, ya da İslam gibi artık Ortaçağ'da kalmış ve aslında kökü de yine batıya -Yahudi, Hind veya yunana-ait geçici bir barbar halklar uyanışından ibarettir. Bu barbarlık, modern çağlarla birlikte tarihe gömülmüş ve artık tek uygarlık olan batıya adapte oldukları ölçüde yaşama şansları olan bu halklar, her hangi bir iddiaya ve alternatife sahip değildir.' Evet, Bütün hikayeleri işte budur. Bu hikayede tek bir doğru cümle yoktur. Yani eski şark meselesi de, yeni BOP-GOP'ta, işte bu jeokültürel sömürgeci bakışın ürünüdür. Bu bakış, 1839 Tanzimat'ından sonra başlayan batıya bağımlılık süreci boyunca sürekli olarak bölgemizi parçalayıp yeni siyasal birimler icat etmeyi temel ilke edinmiştir. Hiçbir büyük bütün'e göz yummayan bu ilke ile, I. Dünya savaşında Osmanlı parçalanmış, II. Dünya savaşından sonra ise bazı bölgelerde daha küçük birimler oluşturulurken, parçalanmış devletçiklerin bir çoğunda da batı yanlısı iktidarlar iş başına getirilmiştir. Şimdi kimilerine göre III. dünya savaşı sayılan Soğuk Savaş sonrası
yaşanmaktadır. Ve galip taraf, 'ganimet' üzerinde paylaşım amaçlı
tadilatlar yapmaktadır. Genişletilmiş Ortadoğu olarak tarif edilen ve Fas'tan
Orta Asya'ya kadar uzatılan 'ganimet' bölgesinde yürütülen operasyon, yine bildik
böl-parçala-yönet ilkesine dayalıdır. Etnik ve mezhebi bölünmelerin
teşvik edildiği bu süreç, 'medeniyetler savaşı' diyerek batı kamuoyuna, 'İslamcı
terör'le savaş diyerek bölgedeki batıcı oligarşik elitlere, demokrasi ihracı
diyerek rakip empreyal güçlere karşı meşrulaştırıcı dillerle savunulmaktadır.
Batı olarak kodladığımız emperyalist geleneğin tarihi, aslında yeni
değildir. Yeni olan tek şey, batılıların etnopolitik kimlikleridir. Elen,
Frank ya da Anglo Sakson maskeyle dolaşırlar. Hedefleri ise İskender'den beri
hiç değişmemiştir: Doğu'nun zenginlikleri. M.Ö. 300'lerde İskender seferleri, Doğu'nun zenginliklerine el koymak için
yapılmıştır ve Sonuçta Hindistan'a kadar istila eden İskender orduları bütün
bölge devletlerini yıkarak her bir komutana bir egemenlik bölgesi düşecek şekilde
yeni siyasal birimler kurmuştur. Bu dönem boyunca Yunanca, Mısır, Anadolu, İran
ve hatta Hindistana kadar en yaygın dil haline gelmiştir. 11.-12. yüzyıllardaki haçlı seferleri Kudüs'ün işgaliyle sonuçlanmış ama İskender
kadar başarılı olamayarak batılıların yüzlerce yıl sürecek doğu ve İslam komleksiyle
sonuçlanan bir yenilgi ile bitmiştir. Son haçlı seferi olan 1204 yılında ise, haçlılar istanbul'u işgal ederek Doğu
Roma'nın zenginliklerini yağmalamakla yetinmiş, 1270'lerde çekilmek zorunda
kalmışlardır. Bu işgal sırasında ise doğu Roma'daki işbirlikçi hizipler Rumca
yerine latinceyi resmi dil yapmış ve Ortodoks mezhebi terk ederek Katolik kilisesinin
öğretilerini dayatmıştır. 70 yıllık bu işgal döneminden sonra, yeniden iktidarı
alan Doğu Roma, Osmanlı devletinin bayrağı devralmasına kadar anti Latin bir
çizgiye kaymış ve bölgenin işgalcilere karşı yeniden toparlanması misyonu görmüştür.
Bu misyon, Osmanlı devletiyle tahkim edilmiş ve 18. yüzyılda Navarin'de
Osmanlı donanması yakılana kadar, batılılılar bölgeye sokulmamıştır.
19. yüzyılda Tanzimatla başlayan batıya teslimiyet süreci Osmanlının
dağılmasıyla sonuçlanmış ve ardından İskender sonrası dönem gibi, batıya bağımlı
ve batıyla işbirliği içindeki elitlerin yönettiği bir çok siyasal birim kurulmuştur. İşte şimdi, bu sürecin en son sahnesi sergilenmektedir ve var olan parçalanmış
durum dahi daha küçük parçalara ayrıştırılmak istenmektedir. Bu amaçla, bölgedeki
en büyük iki güç olan Türkiye ve İran'a sıra gelmeden önce geri kalan ülkeler
parçalanmakta ve bu sırada bu iki ülkeye bölgesel güç misyonları veriliyormuş
gibi yapılarak Şii ve Sünni dünyanın ağalıkları adı altında daha
kalıcı bölünmelerin taşları döşenmektedir. Şimdilik kürt kökenli toplulukları
siyasal sahneye çekerek yürütülen ve hem Türkiye'ye hem de İran'a bölünme korkusu
ile şantaj yapılan bu operasyonun nihai hedefi, her iki ülkeyi gerek bir biriyle
vuruşturarak, gerekse ters yönlere koşullayıp tüketici bir rekabete sokarak
parçalamaktır. Hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır ki, batılı hiçbir güç bu bölgede
bir toparlayıcı potansiyel güce kalıcı olarak tahammül etmeyecektir.
Bu manada, gerek İran'a el altından sunulan NeoPers misyonu gerekse Türkiye'ye
aynı şekilde teklif edilen Neo Osmanlı misyonu gibi, bölgesel sosyolojinin
yönelimine uygun ballı tekliflerin, geçici ve sahte rol teklifleri olduğu
unutulmamalıdır. Bu teklifi kabul edecek bir İran en fazla bir Safevi karikatürü
olur. Yine bu teklife boyun eğen bir Türkiye ise en fazla yeni ve büyük bir
İsrail haline dönüşür. Gavurun projelerinden kimseye hayır gelmez. Bölgedeki asli güçlere düşen, İskender'i ve haçlıları bu coğrafyada tutunamaz
hale getiren dinamiklere, yani sosyolojiye, yani millete ve değerlerine
yaslanarak sahici birlik projelerini uygulamaya sokmaktır. Bu amaçla,
emperyalizmin temel ilkesi olan böl-parçala-yut'a karşı, biteviye ve inatla,
birleş, bütünleş ve diren ilkesini temel almak gerekir. Devletlerin bütün
siyasetlerinin en derindeki asli ivmesini bu ilke oluşturmalıdır. Güncel siyasi
alt üst oluşlar içinde her koşulda bu ilke gözetilmeli ve yürütülen operasyonun
nihai maksadı gözetilerek, tam zıddı yönde bir nihai maksat belirlenmelidir. Bunun için, öncelikle Dünyaya, bölgeye ve kendi ülkesine Britiş gözüyle
bakma alışkanlığı terk edilmeli ve yüzyıllar sonra ilk kez Doğu Roma-
selçuklu-Osmanlı-Türkiye gözüyle yeni bir jeodezik perspektif geliştirilmelidir.
Bu bakışaçısı, coğrafyaya kendi eski ve tabii büyük sınırlar dahilinde bakmayı
öğretecektir. Sahte sınırlar daha sahtelerini çizmek için yıkılırken,
gerçek ve tek sınır olan batıyla savaş sınırı bir kez daha çizilmeli,
geri kalan bütün sınırlar kaldırılmalıdır. Batıyla savaş sınırı, tıpkı Misak-ı Milli gibi, bir gümrük çizgisini
değil, bir ilkeyi, topraklarımızın ve halklarımızın ve tüm mazlum
ve mahrum dünyanın haysiyet ve istiklalini koruma ilkesini ifade eder.
Ne zaman ve nerede bu ilke çiğnenirse, düşman oradadır. Cebeli Tarık'tan Afrikaya, Kızıl denizden Altaylar'a, Tanrı dağlarından Hind
körfezine kadar olan bölge, bizim coğrafyamızdır, geniş vatanımızdır
ve tek bir siyasal birim tarafından yönetilmelidir. Bu coğrafyaya ister
Avrasya, ister Asya, ister Doğu, ister Osmanlı-Selçuklu sentezi densin, isterse
yeni bir isim verilsin, sonuç değişmez. Burası bizim, bu coğrafyada
yaşayan tüm halkların, tüm dinlerden, mezhep ve meşreplerden insanların
özgürlük ve barış yurdudur. Dünyaya işte burada durarak bakmaya başlamak,
her işin başıdır. Bura'nın herhangi bir noktası fark etmez. Hepsi
bize aittir ve her hangi bir noktasına dönük tecavüzden bu coğrafyada yaşayan
herkes sorumludur. Bu manada Afganistan ve Irak işgali, Türkiye'nin işgalinden
farksız bir tecavüzdür. Bu tek ortak coğrafyayı vatan bilen bir idrakin siyasal kavrayışı da tek devlet ilkesidir. Bütün bu coğrafyanın tek bir siyasal çatı altında yönetilmesi, siyasal düzeyde savunulacak en önemli ortak hedef olmalıdır. Zaten bu coğrafya ne zaman tek bir siyasal irade tarafından yönetilmişse o zaman barış ve huzur gelmiş, ne zaman birden çok siyasi birim ortaya çıkmışsa işgallere ve iç savaşlara kapı açılmıştır. Tarihimizde 400 yıl barış dönemi tek ortak devlet sayesinde yaşanmış, ama son iki yüz yıldır bu devlet adım adım çürüdükçe fitne dönemi başlamıştır. Bu nedenle, özellikle son yüzyılı parçalanmalarla geçiren bütün bölge halklarına birlik ve bütünleşme projeleri teklif edilmelidir. Ortak siyasal iradenin olgunlaşmasına dönük ekonomik ve kültürel altyapı oluşturacak her tür çaba desteklenmelidir. Bu irade üç aşamalı bir süreçle olgunlaştırılabilir. 1. Aşama; Milli Tanzimat olarak ifade edeceğimiz, ulusal bağımsızlık
ve kalkınma aşamasıdır. Batıya bağımlılığa son verme amacıyla, İngiliz
tanzimatının tam tersi bir vektör harekete geçirilerek, bölgedeki tüm ülkelerin
milli modernleşme süreci tamamlanmalı, kalkınma sorunları işbirliği
içinde çözülmeli, ortak Pazar ve ortak eğitim havuzları oluşturulmalı,
gümrük birliği gibi kaynaşma ve dayanışma projeleri gündeme getirilmelidir.
Küresel ölçekte tüm bölge sorunlarında dayanışmacı siyasetler uygulamak dış
politikanın temeli yapılmalıdır. İKÖ, ECO, KEİB gibi kurumlar daha etkin kılınmalı,
yenileri eklenmeli, Filistin, Irak, Kıbrıs, Kafkasya, Bosna, Kosova, Keşmir
gibi sorunlarda paralel siyasetlerin savunulacağı bir zemin oluşturmanın yolları
aranmalıdır. Milli Tanzimat, ulusal iradelerin anti emperyalist tahkimi ve bölgesel
dayanışma içinde modernleşme yöntemlerinin millileştirilmesi demektir. Batıcılık
türleri ebediyen tasfiye edilmeli ve üretim, tüketim, paylaşım sorunları
yerli dinamiklerin önü açılarak giderilmeye çalışılmalıdır. 2. Aşama, Bölgesel üst birlikler kurmaktır. Yaşadığımız süreç
göz önüne alınırsa, acilen Türkiye, Irak ve Suriye arasında bir birlik
projesi gündeme alınabilir. Bu proje İran'a da teklif edilebilir. Aynı
şekilde bu birlik çabası Balkanlar ve kafkaslar'da da farklı formülasyonlarla
gündeme getirilebilir. Böyle bir bölgesel üst birlik, hem bu ülkelerin bölünme
riskini bertaraf edecek hem de diğer komşu ülke halklarının bu birliğe katılımını
teşvik edecek bir ters bütünleşme sürecini harekete geçirecektir. Bölünme
tehdidi, iç konsolidasyon yanında dış bütünleşmeler yoluyla da bertaraf
edilebilir. 3. Aşama ise, Milli Tanzimat ve Bölgesel birliklerin sonuçlarının
tek bir havuzda toparlanmasını içerecektir. Bu aşama, bir ortak ideanın
yeniden hayata geçirilmesini, yani Daru's Selam'ın, Barış Yurdunun
tekrar tesisini ifade etmektedir. Ülkemiz ve bölgemiz, bu birlik ve ideaya muhtaçtır. Evrensellik ve modernleşme,
ancak böyle bir çerçeve içerisinde gerçekleşebilir. Batıcı Tanzimatçılıkla buraya
kadar gelinmiştir. Bundan sonrası bu yoldan parçalanmaya, iç savaşlara, etnikçi
ve mezhepçi fitnelerle boğuşmaya ve adı Türk içi gavur bir yönetici ekonomi-politiğin
kulları olmaya gider. Kim ki hala bu yolu bize yol diye sunmakta, hala bu yoldan fareli köy
kavalcılığı yapmakta, hala bize gavurun çobanlığını sunmaktadır, o haindir.
Endüstri devrimi, bir grup bilim adamının, Aydınlanma bir
grup entelektüelin, Amerika Birleşik Devletleri, bir grup
Püriten beyaz adamın, Britanya imparatorluğu bir grup İngiliz
aristokratın, Avrupa Birliği bir grup Avrupalı elitin hayallerinin
ve ihtiraslarının ürünüydü. Biz çok uzun bir zamandır hayalleri ve ihtiraslarını büyük tarihsel
doğumlara yol açacak bir tarzda yönetebilen bir grup insan çıkartamaz olduk. Başımızda yeteri kadar bize ait olmayan dünyaların adamı olmaya teşne kifayetsiz muhteris var. Olmayan, dava adamıdır. Derinlerden gelen kolektif bilinçaltının sesidir. Büyük dirilişin nefesidir. Hepimizin o insan yanıdır. O inanmış ve inandığından emin olan saf Adem yanımız. Mümin, işte bu yanıyla yaşayan ve konuşandır. Büyük ayağa kalkışlar, hesap kitap bilenlerle değil, imanla gerçekleşir. Hesap kitap bilenler, bu imanın sonuçlarını düzenler. Bazı vakitler vardır ki, akıl, matematiği değil, aşkı ifade eder.
Aşk, ademin Adem olma ateşi demektir.. İnsanlık, bu idrakle, bu
ateşle ayakta durur. Kötü zamanlardan ve kötü ruhlardan koruyan dua, işte bu
idrakin eylemi ve söyleminden ibarettir. Allah, Ademe ruhundan üflemeyi sürdürmektedir.
O ruh, işte bu ateş ve idraktir. Artık bu idraki ve ateşi taşıyan bir grup mümin'in çıkma ve konuşma
vaktidir. Biz, bunun bize ve çocuklarımıza nasip olmasını diliyoruz. YARIN Dergisi, Mart-2005ahmetozcan1@yahoo.com Bu makale 5,935 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |