 Altay Ünaltay
'RES PUBLİCA'
Altay Ünaltay
16 Nisan 2009 Perşembe 13:23
Latince bir tabir olan “res publica” kelime anlamıyla “kamu malı” ya da “halkın malı” anlamına gelir. Batı dillerindeki “republic” yani cumhuriyet bu tabirden türemiştir.
|
Yazımıza bir küçük kıssa ile başlayalım: Malum hikayedir, büyük ermişlerden
bir kişi bir sabah dergahına gelerek oradakilere hitabeder: "Ey insanlar
dün gece rüyamda bana Cehennem gösterildi." - "Anlat," derler
diğerleri, "ne gördün, orada dedikleri gibi ateşler ve o ateşte yananlar
var mı?" - "Hayır," der ermiş kişi "öyle şey yok. Ama büyük
ve uzun bir sofra gördüm. Cehennemlikler karşılıklı bu sofraya oturtulmuşlardı.
Önlerinde birbirinden güzel yemekler vardı. Hepsi de açtılar. Gel gör ki, kollarına
uzun saplı kaşıklar bağlanmıştı. Kaşıkların sapı o kadar uzundu ki, yemeklerden
alamıyor, aldıkları yemekleri de ağızlarına götüremiyorlardı. Sonuçta aç ve
perişan bir halde o sofrada, birbirinden güzel yemeklerin önünde oturmakta idiler."
Kalabalık hayret nidaları ile mırıldanırken ermiş oradan kalkar ve gider.
Ertesi gün tekrar dergaha gelir ve yine konuşur: "Ey insanlar dün gece
rüyamda bu kez de bana Cennet gösterildi." - "Anlat," derler
diğerleri, "ne gördün, orada dedikleri gibi Huriler, şarap kadehleri ve
altın tahtlar var mı?" - "Hayır," der ermiş kişi "öyle şey
yok. Ama büyük ve uzun bir sofra gördüm. Cennetlikler karşılıklı bu sofraya
oturtulmuşlardı. Önlerinde birbirinden güzel yemekler vardı. Gel gör ki, kollarına
uzun saplı kaşıklar bağlanmıştı. Kaşıkların sapı o kadar uzundu ki, yemeklerden
alamıyor, aldıkları yemekleri de ağızlarına götüremiyorlardı. Ama herkes karşısındakinin
önündeki tastan uzun kaşığıyla yemek alıp ona yediriyor, karşıdakiler de berikileri
böyle besliyorlardı. Bütün gün birbirinden güzel yemekler yiyerek bitmez bir
ziyafet ve zevk-u safa içinde yaşamakta idiler."
Diğerinin hakkını korumak toplum hayatının da, devlet düzeninin de başlangıcı
olsa gerektir. Belki bugünün bir kasırga şiddetinde esen (ve onun kadar da zarar
veren) bireysel başarı ve bireysel fayda rüzgarlarının ikliminde "diğerinin
hakkı" bahsi çok eskilerden kalma bir türkünün kulaklardaki etkisini yapabilir.
Ama globalizmin ahlaki göreceliği ve kafa karışıklığı çağında dünyamızı
sağlam temeller üzerinde yeniden inşa etmeye başlamak için unuttuğumuz bazı
şeyleri hatırlamaya ihtiyaç var.
Latince bir tabir olan "res publica" kelime anlamıyla "kamu
malı" ya da "halkın malı" anlamına gelir. Batı dillerindeki "republic"
yani cumhuriyet bu tabirden türemiştir. İşte bu anlam kökeni nedeniyle
de "res publica" diğergam ahlaktan sağlıklı topluma giden yolda bir
kavşak teşkil eder. Diğerinin hakkını korumak ile başlayan toplumsal ahlak,
toplumun birçok "diğer"lerden oluşması nedeniyle gelişir ve tüm diğerlerinin
ortak hakkı olan "res publica"nın korunmasında ideale ulaşır.
Bugünün toplumsal ahlakını gözden geçirdiğimizde res publica'nın korunması konusunda
pek içaçıcı bir durumda olmadığımız ortadadır. Ülkemiz mali skandallar, devlet
bütçesinden sorumsuz harcamalar, bunun sonucu içine girilen dış borç-faiz şeytani
döngüsü nedeniyle bunalımdadır. Aslında bu sorunların içinden nasıl çıkılacağı
bilinmektedir; eksik olan bunu yapmak ya da yapmayı dert edinmektir. Ama insanlar
bunu niye dert edinsin ki? Nihayet res publica kendi malları değildir; kendi
mallarını korurken gösterdikleri özeni burada göstermeleri için geçerli bir
sebep var mıdır? Bir küçük ahlak felsefeleri tarihi araştırması ile bu sorumuza
cevap arayalım.
Araştırmamızda inceleyeceğimiz ahlak felsefelerinin sıralaması tarihi sıra itibariyle
doğru değilse de mantıki sıra itibariyle doğrudur. Bu anlamda üç ahlak felsefesini
kısaca ele alacağız: Hedonizm, Epikürizm ve Sokrat ahlakçılığı.
Hedonistler, hayatın insana mucizevi bir armağan olduğunu, dolayısıyla
her anını zevk alarak değerlendirmek gerektiğini iddia ettiler. Hayatın amacı
maksimum haz almak idi ve bu hayat denen armağana saygının gereği idi. Dolayısıyla
ahlaklı insanın görevi bütün hayatını haz peşinde harcamaktı. Ancak sürekli
haz peşinde koşmanın hazza ulaşmak bir yana felaketler getirdiğinin anlaşılması
çok uzun sürmedi.
Filozof Epikür, dengeli bir hayatın önemini vurguladı. İnsan sürekli haz peşinde
koşmaz ise sonuçta gelecek felaketlerden kendini koruyabilirdi. Bu aydınlanmış
egoizmin yolu oldu. Buna bir örnek verirsek: İnsan bütün vaktini zevk peşinde
para harcamaya ayırırsa bir süre sonra parası tükenir ve acınacak bir hale gelir.
Ahlaklı insan zevkleri için para harcadığı kadar; bu parayı kazanmanın sıkıntıları
için de hayatında vakit ayırmalıdır.
Ancak insan toplumsal bir hayvandır. İhtiyaçlarını toplum içinde karşılayabilir
ve hayatını koruyabilir. Sadece kendini düşünerek düzenlenmiş bir hayat insanın
muhtaç olduğu toplumun bekasını garantiye almaz. İnsanın toplumu korumak için
fedakarlıklar yapmasının gerektiği zamanlar olacaktır. Belki bu da bir dereceye
kadar Epikürizm içinde açıklanabilir; ama ya insandan toplumu korumak için canını
vermesi istenirse?
"At sineği" Sokrates inandığı doğrular için canını verdi. Ünlü savunmasında
devletin dev bir öküz, kendisinin de onu harekete geçiren at sineği olduğunu
söylemişti. Devletin, idam etmek bir yana, kendisini doğrularla uyardığı için
onu ödüllendirmesi gerekiyordu. Ona göre o doğrular Atina toplumuna hava, su
ve ekmek kadar gerekliydi. Ancak bu fedakarlığın "Öteler" düşüncesi
olmadan yapılabilmesi pek mümkün değildir. Belki hayatın zorunluluklarını kavrayan
filozoflar böylesi fedakarlıklara "Öteler"i düşünmeden de katlanabilirler;
ancak bunu meslekten filozof arkadaşları dışında halkın başka kesimlerine anlatabileceklerini
ve onları inandırabileceklerini sanmıyorum. Bir toplumda sadece filozofların
fedakarlığı da yeterli değildir. Bunu bilen Sokrates'in öğrencisi Eflatun "Er
miti" gibi efsaneleri felsefi külliyatına ekleyerek insanlara bu dünyanın
"ötesinde" bir hesap vereceklerini anlatmaya çalıştı.
Bugüne dönersek toplumumuzun "Epiküryen" bir aydınlanmış egoizmin
gereklerini sıkı sıkıya yerine getirdiğini görüyoruz. Herkes kendi menfaati
için var gücü ile uğraşmakta ve mülkünü de dikkatle korumaktadır. Bugünün globalizm
rüzgarlarının bireyciliği de bunu körükleyen bir başka faktördür. Ancak "res
publica" sahipsizdir. Ona sahip çıkacak bir Öteler düşüncesine ihtiyaç
vardır.
Bu noktada kendi "Öteler" geleneğimize dönüp bakarsak bir tarihi yanlışı
da burada vurgulamakta fayda vardır. Emevilerin "res publica"yı (Aslında
bu tabir modern cumhuriyetlerin ortaya çıkışından daha eskidir ve devleti vurgulamak
için daha 17. y.y. Batı literatüründe kullanılıyordu) gaspetmeleri nedeniyle
fakir düşen halkı korumak için bir kısım İslam alimleri "kamu malını çalana
şeri hadd cezası uygulanmaz, çünkü aldığında kendi hakkı da vardır, dolayısıyla
durum şüphelidir," şeklinde bir görüş belirtmişler; ama bu anlayış gelenekleşerek
yüzyıllar sonra bugün karşımıza "res publica"nın talanı şeklinde çıkmıştır.
Bu bakış açısı belki ilk bakışta tuhaf gelebilir; ancak bu res publica'yı yağmalayan
"işini bilenlerden" tanıdığınız varsa bir sorun; bir insanın evine
girmek, ya da sokakta yolunu kesip malını çalıp götürmek olacak şey midir? Hepsi
buna şiddetle itiraz edecektir. Gerçekten de hayatlarında böyle şeyler yapmamışlar
ya da yapmak akıllarından geçmemiştir. Ama "res publica" geleneğimizde
"şüpheli maldır", onu almak öbürü kadar ayıp ya da günah değildir.
O halde bu görüşün değiştirilmesi için bu konudaki görüş sahiplerinin ciddi
çabalar sarfetmesi gerekiyor. Bundan sonra artık "res publica"ya el
uzatmak büyük günah ilan edilmeli ve bu anlayışı yerleştirmek için mücadele
edilmelidir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, "res publica" ya da artık adını açıkça
söylemek gerekirse cumhuriyet, din olmadan yaşayamaz. O halde laiklik,
din devleti, dini hukuk, modern hukuk, cumhuriyet, hilafet vs. tartışmalarının
bataklığına mı düştük ve yine burada mı boğulacağız?
Belki de hayır. Eğer cumhuriyeti özgürlük olarak kabul edersek, ki öyle kabul
etmemiz gerekir, 19. y.y. Fransız düşünürü Alexis de Tocqueville'in Amerika'da
dinin işlevini incelediği "Amerika'da Demokrasi" adlı kitabında şu
söylediklerine kulak verebiliriz: "Özgürlük için din, gelişmesinin beşiğini
bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder.
Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır."
Dinin bir baskı aracı değil özgürlüğün bekçisi olması ve özgürlüğün de dini
inancın yeşerdiği tarla olması mümkün müdür? Buna özgürlükçü cumhuriyetçiler
ve dindar cumhuriyetçiler birlikte karar verecektir. Tabii bunun için "res
publica"nın da kelime anlamında halkın olması gerekir, ki cumhuriyet özgürlük
olsun. Eğer "res publica" bu halden çıkıp bir zümrenin mülkü
haline dönüşürse eski hüküm avdet eder: "Kamu malını çalana şeri hadd
cezası uygulanmaz, çünkü aldığında kendi hakkı da vardır, dolayısıyla durum
şüphelidir."
altayu1@yahoo.com