Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Salih Selçuk
Salih Selçuk
'Batılı Doğu'nun Batı'ya üstünlüğü
Salih Selçuk
Kapitalizme ve para sistemine; boğazına kadar batanların vizyonsuzluğu bir tesadüf değildir. Kapitalizmi kadiri mutlak sananlar, kapitalizmsiz bir yaşamı hayal bile edememektedirler

'Batılı Doğu'nun Batı'ya üstünlüğü Tarihin logaritmik ivmesi


Günümüzde 'tarih'den bahsederken zamanın ölçüsü olarak Hz. İsa'nın doğumunu sıfır noktası kabul ediyoruz. 'Milattan Önce (MÖ), Milattan Sonra' (MS) ayrımı, coğrafî Batı'da, -yani Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da- 17'inci yüzyılın ikinci yarısından bu yana (1) popülerlik kazanmış yepyeni bir olgudur. İnanması güç ama, daha önce böyle bir ayrım ve bu tür tarih ölçümü âdeti, (2) değil dünyada, Batı'da bile yoktu.

Coğrafî Batı'da ortaya çıkan ve başından beri globalleşme eğilimi taşıyan kapitalist para/iş sisteminin, Avrupa'nın belli bölgelerine tam anlamıyla hükmetmeye başladığı dönem, yeni para sistemin ve tarih ölçü sisteminin de doğuşunu ifade eden o sıfır noktasıdır; yani 17'inci yüzyılın ikinci yarısının ortasıdır. (3) Ve bu sıfır noktası 20'inci yüzyılın başından beri öylesine benimsenmiştir ki, sanki tarih, taş devrinden beri böyle çizgi halinde sürmekte ve eşit uzunluktaki homojen yıllar/aylar/günler halinde ve bu MÖ/MS ayrımına göre konumlandırılmaktadır. Bu ayrımın daha öncesinin olduğu, insanların aklından silinmiştir. Bu kısa-akıllılığın elbette (hem de matematiksel) bir açıklaması vardır. Bundan üç yıl öncesine kadar coğrafî Batı, sistemsel Batı'nın da sahibiydi (sahibi olmak iddiasındaydı) ve bu da dünyanın en normal şeyi sayılıyordu. Artık "en normal şey"lerin değişeceği kısa ama çok hızlı bir devirde yaşıyoruz.

2003'ün kış aylarında dünyada, Saddam'ın Irak'ına karşı takınılacak tavrı belirleyen sadece iki odak vardı: ABD, İngiltere ve Kıta Avrupası'nın merkez ülkeleri Almanya ile Fransa. ABD, hiçbir gerekçesi olmamasına rağmen alabildiğine rahat ve kendinden emin bir şekilde Irak'a saldırmak, astığı astık kestiği kestik tavırla, Irak'dan başlayarak dünyayı sustalı maymuna çevirmek ve tek/mutlak dünya hakimi olarak petrolün kaymağını yemeye devam etmek istiyordu. Başladı ama sonunu getiremedi. İşin başında ABD, asla ve kat'a yenilemezdi! o "modern uygarlığın zirvesi", sahibi, tek süper devleti, ve koruyucusuydu. Ona karşı cılız bir sesle de olsa laf edebilen yalnız Almanya ve Fransa'ydı ve onlar da coğrafi Batı'daydılar. Yani siyasi dünya nüfuzu maçı, coğrafi Batıda oynanmaktaydı. Irak konusunda işgal/imha kararı alıp uygulayan, veya buna karşı olan ülkelerin hepsinin ortak özelliği, (coğrafi) Batılı ülkeler olmalarıydı. O dönemde konu hakkında (coğrafî) Batılı olmayan diğer büyük ülkelerin ne düşündüğü, kimseyi ilgilendirmiyordu; çünkü diğer ülkelerin Irak'ın kaderini belirleyen tartışmaya katılacak ve Irak konusundaki kararı etkileyebilecek ne güçleri ne de nüfuzları vardı. Çin ve Hindistan, sadece gelecek vaadeden endüstri ülkeleri sayılıyordu, Rusya ise haddini bilmek zorundaydı ve seyirciydi. ABD'nin büyüklüğü karşısında hepsi suskundular. Bu büyüklüğün ve gücün, ancak Rambo ve Terminatör filmleri kadar "gerçek" olduğunu ise ancak üç yıl sonra, geçtiğimiz yıl içinde anladılar.

2006 kışına geldiğimizde, başka bir ülkeyi haritadan silmekten bahseden ve atom silahlarını kullanabilecek (ve dünyayı yakabilecek tıynette) bir İran cumhurbaşkanına karşı, titrek bir ABD ile sözünü artık İran'a bile geçiremeyen bir coğrafî Batı var. Bu kez Batılı ülkeler hep birlikte, İran'a ve dünyanın geri kalanına laf anlatmaya çalışıyorlar ve bunda pek de başarılı olamıyorlar. Son yıllara damgasını vuran asıl konu ise, bu gelişmenin ardındaki global güç kayması; İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecat'ın böylesine fütürsuz olabilmesinin nedeni de bu. Son gelişmelerden, Batı sisteminin (reel kapitalizmin) sahibinin artık coğrafî Batı değil, giderek coğrafî Doğu olduğunu çıkarıyoruz. İran etrafında dönen siyasi tiyatronun bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyor.

Dünyadaki yeni siyasi güç kaymasının bir sonucu olarak ilginç manzaralara tanık oluyoruz: Rusya, Avrupa'ya gaz şantajı yapabilecek durumda yeni zengin bir gaz/petrol ülkesi, Çin ve Hindistan, fikri mutlaka alınmak zorunda olan iki yeni ortak süper güç odağı; Brezilya, Güney Amerika'daki Amerikan karşıtı Sol ülkeler bloğunun en güçlü temsilcisi ve Çin'in stratejik ortağı, İran ise coğrafi Batı'nın faşizan/şımarık çocuğu İsrail'i, babası ABD'nin önünde azarlayabilecek kadar cüretkâr… Batı ülkeleri, İran'a karşı olası yaptırımlar konusunda Güney Afrika'nın bile fikrini almak zorunda kalıyorlar. Bu yeni manzara, 1990'lı yıllardan beri devam eden bir sürecin sonucudur. Globalleşmenin mağlupları: ABD, AB ülkeleri, Orta Afrika, Ortadoğu-İslam dünyası ve Japonya'dır; galipleri ise Çin, Hindistan, Brezilya, Doğu Asya ülkeleri ve (son anda) Rusya'dır. Bu bir sonuçtur ve şimdi bunun siyasi alandaki tasdikine gelmiştir sıra. Sistem gene aynı kapitalist Batı sistemidir, ama o sistemin yeni (global) versiyonunu sahiplenenler Doğulular, Asyalılar'dır.

Irak, bir izolasyon politikasıyla ekonomik ambargoya tâbi tutulup sıkıştırılmıştı. Soğuk savaş döneminde de bir ülkenin dışlanması, her ülkeyi ürkütecek bir şeydi. Çünkü geride 'Sosyalist Blok' duvarı vardı ve duvarın ötesinde de liberal kapitalizmle kıyaslanamayacak kadar berbat, hiç bir albenisi olmayan despot bir kapitalizm karikatürü bulunmaktaydı. O duvarı aşmayı kimse göze alamadığı için, "gelişmekte olan ülkeler", Batılı müttefiklerinin baskılarına kolayca boyun eğiyorlardı. ABD'nin "mutlak güç" büyüklenmelerini attırdığı 1990'lı yıllarda da kısmen (ve tabii ABD'nin hışmından korkulduğundan) durum böyleydi, ta ki Irak savaşının bugünkü sonucuna kadar. Şimdi duvarın ötesinde, liberal Batı demokrasisi ve kapitalizminden daha başarılı bir "tek (despot) parti liberal ekonomisi" var. Yani Batı'dan sıkıştırdınız mı duvarın arkasına geçiverirler. Çin, bu modelin mucidi olarak, İran gibi despot yönetimlere sahip ülkelere, ilham vermektedir. Yani İran cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecat'ın uluorta Saddamvari çıkışlarının ardında sağlam bir ekonomik hinterland'ı bulunmaktadır. Petrolünü artık Batı ülkelerine değil Çin ve Hindistan'a satar, parasını çekip Asya bankalarına yatırır -ki yatırmıştır, ekonomisini Çin modeline göre düzenler ve üstelik petrol ticaretini Dolar yerine Avro'ya çevirip Amerikan ekonomisine ciddi bir darbe de vurabilir. (4)

Global sistemde izolasyon -hele İran gibi bir ülke için- artık mümkün değildir. Durum, eski hamam eski tas 20'inci yüzyıldaymış gibi sistemin siyasi/kültürel merkezi olmakta ısrar eden coğrafi Batı için vahimdir ve Batı ülkelerinin bu duruma atom silahları kullanma tehdidiyle karşılık vermeleri ise çok daha vahimdir. (5) Çünkü sistemin merkezi Doğu'ya zaten kaymıştır. Ve bu, belli bir süreç sonucu gerçekleşmiştir. Bu gerçeği silahlarla değiştirmek mümkün değildir. Muzaffer bir ABD'de işçiler, Çinli işçilerden daha ucuza çalışacaklar mıdır? Fakat bu yenilikler bile, Ahmedinecet gibi birinin atom silahlarına sahip olmasını gerektirmez ama İsrail'in hiç gerektirmez.

Artık kesin bir şekilde anlaşıldığı üzere: ABD, ulusal ordularla yapılan makro bazdaki her savaşı belki kazanabilmektedir, ama işgal gücü olarak mikro bazdaki yeni tip savaşı da her zaman kaybetmektedir. Üstelik mikro savaşın ekonomik maliyeti, örneğin Irak'lı direnişçiler ve teröristler için sürdürülebilir bir şeyken, devasa Amerikan savaş makinesi için bir zaman sonra sürdürülemez boyutlara ulaşmaktadır. Bu da son kertede Amerikan yenilgisinin global tescili olmaktadır. Çaresizlikten atom silahlarına sarılmak da Doğu'nun üstünlüğünü değiştirmeyecektir, atom savaşı global sistemi çökertir ve günümüz ekonomisinin sınırı da yoktur zaten, kriz gelir ABD'yi de Fransa'yı da vurur.

İşte İran, tam da bu noktada devreye girerek, dünyada prestijini yitirmiş ABD'nin yeni bir savaş başlatmasının zorluğunu bilerek, Ortadoğu'daki müttefiki İsrail'e, ardından da ABD ve Avrupa ülkelerine meydan okumuştur. Bu denklemden çıkan kesin siyasi sonuçlardan biri de, bundan sonra İsrail'in Yahudi milliyetçisi (siyonist) ve haydut bir devlet olarak yaşamını sürdürmesinin daha zor olacağıdır. Çünkü Doğu ile akraba olmamanın olumsuz etkilerini hissedecektir. İran Doğu ile akrabadır ve Doğu'nun en çok ihtiyacı olan şeye, petrole sahiptir. Bush'unkine benzer bir zihniyete sahip Ahmedinecat ise, tam çağının adamıdır! O da evanjelist Bush gibi ağır silahlarla "kutsal savaş" (?!) yürütmeye "sıcak" bakabilen biridir. Savaşların artık hattı müdafaa değil sathı müdafaa ile ilgili olduğu, siyasi (yani para) odaklı anlamsız coğrafî savaşların değil, sadece para/iş sistemine karşı akıllı barışçıl savaşların kutsal olabileceği gerçeğinden habersizdir. İşin asıl ilginç tarafı, Ahmedinecat'ın, ABD bütün itibarını yitirmiş, yenilmiş, dünyadan soyutlanmış haldeyken ve Batı ülkeleri ABD'ye muhalif bir tutum sergilerken, bütün Batı ülkelerini bir cephe halinde İran'ın karşısına dikmek "becerisini" göstermesidir. Bu tutumunu iç politika kaygılarına bağlayanlar çok, ama bu arada Batı da bu provokasyona gelmiştir. Petrolün bittiği, işsizliğin önlenemediği, sıcak paranın ortalığı yaktığı, geleceğin ne olduğu konusunda hiç bir vizyon kırıntısına sahip olmadıkları bir ortamda, Bush ve Ahmedinecat gibilerin tek akıllarına gelen şey, "kıyametin gelişini hızlandırmak" olmaktadır; ya-şama sımsıkı sarılmak ve hayatı muhteşem bir mutluğa çevirmek değil. 'Sistemin şalterini indirelim, evimize gidelim, hep beraber yeni ve renkli bir hayat kuralım' diyememektedirler. Televizyonuna, otomobiline, ipod'una, rokfor peynirine, boyalı gazetesine veya ölümü yücelten (islamcı/hristiyancı) komplocu ideolojilerine bağımlı benzin müptelası bir modern aptallar sürüsüyle karşı karşıyayız! Bu aletleri/tüketimleri/komploteorileri olmadan ve ücretli kölelik yapmadan sürdürülen bir hayatı düşünemiyor, yaşayamıyorlar.

Günümüzde, son iki Dünya Savaşı'na benzer bir durum söz konusu. Globalizmin kesin mağlubu Orta-Doğunun İslam ülkelerinde ortaya çıkan modernizm artığı islamcı fundamentalizm, başta ABD olmak üzere globalizmin diğer mağlubu coğrafî Batı'ya karşı düşük yoğunluklu bir terör saldırısı başlatıyor. Buna dünya jandarması ABD ve müttefiki Batılı ülkeler çeşitli şekillerde güya cevap veriyor. Sonunda Batı'da İslam paranoyası ve güvenlik çılgınlığı başlıyor, Orta-Doğu ise bombalanıyor, işgal ediliyor. Bu "savaş" SADECE, Batı'da ve Orta-Doğu İslam coğrafyasında oluyor. Ve amaç, azalan petrol kaynaklarının ABD ve Batı tarafından ele geçirmesi gibi görünüyor. Saldıran fundamentalistlerin ekonomik amacı nedir? Bunun popüler yanıtı şimdiye kadar yoktur. Yürüttükleri "savaş" sadece hem Batı hem de kendilerini vurmaktadır, kazanan yoktur-mudur? Elbette vardır.

Durum tıpkı Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında ABD'nin Avrupalıların kendi aralarındaki savaşı önce seyretmesi sonradan müdahale etmesi gibi bir duruma benzemektedir. Bu düşük yoğunluklu garip "savaş", globalizmin galiplerinin coğrafyasında, yani Doğu'da olmuyor; Doğulular, Batı ile Orta-Doğu'lu hayaletler arasındaki bu "savaş"ı seyrediyorlar -idi. Ta ki İran'ın Batı'ya meydan okuması dairesinde üçüncü taraf olarak piyasaya çıkıncaya dek. Bu "savaş"tan stratejik anlamda çıkar sağlayan ve savaşın kesin ekonomik/siyasi galibi Doğu'dur.

Son beş yıldır siyasi gündem, ABD ve bazı Batı ülkeleri ile hayalet islamcı teröristler ve onların -Afganistan gibi, Irak gibi, İran gibi- olası destekçileri arasındaki "savaş"a odaklıydı. Bu savaş, ekonomisiz bölgelerdeki asayişi sağlama savaşları olarak başladı, petrole el koyma savaşları olarak devam etti. Şimdi bu oyuna Çin, Hindistan, Rusya ve diğer oyuncular müdahale etmektedirler. İşin en ilginci, şimdiye kadar terörist hayaletler ve Saddam gibi diktatörler tarafından üstlenilen "islamî düşman" rolünün artık İran gibi ciddi bir devlet tarafından oy-nanmasıdır. İran, bu bölgede globalizmden yararlanmaya başlayan ve galipler-den sayılabilecek tek ülkedir. Bu denklemde, İsrail İran'ın stratejik merkezlerini vursa da (bu olabilir); ABD ve Batılı ülkeler birlikte İran'ı işgal etseler de -ki bu kesinlikle imkânsızdır- sistemin odağının -ve şimdi de İran'ın- Doğu'ya kayması gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. (Tam tersine İran vurulursa hızlandıracaklardır) Batılı ülkelerin yapması gereken, İran'la ve İslam dünyasıyla kapışmak değil, tam tersine, onlarla yakınlaşmak olmalıydı. Ama Amerikan neo-con'ları gibi çizgi roman süper kahramanı "aklına ve vizyonuna" sahip bir entel grubun yönetimindeki ABD'nin böyle bir dış politika geliştirmesi veya desteklemesi onların evanjelist tabiatına aykırıdır. Şimdi de Avrupa, Orta Çağdan kalma eski düşmanlık içgüdüleri ve korkular ile hareket etmektedir. Vizyonsuzluk ve sistemin zayıflıklarını, bitişini ciddiye almamak; önce İslam dünyasının mahvına neden oldu, şimdi de coğrafi Batı'yı tehdit etmektedir. Bu kapışmaya Doğu sonradan müdahale edip Batı ve Orta-Doğu'nun üzerine oturacak gibi görünmektedir. Ama ondan önce, kapitalist yaşam tarzının terk edilmemesi veya değiştirilmemesi halinde, giderek azalan petrol rezervleri (6) için savaş kaçınılmaz olabilir.

Kapitalizme ve para sistemine; kasabaları, köy ve mezralarına kadar, hatta boğazına kadar batanların vizyonsuzluğu bir tesadüf değildir. Kapitalizmi kadiri mutlak sananlar, kapitalizmsiz bir yaşamı hayal bile edememektedirler. Sisteme iyice batmış olanlar, sistemin hammaddesi petrol için "gereğinde" atom silahlarını bile kullanıp başkalarını ve kendilerini yeryüzünden silebilecek kadar hasta ve çatlaktırlar. Sistem beden, akıl ve ruh sağlığına fevkalade zararlıdır. Kısmen köylü kalmış, her köşesi modernleşmemiş, insanlığın, erdemin, inançların, eski kültür ve müziğin yaşadığı yerler, kapitalizmin dayattığı aptallaşma konusunda daha şanslıdırlar. Sistemden daha kolay kurtulabilmek için, halen kendi kendine yetebilen köylülere sahip, para olmadan da yaşayabilen halk gruplarının taşıdığı ülkelerden olmak avantajlıdır. Çok "ileri" gitmiş ülkelerin başı gelecekle büyük beladadır.

Modern kapitalist sistemin genel seyrini gösteren hesaplamalar bize, Doğu'nun patronajına da geçse -üç ana bileşkeninin (para sistemi, iş/çalışma yoluyla değer üretim sistemi, hazır fosil yakıtları ve nükleer enerji kullanımı) değiştirilmemesi halinde- sistemin devamlı olamayacağını ve en geç yirmi yıla kadar kesinlikle çökeceğini göstermektedir. Bunun nedenlerinden biri de, zamanın hızlanması ve onun yan etkisi olarak; modern insanın tarih ve gelecek bilincinin hızla kaybolmasıdır.

İran konusunu, İran'a Batı ve Doğu'dan gelen reaksiyonları ve dünyadaki siyasi güç merkezlerinin yer değiştirmesi olayını incelemek için galiba en iyi yöntem, sisteme mümkün olduğunca kuşbakışı/makro bazda bakmak olacaktır. Önümüzdeki kayda değer ilk önemli veri, değişimlerin artık şaşılacak kadar hızlı olması, sanki bugünden yarına herşeyin değişmesi, sonra yeniden değişmesidir. Bu ne demek oluyor? Belirsizlik gibi görünen bu değişimlere alışmalı mıyız, yoksa gidişatın istikametine ve kurallarına işaret eden kural/kaideler mi aramalıyız? Bu garip değişimlerin bir matematiği vardır ve bunu öğrenerek sürprizleri daha kolayca göğüsleyebiliriz.

20'inci yüzyıl başında Amerikalı tarihçi ve edebiyatçı Henry Adams, "modern uygarlık"ın gelişmesi konusunda bazı temeller kurallar bulmaya karar vermişti. İki dedesi ABD başkanlığı yapmış olan Adams önce, araç ve enerji kullanımına bağlı olarak bilimin gelişme hızı ile sosyal hayatın ilişkisini inceleyen bir sistem formülü kurdu ve modern tarihin gelişme hızını gösteren bir eğri çizdi. Adams, 'ateş, su, rüzgar, buhar (kömür), elektrik, magnetizm' gibi faktörlerin modern "gelişme"ye kattıkları ivmeyi göstermeye çalıştı. Adams bulgularını matematiğe dökmeye çalışınca, aritmetiğin konuyu ifade etmeye yetmediğini, katlanarak büyüme yöntemini benimsemesinin doğru olacağını anladı ve modern çağı ifade etmek için logaritmik bir eğri çizdi. Bu eğrinin yorumlamasından çıkan en ilginç sonuç, daha rafine hazır enerji kaynaklarını (kömürden daha rafine petrol, daha da rafine atom enerjisini) daha yoğun kullandıkça, daha kısa süre zarfında çok daha fazla şeyin/olayın olması, yani zamanın hızlanmasıydı. Adams burada, bir yan belirti keşfetti. Bu şartlar altında yaşayan insanların geçmiş ile ilgili idrak kaabiliyetleri, (ve tabii ileriye doğru idrak kabiliyetleri de) zamanın hızlanmasına ters orantılı olarak azalmaktaydı. Yani yüksek oktanlı petrol enerjisi kullanan günümüz insanı, rüzgar/yelken enerjisi kullanan atalarına göre, baktığı çağdaki insanın gerçek yaşam koşullarını anlamak konusunda son derece yetersizdi ve geçmişi/tarihi de temel konularda -üç aşağı beş yukarı- şimdi yaşadığı modern anın kategorilerinde yaşanmış gibi değerlendirmekteydi (kendini eski çağların insanının yerine koyamamaktaydı). Bunun sonucu da örneğin, günümüz insanının çağdaş para sistemini kadiri mutlak sanmasıdır ve bize, "sanki 14'üncü yüzyılda para yok muydu?" gibi saçma sorular sormasıdır. (Evet vardı ama bugünün parasıyla hiç alakası yoktu. Ayrıca o dönemde Allah'ın hiç bir kulu "ben 14'üncü Yüzyılda yaşıyorum" diye bir de cümle kurmuyordu)

Eski zamanların insanının, çok daha eskilere uzanan, tarihî olayları eski zamanların kalitesine daha yakın bir şekilde anlayıp hissedebildiği bir tarih kavrayışına sahip olduğunu anlayan Adams, sistem insanının, tarihi anlamak konusunda hızla daha kısa akıllı birisi olduğunu göstermiştir. (7) Adams'ın 20'inci yüzyıl başında çizdiği eğrisini aynı logaritmik sisteme göre tamamlarsak, modern tarihin 2025 yılından önce, kendi hız sınırına dayanacağını hesaplayabiliriz. Bu da teorik olarak herşeyin bir anda olacağı gibi şimdi insana absürd gelen bir duruma işaret ediyor. Bunun diğer teorik anlamı ise, sistem içinde yaşamakta ısrar eden insanların giderek balıktan daha kıt akıllı bir tarih/gelecek anlayışına (yani tarihe ve ileriye bakış yeteneğine) sahip olacaklarıdır. Pratikte bu ne anlama gelir? Rasyonalizmin ve lafın bittiği yerdir, sınırdır, duvardır. Yani oradan sonra bilim, marksizm, rasyonel düşünce falan cinsinden şeyleri bir kenara koyabilmek gerekiyor. O son aşamada çok olağanüstü şeyler olacağı ve akıl/mantığın değil içgüdü/duygu/ruh gibi şeylerin, ve hatta şimdi hiç bilmediğimiz şey ve durumların devreye gireceği açıktır. Duvarı aşmak için, sistemin cezbedici ve insanı kendine bağımlı kılan bütün bağlarından sıyrılabilmek gerekiyor. Sistemin logaritmik grafiğinin gösterdiği gibi, sistemin kurbanı ve balık akıllı embesilleri olmamak için, sistemden soyunmamızı ve sistemin dışına çıkmamızı sağlayacak maddi ve manevi gücümüzü geliştirmemiz gerekiyor.

Bunu yapacağız. Sistemin üç temel bileşkeninden birini veya birkaçını değiştirerek onu önce mutlaka yavaşlatmalıyız. Sonra kültür ve uygarlıkların rengarek çiçek açtığı, mutlu insanların yaşadığı yeni bir dünya kuracağız ve bunu da sisteme aklını kurban etmemiş ve ruhen hayatta kalmış dünyanın dört bir yanından herkesle birlikte yapacağız. Bu yoldaki çabaların, silahla/külahla, İran'la İsrail'le, Doğuyla Batıyla alakası yoktur; ama ruhla, yürekle, iradeyle ve akılla ilgisi vardır. Ve onlar bütün silahlardan daha keskindir.

Dipnot
1. İlk kullanıldığı Latince adıyla 'a.Chr.' (ante Christum) ve 'p.Chr.' (post Christum). 1500'lü yılların sonunda Orta-Avrupa'da kullanılan bir deyim vardı: 'Venediğin gücü, Augsburg'un ihtişamı, Strassburg'un topları ve Ulm'un parası dünyaya hükmediyor' denirdi. 1681'den itibaren Orta-Avrupa'da büyük miktarlarda bozuk para basılmıştır. Artık paranın hayatın her alanında her konu için kullanıldığının işaretidir. Aynı yıl, İsviçre'de bugün kullanılan saatin prototipi, Daniel Jean Richard tarafından üretilmeye başlandı. Fakat zamanın, -arasında kalite farkı olmayan- eşit birimler halinde değerlendirilip ölçülmesi "âdeti", bugünkü anlamda para sisteminin Avrupa'ya hakim olmasıyla doğrudan ilintilidir. Konu hakkında bkz. Eske Bockelmann ile YARIN dergisinin mayıs 2005 sayısında yapılan 'Paranın ritmi ile kapitalizmin egemenliği arasında ilişki vardır' röportajı. 17'inci yüzyıldan önce para, sadece mal değiş tokuşu için kullanılan bir şeydi. Marx'ın da dikkat çektiği üzere Mal (M) ve Para (P), kapitalist çağ öncesinde, M-P-M formülü şeklinde işliyordu. (Paranın doğru anlamda kullanıldığı formül, M-P-M formülüdür) Burada esas olan mal (M) idi. Para ise, sadece mal değiş-tokuşunun aracı konumundaydı. Paranın sosyal ilişkilere hakim hale geldiği 17'inci yüzyıl başından itibaren bu formül P-M-P haline dönüşmüştür. Yani formüldeki esas unsur para (P) haline gelmiştir. Bkz.: Marx-Engels Temel Eserler (MEW) C.25, s.405. (Marx bu konuda, 'Geld heckendes Geld' ('Para yavrulayan para') diye bir terim kullanır. P-M-P formülünde Mal (M), sırf para kazanmak için bir araç haline dönüşmüştür. yani malın cinsi önemsiz hale gelmiştir. Bu durumda esas konu para sahibi olmak haline geldiğinden, dünyada herşey parasal değerine göre (para birimi ortak paydasıyla) değerlendirilmeye başlanmıştır. 'Paranın Hakimiyeti' böyle kurulmuştur ve kapitalist sistemin kökeninde, işte bu küçük "ayrıntı" yatmaktadır. Yani bir atasözünün belirttiği gibi: şeytan ayrıntıda gizlidir.
2. Sanskritçe 'ölçmek' sözünün karşılığı 'maya'dır. 'Maya' aynı zamanda 'hayal/ilüzyon' anlamına da geliyor. Hint mitolojisindeki tanrıça Mahamaya (Büyük Maya), bir 'Devi', yani kötü ruh sayılmaktadır.
3. Bu tarih bazı kaynaklarda 1681 yılı olarak verilmektedir. Bkz.: A. T. Mann "The divine plot" 1991. S.93. Aslında burada bahsedilen ayrımın doğrusu; MÖ ve MS değil, 'Paradan Önce' (PÖ) ve 'Paradan Sonra' (PS) olmalıydı. Paranın dünyanın bazı bölgelerine hükmetmeye başlamasının miladını sıfır noktası olarak kabul eden modern tarih ölçüm sistemi, Hz. İsa gibi büyük bir peygamberi de bu ayrıma alet etmiştir. Tabii aslında konu, kapitalizmin ve para ilişkilerinin "ilahî" ahlaksızlığıyla ilgili.
4. İran'a karşı ABD'nin yürütebileceği savaşın asıl nedeninin bu Dolar/Avro meselesi olduğu, Irak savaşı öncesinde de Irak için söylenmişti. Olası saldırının nedenlerinden birinin bu olacağı doğrudur. Konu hakkında mutlaka bkz.: İbrahim Karagül'ün Yeni Şafak gazetesindeki 24.1.2006 tarihli makalesi. Irak konusundaki benzeri yorum için bkz.: George Monbiot'un Guardian'daki yazısı www.guardian.co.uk/comment/story/0,3604,940757,00.html -Monbiot, ABD'nin küresel hegemonyasına karşı olanlara, İngiltere de Avro kullanılmasını desteklemelerini öneriyor. OPEC ülkelerinin petrol ticaretinde Avro'nun kullanımını yaygınlaştırmalarıyla birlikte bunun bir zincirleme reaksiyona neden olacağını, Dolar'ın değer kaybedeceğini, diğer para birimleriyle düzenli paritesinin kopacağını ve değerini hızla yitireceğini ve sadece Dolar'ın dünyada yaygın olması sayesinde devasa Amerikan bütçe açığının finanse edilebildiği için Amerikan ekonomisinin çökeceğini, onunla birlikte ABD askeri gücünün de çökeceğini yazıyor. Monbiot, bu varsayım konusunda sağlam bilimsel raporlara ve OPEC uzmanlarına dayanıyor.
5. Fransa devlet başkanı Jaques Chirac, 'Fransa'nın zorunda kalması halinde gereğinde terör devletlerine karşı atom silahları kullanacağını' söyledi. Güvenlik uzmanı Stefani Weiss, Fransa'nın atom silahlarını Avrupa'nın emrine sunduğunu, bunun Fransa'ya Avrupa içinde nüfuz sağlayacağını söyledi. Bkz.: 20.1.2006 tarihli stern.de sitesi.
6. Petrolün en çok üretilebileceği maksimum düzeye uzmanlar 'Peak Oil' diyorlar. 2005 yılın mart ayında petrol uzmanlarının yayımladığı bir rapora göre bu düzeye 2000 yılında ulaşıldı ve o zamandan beri bu düzeyin düşüp düşmediği tartışılıyor. Rapor, parasını petrolden kazananlarca yazılmış olmanın verdiği bazı kafa karışıklıklarına rağmen açıkça, petrolün bitme trendine girdiğini anlatmaktadır. Geçen yüzyıl boyunca petrolün 40-50 yıllık ömrü kaldığının konuşulduğu üzerinde duran raporda, "ama petrol bitmedi" babında cümleler olmakla birlikte 'Peak Oil' sınırının aşıldığını söyleyen bilim adamlarının kurduğu klüplerin, yazdıkları kitapların adları üzerinde duruluyor. Bkz.: Esyoil "Brennstoffspiegel und Mineralölrundschau" Mart 2005. S. 34-36
7. A. T. Mann a.g.e. s.142-144

salihselcuk@hotmail.com

Kaynak: YARIN Dergisi, Şubat,2006

Bu makale 743 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Ajanlar, kadınlar, erkekler ve yiten anlamlar meselesi!
» Doğanköy...
» ABD, Çin, İran ve ekonomik krizde savaş konuşmak
» Kriz ve devletlerin zincirleme çöküş mekaniği
» Mutluluğun sosyolojik altyapısı ve mutlu eşitler toplumu
» İdeoloji' denen format ve ideolojileri aşmak
» Berivan'ın hikayesi
» Kahramanlığın krizi ve dünü, bugünü, yarını
» İstanbul'da 'fakirler dünya pazarı' ve 'mikro kapitalizm'
» Kapitalizm ve Aşk
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı