| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Tarihin logaritmik ivmesi
Coğrafî Batı'da ortaya çıkan ve başından beri globalleşme eğilimi taşıyan kapitalist
para/iş sisteminin, Avrupa'nın belli bölgelerine tam anlamıyla hükmetmeye başladığı
dönem, yeni para sistemin ve tarih ölçü sisteminin de doğuşunu ifade eden o
sıfır noktasıdır; yani 17'inci yüzyılın ikinci yarısının ortasıdır. (3) Ve bu
sıfır noktası 20'inci yüzyılın başından beri öylesine benimsenmiştir ki, sanki
tarih, taş devrinden beri böyle çizgi halinde sürmekte ve eşit uzunluktaki homojen
yıllar/aylar/günler halinde ve bu MÖ/MS ayrımına göre konumlandırılmaktadır.
Bu ayrımın daha öncesinin olduğu, insanların aklından silinmiştir. Bu kısa-akıllılığın
elbette (hem de matematiksel) bir açıklaması vardır. Bundan üç yıl öncesine
kadar coğrafî Batı, sistemsel Batı'nın da sahibiydi (sahibi olmak iddiasındaydı)
ve bu da dünyanın en normal şeyi sayılıyordu. Artık "en normal şey"lerin
değişeceği kısa ama çok hızlı bir devirde yaşıyoruz. 2003'ün kış aylarında dünyada, Saddam'ın Irak'ına karşı takınılacak tavrı belirleyen
sadece iki odak vardı: ABD, İngiltere ve Kıta Avrupası'nın merkez ülkeleri Almanya
ile Fransa. ABD, hiçbir gerekçesi olmamasına rağmen alabildiğine rahat ve kendinden
emin bir şekilde Irak'a saldırmak, astığı astık kestiği kestik tavırla, Irak'dan
başlayarak dünyayı sustalı maymuna çevirmek ve tek/mutlak dünya hakimi olarak
petrolün kaymağını yemeye devam etmek istiyordu. Başladı ama sonunu getiremedi.
İşin başında ABD, asla ve kat'a yenilemezdi! o "modern uygarlığın zirvesi",
sahibi, tek süper devleti, ve koruyucusuydu. Ona karşı cılız bir sesle de olsa
laf edebilen yalnız Almanya ve Fransa'ydı ve onlar da coğrafi Batı'daydılar.
Yani siyasi dünya nüfuzu maçı, coğrafi Batıda oynanmaktaydı. Irak konusunda
işgal/imha kararı alıp uygulayan, veya buna karşı olan ülkelerin hepsinin ortak
özelliği, (coğrafi) Batılı ülkeler olmalarıydı. O dönemde konu hakkında (coğrafî)
Batılı olmayan diğer büyük ülkelerin ne düşündüğü, kimseyi ilgilendirmiyordu;
çünkü diğer ülkelerin Irak'ın kaderini belirleyen tartışmaya katılacak ve Irak
konusundaki kararı etkileyebilecek ne güçleri ne de nüfuzları vardı. Çin ve
Hindistan, sadece gelecek vaadeden endüstri ülkeleri sayılıyordu, Rusya ise
haddini bilmek zorundaydı ve seyirciydi. ABD'nin büyüklüğü karşısında hepsi
suskundular. Bu büyüklüğün ve gücün, ancak Rambo ve Terminatör filmleri kadar
"gerçek" olduğunu ise ancak üç yıl sonra, geçtiğimiz yıl içinde anladılar.
2006 kışına geldiğimizde, başka bir ülkeyi haritadan silmekten bahseden ve
atom silahlarını kullanabilecek (ve dünyayı yakabilecek tıynette) bir İran cumhurbaşkanına
karşı, titrek bir ABD ile sözünü artık İran'a bile geçiremeyen bir coğrafî Batı
var. Bu kez Batılı ülkeler hep birlikte, İran'a ve dünyanın geri kalanına laf
anlatmaya çalışıyorlar ve bunda pek de başarılı olamıyorlar. Son yıllara damgasını
vuran asıl konu ise, bu gelişmenin ardındaki global güç kayması; İran Cumhurbaşkanı
Mahmud Ahmedinecat'ın böylesine fütürsuz olabilmesinin nedeni de bu. Son gelişmelerden,
Batı sisteminin (reel kapitalizmin) sahibinin artık coğrafî Batı değil,
giderek coğrafî Doğu olduğunu çıkarıyoruz. İran etrafında dönen siyasi
tiyatronun bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyor. Dünyadaki yeni siyasi güç kaymasının bir sonucu olarak ilginç manzaralara tanık
oluyoruz: Rusya, Avrupa'ya gaz şantajı yapabilecek durumda yeni zengin bir gaz/petrol
ülkesi, Çin ve Hindistan, fikri mutlaka alınmak zorunda olan iki yeni ortak
süper güç odağı; Brezilya, Güney Amerika'daki Amerikan karşıtı Sol ülkeler bloğunun
en güçlü temsilcisi ve Çin'in stratejik ortağı, İran ise coğrafi Batı'nın faşizan/şımarık
çocuğu İsrail'i, babası ABD'nin önünde azarlayabilecek kadar cüretkâr… Batı
ülkeleri, İran'a karşı olası yaptırımlar konusunda Güney Afrika'nın bile fikrini
almak zorunda kalıyorlar. Bu yeni manzara, 1990'lı yıllardan beri devam eden
bir sürecin sonucudur. Globalleşmenin mağlupları: ABD, AB ülkeleri, Orta Afrika,
Ortadoğu-İslam dünyası ve Japonya'dır; galipleri ise Çin, Hindistan, Brezilya,
Doğu Asya ülkeleri ve (son anda) Rusya'dır. Bu bir sonuçtur ve şimdi bunun siyasi
alandaki tasdikine gelmiştir sıra. Sistem gene aynı kapitalist Batı sistemidir,
ama o sistemin yeni (global) versiyonunu sahiplenenler Doğulular, Asyalılar'dır.
Irak, bir izolasyon politikasıyla ekonomik ambargoya tâbi tutulup sıkıştırılmıştı. Soğuk savaş döneminde de bir ülkenin dışlanması, her ülkeyi ürkütecek bir şeydi. Çünkü geride 'Sosyalist Blok' duvarı vardı ve duvarın ötesinde de liberal kapitalizmle kıyaslanamayacak kadar berbat, hiç bir albenisi olmayan despot bir kapitalizm karikatürü bulunmaktaydı. O duvarı aşmayı kimse göze alamadığı için, "gelişmekte olan ülkeler", Batılı müttefiklerinin baskılarına kolayca boyun eğiyorlardı. ABD'nin "mutlak güç" büyüklenmelerini attırdığı 1990'lı yıllarda da kısmen (ve tabii ABD'nin hışmından korkulduğundan) durum böyleydi, ta ki Irak savaşının bugünkü sonucuna kadar. Şimdi duvarın ötesinde, liberal Batı demokrasisi ve kapitalizminden daha başarılı bir "tek (despot) parti liberal ekonomisi" var. Yani Batı'dan sıkıştırdınız mı duvarın arkasına geçiverirler. Çin, bu modelin mucidi olarak, İran gibi despot yönetimlere sahip ülkelere, ilham vermektedir. Yani İran cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecat'ın uluorta Saddamvari çıkışlarının ardında sağlam bir ekonomik hinterland'ı bulunmaktadır. Petrolünü artık Batı ülkelerine değil Çin ve Hindistan'a satar, parasını çekip Asya bankalarına yatırır -ki yatırmıştır, ekonomisini Çin modeline göre düzenler ve üstelik petrol ticaretini Dolar yerine Avro'ya çevirip Amerikan ekonomisine ciddi bir darbe de vurabilir. (4) Global sistemde izolasyon -hele İran gibi bir ülke için- artık mümkün değildir.
Durum, eski hamam eski tas 20'inci yüzyıldaymış gibi sistemin siyasi/kültürel
merkezi olmakta ısrar eden coğrafi Batı için vahimdir ve Batı ülkelerinin bu
duruma atom silahları kullanma tehdidiyle karşılık vermeleri ise çok daha vahimdir.
(5) Çünkü sistemin merkezi Doğu'ya zaten kaymıştır. Ve bu, belli bir süreç sonucu
gerçekleşmiştir. Bu gerçeği silahlarla değiştirmek mümkün değildir. Muzaffer
bir ABD'de işçiler, Çinli işçilerden daha ucuza çalışacaklar mıdır? Fakat bu
yenilikler bile, Ahmedinecet gibi birinin atom silahlarına sahip olmasını gerektirmez
ama İsrail'in hiç gerektirmez. Artık kesin bir şekilde anlaşıldığı üzere: ABD, ulusal ordularla yapılan makro
bazdaki her savaşı belki kazanabilmektedir, ama işgal gücü olarak mikro bazdaki
yeni tip savaşı da her zaman kaybetmektedir. Üstelik mikro savaşın
ekonomik maliyeti, örneğin Irak'lı direnişçiler ve teröristler için sürdürülebilir
bir şeyken, devasa Amerikan savaş makinesi için bir zaman sonra sürdürülemez
boyutlara ulaşmaktadır. Bu da son kertede Amerikan yenilgisinin global tescili
olmaktadır. Çaresizlikten atom silahlarına sarılmak da Doğu'nun üstünlüğünü
değiştirmeyecektir, atom savaşı global sistemi çökertir ve günümüz ekonomisinin
sınırı da yoktur zaten, kriz gelir ABD'yi de Fransa'yı da vurur. İşte İran, tam da bu noktada devreye girerek, dünyada prestijini yitirmiş ABD'nin
yeni bir savaş başlatmasının zorluğunu bilerek, Ortadoğu'daki müttefiki İsrail'e,
ardından da ABD ve Avrupa ülkelerine meydan okumuştur. Bu denklemden çıkan kesin
siyasi sonuçlardan biri de, bundan sonra İsrail'in Yahudi milliyetçisi
(siyonist) ve haydut bir devlet olarak yaşamını sürdürmesinin daha
zor olacağıdır. Çünkü Doğu ile akraba olmamanın olumsuz etkilerini hissedecektir.
İran Doğu ile akrabadır ve Doğu'nun en çok ihtiyacı olan şeye, petrole sahiptir.
Bush'unkine benzer bir zihniyete sahip Ahmedinecat ise, tam çağının adamıdır!
O da evanjelist Bush gibi ağır silahlarla "kutsal savaş" (?!)
yürütmeye "sıcak" bakabilen biridir. Savaşların artık hattı müdafaa
değil sathı müdafaa ile ilgili olduğu, siyasi (yani para) odaklı anlamsız coğrafî
savaşların değil, sadece para/iş sistemine karşı akıllı barışçıl savaşların
kutsal olabileceği gerçeğinden habersizdir. İşin asıl ilginç tarafı, Ahmedinecat'ın,
ABD bütün itibarını yitirmiş, yenilmiş, dünyadan soyutlanmış haldeyken ve Batı
ülkeleri ABD'ye muhalif bir tutum sergilerken, bütün Batı ülkelerini bir cephe
halinde İran'ın karşısına dikmek "becerisini" göstermesidir. Bu tutumunu
iç politika kaygılarına bağlayanlar çok, ama bu arada Batı da bu provokasyona
gelmiştir. Petrolün bittiği, işsizliğin önlenemediği, sıcak paranın ortalığı
yaktığı, geleceğin ne olduğu konusunda hiç bir vizyon kırıntısına sahip olmadıkları
bir ortamda, Bush ve Ahmedinecat gibilerin tek akıllarına gelen şey, "kıyametin
gelişini hızlandırmak" olmaktadır; ya-şama sımsıkı sarılmak ve hayatı muhteşem
bir mutluğa çevirmek değil. 'Sistemin şalterini indirelim, evimize gidelim,
hep beraber yeni ve renkli bir hayat kuralım' diyememektedirler. Televizyonuna,
otomobiline, ipod'una, rokfor peynirine, boyalı gazetesine veya ölümü yücelten
(islamcı/hristiyancı) komplocu ideolojilerine bağımlı benzin müptelası bir modern
aptallar sürüsüyle karşı karşıyayız! Bu aletleri/tüketimleri/komploteorileri
olmadan ve ücretli kölelik yapmadan sürdürülen bir hayatı düşünemiyor, yaşayamıyorlar.
Günümüzde, son iki Dünya Savaşı'na benzer bir durum söz konusu. Globalizmin
kesin mağlubu Orta-Doğunun İslam ülkelerinde ortaya çıkan modernizm artığı islamcı
fundamentalizm, başta ABD olmak üzere globalizmin diğer mağlubu coğrafî Batı'ya
karşı düşük yoğunluklu bir terör saldırısı başlatıyor. Buna dünya jandarması
ABD ve müttefiki Batılı ülkeler çeşitli şekillerde güya cevap veriyor. Sonunda
Batı'da İslam paranoyası ve güvenlik çılgınlığı başlıyor, Orta-Doğu ise bombalanıyor,
işgal ediliyor. Bu "savaş" SADECE, Batı'da ve Orta-Doğu İslam coğrafyasında
oluyor. Ve amaç, azalan petrol kaynaklarının ABD ve Batı tarafından ele geçirmesi
gibi görünüyor. Saldıran fundamentalistlerin ekonomik amacı nedir? Bunun popüler
yanıtı şimdiye kadar yoktur. Yürüttükleri "savaş" sadece hem Batı
hem de kendilerini vurmaktadır, kazanan yoktur-mudur? Elbette vardır. Durum tıpkı Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında ABD'nin Avrupalıların kendi
aralarındaki savaşı önce seyretmesi sonradan müdahale etmesi gibi bir duruma
benzemektedir. Bu düşük yoğunluklu garip "savaş", globalizmin galiplerinin
coğrafyasında, yani Doğu'da olmuyor; Doğulular, Batı ile Orta-Doğu'lu hayaletler
arasındaki bu "savaş"ı seyrediyorlar -idi. Ta ki İran'ın Batı'ya meydan
okuması dairesinde üçüncü taraf olarak piyasaya çıkıncaya dek. Bu "savaş"tan
stratejik anlamda çıkar sağlayan ve savaşın kesin ekonomik/siyasi galibi Doğu'dur. Son beş yıldır siyasi gündem, ABD ve bazı Batı ülkeleri ile hayalet islamcı
teröristler ve onların -Afganistan gibi, Irak gibi, İran gibi- olası destekçileri
arasındaki "savaş"a odaklıydı. Bu savaş, ekonomisiz bölgelerdeki asayişi
sağlama savaşları olarak başladı, petrole el koyma savaşları olarak devam etti.
Şimdi bu oyuna Çin, Hindistan, Rusya ve diğer oyuncular müdahale etmektedirler.
İşin en ilginci, şimdiye kadar terörist hayaletler ve Saddam gibi diktatörler
tarafından üstlenilen "islamî düşman" rolünün artık İran gibi ciddi
bir devlet tarafından oy-nanmasıdır. İran, bu bölgede globalizmden yararlanmaya
başlayan ve galipler-den sayılabilecek tek ülkedir. Bu denklemde, İsrail İran'ın
stratejik merkezlerini vursa da (bu olabilir); ABD ve Batılı ülkeler birlikte
İran'ı işgal etseler de -ki bu kesinlikle imkânsızdır- sistemin odağının -ve
şimdi de İran'ın- Doğu'ya kayması gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. (Tam tersine
İran vurulursa hızlandıracaklardır) Batılı ülkelerin yapması gereken, İran'la
ve İslam dünyasıyla kapışmak değil, tam tersine, onlarla yakınlaşmak olmalıydı.
Ama Amerikan neo-con'ları gibi çizgi roman süper kahramanı "aklına ve vizyonuna"
sahip bir entel grubun yönetimindeki ABD'nin böyle bir dış politika geliştirmesi
veya desteklemesi onların evanjelist tabiatına aykırıdır. Şimdi de Avrupa, Orta
Çağdan kalma eski düşmanlık içgüdüleri ve korkular ile hareket etmektedir. Vizyonsuzluk
ve sistemin zayıflıklarını, bitişini ciddiye almamak; önce İslam dünyasının
mahvına neden oldu, şimdi de coğrafi Batı'yı tehdit etmektedir. Bu kapışmaya
Doğu sonradan müdahale edip Batı ve Orta-Doğu'nun üzerine oturacak gibi görünmektedir.
Ama ondan önce, kapitalist yaşam tarzının terk edilmemesi veya değiştirilmemesi
halinde, giderek azalan petrol rezervleri (6) için savaş kaçınılmaz olabilir.
Kapitalizme ve para sistemine; kasabaları, köy ve mezralarına kadar, hatta
boğazına kadar batanların vizyonsuzluğu bir tesadüf değildir. Kapitalizmi
kadiri mutlak sananlar, kapitalizmsiz bir yaşamı hayal bile edememektedirler.
Sisteme iyice batmış olanlar, sistemin hammaddesi petrol için "gereğinde"
atom silahlarını bile kullanıp başkalarını ve kendilerini yeryüzünden silebilecek
kadar hasta ve çatlaktırlar. Sistem beden, akıl ve ruh sağlığına fevkalade zararlıdır.
Kısmen köylü kalmış, her köşesi modernleşmemiş, insanlığın, erdemin, inançların,
eski kültür ve müziğin yaşadığı yerler, kapitalizmin dayattığı aptallaşma konusunda
daha şanslıdırlar. Sistemden daha kolay kurtulabilmek için, halen kendi kendine
yetebilen köylülere sahip, para olmadan da yaşayabilen halk gruplarının taşıdığı
ülkelerden olmak avantajlıdır. Çok "ileri" gitmiş ülkelerin başı gelecekle
büyük beladadır. Modern kapitalist sistemin genel seyrini gösteren hesaplamalar bize, Doğu'nun
patronajına da geçse -üç ana bileşkeninin (para sistemi, iş/çalışma yoluyla
değer üretim sistemi, hazır fosil yakıtları ve nükleer enerji kullanımı) değiştirilmemesi
halinde- sistemin devamlı olamayacağını ve en geç yirmi yıla kadar kesinlikle
çökeceğini göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri de, zamanın hızlanması ve
onun yan etkisi olarak; modern insanın tarih ve gelecek bilincinin hızla kaybolmasıdır. İran konusunu, İran'a Batı ve Doğu'dan gelen reaksiyonları ve dünyadaki siyasi
güç merkezlerinin yer değiştirmesi olayını incelemek için galiba en iyi yöntem,
sisteme mümkün olduğunca kuşbakışı/makro bazda bakmak olacaktır. Önümüzdeki
kayda değer ilk önemli veri, değişimlerin artık şaşılacak kadar hızlı olması,
sanki bugünden yarına herşeyin değişmesi, sonra yeniden değişmesidir. Bu ne
demek oluyor? Belirsizlik gibi görünen bu değişimlere alışmalı mıyız, yoksa
gidişatın istikametine ve kurallarına işaret eden kural/kaideler mi aramalıyız?
Bu garip değişimlerin bir matematiği vardır ve bunu öğrenerek sürprizleri daha
kolayca göğüsleyebiliriz. 20'inci yüzyıl başında Amerikalı tarihçi ve edebiyatçı Henry Adams, "modern
uygarlık"ın gelişmesi konusunda bazı temeller kurallar bulmaya karar vermişti.
İki dedesi ABD başkanlığı yapmış olan Adams önce, araç ve enerji kullanımına
bağlı olarak bilimin gelişme hızı ile sosyal hayatın ilişkisini inceleyen bir
sistem formülü kurdu ve modern tarihin gelişme hızını gösteren bir eğri çizdi.
Adams, 'ateş, su, rüzgar, buhar (kömür), elektrik, magnetizm' gibi faktörlerin
modern "gelişme"ye kattıkları ivmeyi göstermeye çalıştı. Adams bulgularını
matematiğe dökmeye çalışınca, aritmetiğin konuyu ifade etmeye yetmediğini, katlanarak
büyüme yöntemini benimsemesinin doğru olacağını anladı ve modern çağı ifade
etmek için logaritmik bir eğri çizdi. Bu eğrinin yorumlamasından çıkan
en ilginç sonuç, daha rafine hazır enerji kaynaklarını (kömürden daha rafine
petrol, daha da rafine atom enerjisini) daha yoğun kullandıkça, daha kısa süre
zarfında çok daha fazla şeyin/olayın olması, yani zamanın hızlanmasıydı.
Adams burada, bir yan belirti keşfetti. Bu şartlar altında yaşayan insanların
geçmiş ile ilgili idrak kaabiliyetleri, (ve tabii ileriye doğru idrak
kabiliyetleri de) zamanın hızlanmasına ters orantılı olarak azalmaktaydı.
Yani yüksek oktanlı petrol enerjisi kullanan günümüz insanı, rüzgar/yelken enerjisi
kullanan atalarına göre, baktığı çağdaki insanın gerçek yaşam koşullarını anlamak
konusunda son derece yetersizdi ve geçmişi/tarihi de temel konularda -üç aşağı
beş yukarı- şimdi yaşadığı modern anın kategorilerinde yaşanmış gibi değerlendirmekteydi
(kendini eski çağların insanının yerine koyamamaktaydı). Bunun sonucu da örneğin,
günümüz insanının çağdaş para sistemini kadiri mutlak sanmasıdır ve bize, "sanki
14'üncü yüzyılda para yok muydu?" gibi saçma sorular sormasıdır. (Evet
vardı ama bugünün parasıyla hiç alakası yoktu. Ayrıca o dönemde Allah'ın hiç
bir kulu "ben 14'üncü Yüzyılda yaşıyorum" diye bir de cümle kurmuyordu)
Eski zamanların insanının, çok daha eskilere uzanan, tarihî olayları eski zamanların kalitesine daha yakın bir şekilde anlayıp hissedebildiği bir tarih kavrayışına sahip olduğunu anlayan Adams, sistem insanının, tarihi anlamak konusunda hızla daha kısa akıllı birisi olduğunu göstermiştir. (7) Adams'ın 20'inci yüzyıl başında çizdiği eğrisini aynı logaritmik sisteme göre tamamlarsak, modern tarihin 2025 yılından önce, kendi hız sınırına dayanacağını hesaplayabiliriz. Bu da teorik olarak herşeyin bir anda olacağı gibi şimdi insana absürd gelen bir duruma işaret ediyor. Bunun diğer teorik anlamı ise, sistem içinde yaşamakta ısrar eden insanların giderek balıktan daha kıt akıllı bir tarih/gelecek anlayışına (yani tarihe ve ileriye bakış yeteneğine) sahip olacaklarıdır. Pratikte bu ne anlama gelir? Rasyonalizmin ve lafın bittiği yerdir, sınırdır, duvardır. Yani oradan sonra bilim, marksizm, rasyonel düşünce falan cinsinden şeyleri bir kenara koyabilmek gerekiyor. O son aşamada çok olağanüstü şeyler olacağı ve akıl/mantığın değil içgüdü/duygu/ruh gibi şeylerin, ve hatta şimdi hiç bilmediğimiz şey ve durumların devreye gireceği açıktır. Duvarı aşmak için, sistemin cezbedici ve insanı kendine bağımlı kılan bütün bağlarından sıyrılabilmek gerekiyor. Sistemin logaritmik grafiğinin gösterdiği gibi, sistemin kurbanı ve balık akıllı embesilleri olmamak için, sistemden soyunmamızı ve sistemin dışına çıkmamızı sağlayacak maddi ve manevi gücümüzü geliştirmemiz gerekiyor. Bunu yapacağız. Sistemin üç temel bileşkeninden birini veya birkaçını değiştirerek onu önce mutlaka yavaşlatmalıyız. Sonra kültür ve uygarlıkların rengarek çiçek açtığı, mutlu insanların yaşadığı yeni bir dünya kuracağız ve bunu da sisteme aklını kurban etmemiş ve ruhen hayatta kalmış dünyanın dört bir yanından herkesle birlikte yapacağız. Bu yoldaki çabaların, silahla/külahla, İran'la İsrail'le, Doğuyla Batıyla alakası yoktur; ama ruhla, yürekle, iradeyle ve akılla ilgisi vardır. Ve onlar bütün silahlardan daha keskindir. Dipnot salihselcuk@hotmail.com Kaynak: YARIN Dergisi, Şubat,2006 Bu makale 743 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |