- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() İhsan Eliaçık
Dabbetu'l-arz nedir? Yecüc ve Mecüc kimdir?
Kuran'da yer alan "Dabbetu'l-arz" ve "Yecüc ve Mecüc tabirleri bin bir türlü tartışma konusu olmaya devam ediyor. Öyle ki bu iki kelime üzerine başlı başına bir dini edebiyat üretildiğini söylememiz bile mümkündür. Peki, Kuran bu tabirlerle ne anlatmaktadır? Denmek istenen aslında nedir? Bu yazının konusunu bunlar oluşturuyor. DABBETU'L-ARZ; YERYÜZÜNÜN DİLE GELİŞİ Kuran'da dabbetül-arz tabiri şöyle geçmektedir; Harfi harfine: "Söz üzerlerine vaki olduğu zaman onlar için yeryüzünden bir 'dâbbe' çıkarırız. Onlara 'kelime' olur da insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadığını söyler." (Neml; 27/82) Daha serbest çeviriyle; "Söz gerçekleştiği zaman, yeryüzünü canlandırıp dile getireceğiz. İnsanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını bir bir yüzlerine vuracak. (Neml; 27/82) Daha sonra ayet şöyle devam ediyor; "O gün her milletten ayetlerimizi yalanlayanları ayrı bir grup olarak toplayacağız. Böylece topluca huzurumuza çıkarılacaklar. Huzura çıktıkları zaman Allah "Demek siz Benim ayetlerimi anlamadan dinlemeden yalanlıyordunuz? Değilse ne yapıyordunuz?" diyecek." (Neml; 27/83-84)
Kuran'ın, yerin, göğün, dağın, taşın, tabiatın, tarihin, güneşin, yıldızların, gecenin, gündüzün, tanyerinin, hatta insanın bizzat kendi ellerinin, gözlerinin, kulaklarının vs. dile gelip konuşturulması üslûbuna aşina olanlar için burada ne denmek istendiği gayet açıktır. Ayette geçen [DBB] kelime kökünde yer alan "Yavaş yavaş yürümek" ile [KLM] kökünde yer alan "Kelâm etmek, yaralamak, yara açmak" anlamları ifadeye "Yeryüzü dile gelip konuşacak, onlara üzerinde yaşadıkları sürece ne yaptıklarını bir bir haber verecek, günahlarını yüzlerine vuracak" manası verir. Bu yorumu "varlığın dili ile konuşan Kuran'ın" metafizik gerilim içinde gelen üslûbundan çıkarıyoruz… Yani burada durum şu ayetlerdeki gibidir; "Sonra duman halindeki göğe yöneldi. Ona ve yeryüzüne "İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. (Fussilet; 41/11). "Cehenneme yaklaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri dile gelip
yaptıklarını bir bir anlatacak. Derilerine "Niçin dile gelip yaptıklarımızı
bir bir anlattınız?" diyecekler. Onlar da "Bizi her şeyi söyleten
Allah dile getirdi. Sizi de ilk defa O yarattı, yine O'na götürülüyorsunuz"
diyecekler. Pervasızca günah işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin
bir gün dile gelip aleyhinize tanıklık edeceğini hiç düşünmüyordunuz. Yaptıklarınızdan
çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. (Fussilet; 41/20-22) Öte yandan bununla kıyametten önce "dabbatu'l-arz" diye bir yaratığın
ortaya çıkacağı, onun kıyamet alâmetlerinden olduğu da ileri sürülmüştür. Bu
konudaki rivayetleri sıralayan Razi bu ayetin tefsirinde Allah'ın kitabında
bunlara delâlet eden hiçbir delilin bulunmadığını söyler. Bu yorum "dabbe"
kelimesine "bir yaratık" manası verilmesinden kaynaklanmaktadır. Burada
bir isimden değil bir olaydan, bir fiilden bahsedildiğini düşünürsek, peri masallarına
yatkın doğu kültürümüzde algılandığı şekliyle ağzından alevler saçan yedi başlı
bir ejderhadan değil, bir dile gelmeden, bir tanık olmadan bahsedildiğini anlarız.
Olay "Yeryüzünden canlı bir varlık çıkarmak" değil, mecazî olarak
"Yeryüzünün canlı bir varlık gibi dile getirilişi"dir. Şüphesiz bu Kur'an'ın tarihi olayları ve doğal çevreyi metafizik gerilim içinde
konuşturan, hepsini tek bir organizma gibi kavrayan bakış açısının yansıtılmasıdır.
Bu nedenle insanoğlu bizzat kendi organları başta olmak üzerine bastığı toprağın,
içinde yaşadığı tabiatın ve yaşadığı tarihin tanıklığından kaçabileceğini sanmamalıdır.
Çünkü hepsi tek bir canlı organizma olup, "Mutlak Oluş" un karakterini
ve davranışı yansıtmaktadırlar. Nitekim Türkçede çok bilinen 'Bastığın yerleri
toprak diyerek geçme tanı/Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" (M. Akif)
mısraı bu manayı çağrıştırır. İşte dabbetu'l-arz tabiri ile de buna benzer bir
şekilde "Üzerinde yaşadığın yeryüzünü toprak diyerek geçme tanı/Düşün bir
gün dile gelip her şeyi anlattığını" denmek istenmektedir… YECÜC VE MECÜC; HERCÜ MERC/ KARGAŞA Kuran'da "Ey Zulkarneyn, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar"
(18/94), "Yecüc ve Me'cuc her köşeyi sarıncaya kadar" (21/95-97)
şeklinde geçerken İncil'de "Bin yıl tamamlanınca Şeytan atıldığı
zindandan serbest bırakılacak. Gog'la Magog'u (Yecuc ile Me'cüc'ü) savaş için
toplayacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur (Vahiy; 20-7) şeklinde
yer alıyor. Tevrat'ta ise İsrail'in düşmanları alarak geçiyor (Çıkış; 10-2,
Tarihler I; 5, Hazakiel; 38-2, 39-6)… Bu tabirle kimin kastedildiğine dair yığınla rivayet üretildiğini görüyoruz.
Bu rivayetleri üretenler aslında kendilerinden bahsedildiğinin farkında değiller.
Şöyle ki: Önce şu ayetleri dikkatle okuyalım; "İyi dinleyin! Sizin ümmetiniz
tek bir ümmettir. Çünkü hepinizin Rabbi Benim. Öyleyse Bana ibadet edin. Ama
insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler. Hem de sonunda topluca
bize döneceklerini unutarak. Kim iman edip iyilik, güzellik ve doğruluk için
çalışırsa karşılığını bulacaktır. Çünkü lehine her şeyi kaydetmekteyiz. Bu bakımdan
yok etmeye karar verdiğimiz bir halkın artık geri dönüşü yoktur. Ta ki Ye'cüc
ve Me'cüc başlayıp her köşeyi sarıncaya kadar. O zaman başa gelmesi kaçınılmaz
olan söz de yaklaşmış olacaktır…" (21; 92-97). Türkçede "herc-ü merc" deyimi bu tabirle ne anlatılmak istendiği
hakkında bir fikir verebilir (Herc-ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab-M.
Akif). "Karışıklık, kargaşa, altüst olma" anlamına gelen herc-ü merc,
Ye'cüc-ü Me'cuc ile aynı manadadır. Nitekim yukarıdaki Kuran, Tevrat ve İncil'deki
kullanımların tümünde bu manada kullanılmıştır. Demek ki bu tabirle aslında toplumların çöküş, kokuşma ve yok oluş sürecine
girmeleri anlatılmak istenmektedir. Birlik içinde iman ve salih amel üzere olan
bir topluluk, kötülüğün, fesadın, kokuşmuşluğun, kargaşanın her köşeyi sarması,
toplumun herc-ü merc olmasıyla yani Yecüc ve Mecücün ortaya çıkmasıyla giderek
çöker. Bu, Allah'ın söz verdiği bir toplumsal çöküş yasasıdır. Böyle böyle her
çöküşten sonra insanlık aklını başına toplarsa yeniden kendine gelebilir ve
ayağa kalkabilir. Buna da yükseliş yasası (iman ve amel-i salih) denir. Bu duruma düşmemek için kokuşmuşluğun her yanı kaplamasına karşı setler örülmeli,
kötülük duvarın arkasında kalmaya mecbur edilmelidir. Bu tek tek başarılamıyorsa
iktidar gücü kullanılarak fesat ve kötülüklerin önüne demir külçelerle sağlam
duvarlar örmelidir. Onlara bu hususta bedenen ve malen destek olunmalıdır ki
toplumda huzur sağlansın, maddi ve manevi kokuşmuşluk toplumu yok etmesin. Aksi
halde bu işin geri dönüşü yoktur. Toplum işgal, esaret, afet veya tabiî bir
şekilde yavaş yavaş yok olur. Yaşadığı yer harabeye, konuştuğu dil ölü diller
durumuna düşer, milletler mezarlığına gömülür. Nihayet bu kokuşmuşluk bir toplumla sınırlı kalmaz tüm dünyaya yayılırsa, kötülüğün
bütün setleri yıkılır, yani yeryüzünün her köşesi karışır, yecüc ve mecüc her
yanı kaplarsa, insanlık toptan bir hercümerc hali yaşarsa, o zaman da "hak
söz" yerine gelir. İnsanlık halk-ı cedid ile yeniden diriltilir yani yaratılış
yenilenir, kıyamet koparak yeni bir yaratılış zamanına geçilir… Görüldüğü gibi Yecüc ve Me'cücün "Belirli bir halk, zaman veya mekana"
tahsis edilmesi mümkün görünmemektedir. Her eşcinsel sapıklığa -talihsiz bir
şekilde- Hz. Lut'un üzerinde kalan "Lûtilik" denmesi, her kadın eşcinselliğine
hemcinslerine düşkünlüğü ile meşhur Lesbos'lu kadın şair Sappho'dan kalma "Lezbiyenlik"
denmesi, her azgın despota eski Mısır'dan kalma "Firavun", eski Babil'den
kalma "Nemrut" denmesi, her cesur çıkışa Hz. Ali'den kalma "Haydarâne"
denmesi gibi Yecüc ile Mecüc de Zulkarneyn döneminden kalma bir adlandırma ile
"Her fesat çıkaran topluluk" için genel bir ad olmak durumundadır.
Zira Yecüc ve Mecüclük bir halkın veya insanlığın tümünün davranışı ve ahlâkî
pozisyonu ile ilgilidir. Zaman, mekân veya bir bölge ile kayıtlamak, gaybı bir
haberin gerçekleşmesi beklentisi içinde sağa sola bakınarak Yecuc ve Mecuc aramak
ham hayalden ibarettir. Üstelik Kuran'ın evrensellik iddiasındaki ruhuna da
aykırıdır Şu halde Yecüc ve Me'cüc tarih aktıkça her an, her yerde ve her edvarda (her devirde, çağda) ortaya çıkan herc-ü merc olma halinin din dilindeki ifadesi olmaktadır.
Bu makale toplam 22688 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||