-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:blu><i>'The</i> Büyük Ortadoğu' ve İran</m:blue>
Altay Ünaltay
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
'The Büyük Ortadoğu' ve İran

BU ŞEHR-İ BUŞEHR Kİ Bİ MİSL -Ü BEHADIR

 

The "Büyük Ortadoğu"

Amerika'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" sonunda Avrupa ülkeleri ve Türkiye'de de takdis edilerek uygulanmasına start verildi. Bu konudaki metinlere baktığımızda ortada iyi niyetler, temenniler, İslam ülkelerinde demokrasi ve insan haklarının geliştirilmesi gibi niyetler dışında fazla "dişe dokunur" bir şey bulamıyoruz. Kimi ülkelerin liderleri demokrasi karşıtı diktatörler olarak yerilmişken, nedense kimi aynı özelliklerde başkaları demokrat liderler olarak övülmekte, planın nasıl uygulanacağı, hangi meşru ve toplumsal temeller üzerine oturacağı, tarih ve toplumbilimden hangi bilimsel dayanaklar üzerine bu "demokratik İslam" reformunun yürütüleceği hakkında bir bilgi yoktur. Eğer Amerika niyetinde samimiyse "dışarıdan nakledilen demokrasinin" yeni bünyelerde tutup tutmayacağı konusunda ilginç bir deneye sahip olacağız.

Görülen o ki, Amerika İslam ülkeleri ve Türkiye'de belli bir ölçek üzerinde büyüklük ifade eden her topluluk, etnik yapı, cemaat, kuruluş kurum, yapı, bünye, ve derneğin kapısını çalmakta ve "Büyük Ortadoğu Projesi" için işbirliği teklif etmektedir.

Öte yandan Ortadoğu'nun baş ve kanserleşmiş çelişkisi olan İsrail -Filistin meselesinde hiçbir inandırıcı adımın atılmamış olması, bize bu projenin geçerliliği konusunda yeterince kuşku sunmaktadır.

O halde geriye kalan nedir? Çok basit: Merkezi yönetimleri cebren ve hile ile zayıflatıp ülkeler dahilindeki etkilerini sınırlandırmak böylece oluşacak nisbi serbestlik ortamında işbirliği yapılan bu "sivil toplum kuruluşlarıyla" ülke içinde manipüle edilebilir bir siyasi -sosyal ortam oluşturmak. Artık diktatörlerin istikametlerini düzeltmek için kanlı ihtilallere gitmek hem çok pahalı hem de bu dünyada çok kanlı ve "gayrı estetik" görünmeye başlamıştır; daha rafine ve etkin metodları devreye sokmak gerekmektedir; "Büyük Ortadoğu"nun büyük demokrasi atağından murad budur.

İslam Dünyası'nın yenilmişliğine, karmakarışıklığına, aciz, fakir ve zayıf haline, azgelişmişliğine, hatta giderek "böyle bir dünyadan hala bahsedilip bahsedilemeyeceği" şeklinde müslümanlar arasındaki tartışmalara bakacak olursak, akla şu soru geliyor: Bu çok kapsamlı fetih seferine ne gerek var ki? Zaten yer ile yeksan halde İslam dünyası.

Doğrudur, ancak bakışlarımızı bu dünyanın kuzey sınırlarına çevirirsek "Büyük Ortadoğu"nun burada Rusya ve Çin'le sınır komşusu olduğunu, sınırları içinde hem de yakınlarında önemli hammadde kaynakları bulunduğunu farkederiz. Yani, Soğuk Savaş döneminde başarıyla yürütülmüş "yeşil kuşak" projesi, Amerika'nın hala muhalif iradelerini çözemediği Rusya ve Çin'e karşı bir kez daha seferber edilecek, ve bu büyük bütünlerin de çözülmesiyle Anglosakson Dünya İmparatorluğu'nun önündeki son ciddi engeller de ortadan kaldırılacaktır. Tabii, kimilerimiz Usame bin Ladin'in Amerika'nın ciddi bir düşmanı olduğuna ve 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısını el- Kaide'nin bağımsız iradesiyle planlayıp Amerika'ya karşı yaptığına hala inanabilir; unutmayalım ki İslam kültürümüz uçan halılar, sihirli saraylar, cinler, periler ve 1001 Gece Masalları edebiyatı açısından hayli zengindir.

Eğer konu tahmin edildiği gibi "Yeşil Kuşak" ise, karşımıza iki önemli İslam ülkesi çıkıyor: Türkiye ve İran. Şimdilik Batı ittifakı içinde yerini almış ve bu politikalarla uyumlu görünen Türkiye'yi bir kenara koyuyor ve Yakındoğu'nun ilginç ülkesi İran üzerine biraz tartışmak istiyoruz.

Katolik İslam ve Ortodoks İslam

Yıllar önce İran ve Şiilik üzerine yazdığı bir araştırmamızda Şia'ya "Katolik İslam" sıfatını vermiş ve İran'ın gün gelip tamamen Batılılaşacağını iddia etmiştik.(Uygarlık Alaturca-Bir Şark masalı batılılaşma, Altay Ünaltay, Ülke kitapları, 2000)

Bu araştırmadan bir özet vermek gerekirse, kurumlaşmış din olarak İslam ve Hıristiyanlıkta iki "sosyo- siyasal töre" vardır: Ortodoksluk (Sünnilik), ve Katoliklik (Şiilik).

Bu kelimeleri o zaman kullandığım gibi, şimdi de kullanıyorum; amacım bu iki töre ya da tarzın İslam ya da Hıristiyanlıktan bağımsız olarak bir varlık teşkil ettiklerini ve ait oldukları toplumları farklı kaderlere götüreceklerini vurgulamak içindir. Bunun nedeni de farklı tarzlara ait ülkelerde sosyo- siyasal tarihi evrimin farklılıklar getirmesi ve doğal sonuç olarak farklı sosyo -siyasal yapılara yolaçmasıdır.

23 Mayıs 1997 tarihinde yapılan İran cumhurbaşkanlığı seçimlerini bütün beklentileri altüst ederek Hüccetülislam Seyyid Muhammed Hatemi kazandı. Hatemi oyların %70'ini aldı Cumhurbaşkanı Hatemi'nin, 1983-1993 yılları arasında İran Kültür ve İrşad Bakanı iken sansüre karşı mücadele ettiği, aydınları ve sanatçıları desteklediği, İslam ve demokrasiyi bağdaştırmak konusunda çalışmalar yaptığı, Alexis de Tocqueville'in "Amerika'da Demokrasi" adlı eserini ciddiyetle incelediği ve Farsçaya çevirmeye başladığı biliniyordu. Bilinmeyen ise cumhurbaşkanı olduktan sonra Amerikan Time dergisine yazacakları ve CNN'deki röportajında bütün dünyaya söyleyecekleri idi.

Ocak 1998'de Time dergisinde yayınlanan "Batı'nın Erdemleri" adlı makalesinde şöyle diyordu: "Kalkınmak isteyen bir toplumun, Batı uygarlığını ve Batı uygarlığının ruhunu anlamadan bunu başaramayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu ruhtan habersiz toplumlar, hayatlarında pozitif bir değişikliği asla sağlayamayacaklardır. Bizimki gibi, birçok İslami toplum maalesef bu bilgiden hâlâ mahrumdurlar. Hâlâ Batı uygarlığının çeşitli veçhelerinin farkında değiliz ve Batı'yla karşılaşmamız daha ziyade yüzeysel cereyan ediyor; şöyle ki, Batı'ya ya hayranlıkla ya da nefretle yaklaştık.

Niçin Müslüman toplumlar, hâlâ aynı sorularla yüzyüze: Kalkınma nedir ve biz niçin azgelişmişiz? Yüzyıllar boyu kaderimiz ülkenin düşünen insanları yerine otokratik ve kaprisli yönetimlerin elindeydi. İnsan onuruna saygı gösterilmedi ve insan kişiliğinin en büyük ifadesi olan düşünce sınırlandı; düşünce özgürlüğü tanınmadı."

Makalesinden birkaç gün önce CNN'de yayınlanan röportajında şöyle diyordu: "Amerikan uygarlığı, Püritenlerin vizyon, düşünce ve davranışları üzerinde temellenmiştir... Püritenler, vizyon ve karakteristikleri Allah'a ibadetin yanısıra, cumhuriyetçilik, demokrasi ve özgürlük ile uyum içinde bulunan bir dinî tarikatı oluşturuyorlardı. Avrupa ortamını, görüşleri ve düşüncelerinin uygulanması için çok kısıtlayıcı buldular...

Kanaatimce insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden biri, din ve özgürlük arasındaki bu çatışmadır. Bu çatışma, hem dinin, hem özgürlüğün ve hem de her ikisini hak eden insanoğlunun zararınadır. Püritenler, Allah'a ibadet ile, insan onuru ve özgürlüğünü birleştiren bir sistem arzuladılar.

Bu uygarlık New England'da kurulmuş ve daha sonra Amerika'nın tümüne yayılmıştır... Bu uygarlık en iyi şekilde... Amerika'da Demokrasi kitabını yazan... Alexis de Tocqueville tarafından tanımlanmıştır. Bu kitap, bu uygarlığın erdemli ve insani yönünü yansıtır. Ona göre (de Tocqueville) bu uygarlığın önemi odur ki, özgürlük için din, gelişmesinin beşiğini bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder. Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır... Dolayısıyla, dine Anglo -Amerikan yaklaşımı, din ve özgürlüğün birbirleriyle tutarlı ve uyumlu olduğu ilkesine dayanır. İnancım, eğer insanlık mutluluk arıyorsa, dini maneviyat ile özgürlüğün erdemlerini bağdaştırması gerektiği yönündedir... Uygarlıklar arasındaki diyalogda, Batılı ve Batılı olmayan, tüm uygarlıkların başarılarından ve deneyimlerinden yararlanmaktan yanayız."

Velayet-i Fakih makamında oturan Ayetullah Seyyid Ali Hameney, Hatemi'nin görüşlerini isim vermeden defalarca açıkça ve şiddetle eleştirmesine rağmen onda Ayetullah Humeyni'nin karizmasının olmadığı açıktır. Hatemi'nin kitleler nezdindeki itibarı uzun süre Hameney'den çok oldu. Ama bunun kadar önemli bir şey daha var: İran'ın eski İslamcıları ve ruhanileri içindeki reform yanlıları.

Cumhurbaşkanı Hatemi hüccetülislamdır; yani bir din adamıdır. Seçim kampanyasında ve cumhurbaşkanı olduktan sonra dile getirdiği görüşlerini paylaşan, ama bunları açıkça söylemekten kaçınan kendi yaşında ve daha genç birçok din adamı vardır. Yine bunun gibi gençliklerinde İslam devrimi için sokaklara dökülmüş, üniversite eylemlerinde rol almış nice laik aydın ve düşünür de artık reform taraftarıdır. Ama hepsi bu da değildir.

Hatemi'nin demokrasi ve özgürlükler hakkında beyan ettiği fikirlerinden pek etkilenmeyecek, yaş ve rütbe itibariyle de ondan büyük (hepsi ayetullahtır) bir muhafazakar din adamları kesimi daha vardır ki, bu kişiler şaşırtıcı biçimde genç ruhaniler ve reformcularla aynı safa düşmektedirler. Hepsi halk nezdinde saygın ve derin dini bilgi sahibi bu ruhaniler 20 küsur seneden beri alimlerin devlete el atmasını ve "Velayet-i Fakih" gibi bir makam icadını klasik Şii görüşe aykırı gördüklerinden pek hoş karşılamamışlar, ancak fitne çıkmaması için susmuşlardır. Onlara göre din adamı siyasal iktidardan uzak durmalıdır; çünkü iktidar makamı bir zillet yeridir ve orada olmak alimin vakarına yakışmaz. Medresenin 20 yıldır azalmaya başlamış itibarı ve namaza camiye gelen cemaatteki azalma da onların görüşlerini doğrulamaktadır. Bu ruhaniler arasında Gulpeygani, Kumi, Musavi -Şirazi, Maraşi -Necefi gibi isimler sayılabilir. Şimdi kimi bu dünyadan ayrılmış bu yaşlı alimler aradan geçen süre zarfında birçok öğrenci de yetiştirmişlerdir.

Özgürlüğe mi?

Şia bugün 18. y.y.daki Ahbari -Usuli tartışması gibi yeni bir teolojik tartışmanın içine giriyor: Dinin devlete karşı konumu. Ya da daha pratik düzeyde ifade edersek kurumlaşmış dinin kurumlaşmış siyaset olan devlet karşısındaki konumu. Bu satırların yazarınca laisizm tartışmasının özü de burada yatmaktadır.

Laisizm Batı Avrupa'nın kendine özgü siyasi koşulları içinde doğmuş ve gelişmiş bir kavramdır. Gerek Ortodoks Hıristiyan dünyanın gerekse de Sünni İslam dünyasının tarihi seyri Batı'dan çok daha farklı ve birbirlerine benzer olduğundan bu kavram o dünyalara çok sonraları ve Batı'dan ithal edilerek girdi. Şia'nın ise şimdiye dek böyle bir problemi olmadı; ancak Şia'nın tarihi seyri şaşılacak derecede Batı'nınkine benzemektedir; onun geç kalmış bir tekrarı gibidir. Bu satırların yazarınca, Şia'nın bundan sonraki tarihi seyrinin de Batı'ya benzemesi akla en yakın ihtimaldir.

Hıristiyanlık günümüzden 2000 yıl önce Peygamberi Hz. İsa'nın etrafında toplanmış küçük ve çok dindar bir cemaat olarak kuruldu. Hıristiyan inançlarına göre çarmıhta can veren Hz. İsa, bu haksızlığa rağmen cemaatine sabır ile Tanrı'nın emirlerine karşı olmadıkça imparatorun emirlerine uymalarını telkin ve bir gün insanların arasına geri döneceğini vaad etti.

Hıristiyanlar iklimlere hükmeden dev Roma İmparatorluğu karşısında zayıf ve savunmasız idiler; dahası imparatorluk tanrılarına tapmayı reddettiklerinden hain olarak görülüyorlardı. Ancak yüksek iman güçleri ile acı ve zulme sabrettiler ve 300 yıl sonra Hıristiyanlık Roma'nın resmi dini oldu. Böylece Hıristiyanlık ilk aşamasını tamamladı.

Daha sonra Roma Devleti Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölündü. Doğu Roma hıristiyanları zamanla kendilerine Ortodoks adını verdiler ve tarihleri boyunca hıristiyan devleti yücelttiler. Aynısını Batı hıristiyanları da yapmak istediler, ancak Batı Roma'da işler umulduğu gibi gitmedi.

476 yılında muzaffer Germen kralı Odovakar'ın Roma şehrini fethi ile Batı Roma yıkıldı. Evrensel Roma'nın yerini küçük krallıklar aldı. Böylece Hıristiyanlık ikinci aşamasını tamamladı.

Avrupa'da Roma yıkıldıktan sonra yaşanan fetret ve kargaşa döneminde Hıristiyan Katolik Kilisesi bağımsız bir evrensel kuruma dönüştü ve siyasi kargaşanın cemaati dağıtmasını önledi.

6 Ocak 754'te, bütün hıristiyanları birleştirmek ve İsa'nın adını duyulmadığı bölgelere götürmek konusunda büyük ümitler vaadeden, Genç Frank Devleti'nin kralı Pippin ile Papa 2. Stephanus buluştu. Papa kralın makamını takdis etti ve kilisenin himayesine aldı. Bununla "Katolik" Hıristiyanlık üçüncü aşamasını tamamladı.

Kilise bundan sonra hakimiyetini daha da artırdı ve "Papalık Emperyalizmi" doktrinini uygulamaya koyuldu. Buna göre bütün dünyevi yetki din adamlarının gözetimi ve kilisenin izni ile krallar tarafından kullanılacaktı. Ancak en yüksek makam devlet değil, Roma Katolik Kilisesi idi ve Papa İsa adına bütün dünyevi iktidarlar üzerinde bir nezaretçi ve doğrultucu oluyordu. Böylece Batı'da teokratik dönem başladı.

14. y.y. başlarında Fransa Krallığı Papalık Emperyalizmi doktrinine karşı çıktı ve Fransa'yı idare eden makamın sahibinin kral olduğunu ilan etti. Fransa Kralı Güzel Philip'in avukatları bu iddiayı şöyle formüle ettiler: "Rex in regno suo est imperator regni sui" (Latince ifadenin anlamı: İmparator nasıl hüküm sürüyorsa kral öyle hüküm sürer). Papalık Emperyalizmi sarsılmaya başladı ve Katolik Hıristiyanlık dördüncü aşamasını tamamlayarak beşinci aşamaya girdi. Batı dünyası bugün bu beşinci aşamayı yaşamaktadır.

Özetlersek, Batı Hıristiyanlığı ve Şia için beş aşamalık bir şema soyutluyoruz:
1)Kuruluş ve cemaat
2)Devletleşme
3)Fetret ve kurumsal bağımsızlaşma
4)Teokrasi
5)Teokrasi sonrası ve devletin "özgürleşmesi"

Doğu Hıristiyanlığı (Ortodoksluk) ve Sünni İslam için sadece kuruluş -cemaat ile devletleşme aşamaları vardır. Birkez devletleştikten sonra her ikisi de yüzyıllar boyu devleti yücelterek bugüne geldiler. Bu anlamda devlet onlar için Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir. Ve yüzyıllar sonra bu alışkanlığı değiştirmeleri hayli zor görünmektedir.

Şia kendi "Ortaçağ"ına 1979 İslam Devrimi ile girdi. Eğer tezimiz doğru ise bu kaçınılmaz bir aşamaydı. Çünkü bağımsız "kurumlaşmış din" devleti kontrol altına almaya çalışır. Ancak bu, yine kaçınılmaz biçimde dinin "Dünya fitnesi" ile kirlenmesi ve giderek eski saflığını ve güvenilirliğini kaybetmesi ile sonuçlanır.

Ortaçağ Batı'da yüzyıllarca sürdü. Bu uzun sürenin sebebi Hıristiyanlığın kirlenmeye karşı dayanıklılığından çok Ortaçağ'ın kendi dindışı şartlarında aranmalıdır. Şövalye şatolarının gölgesinde, eşyalarını hayvan ve kağnı sırtında taşıyan kervanların yavaşlığı, üretimin tarıma dayanması, dolayısıyla insanların çoğunun birbirinden uzak köylerde yaşaması, bir şehirden diğerine haber gitmesinin günler sürmesi gibi parçalardan oluşan bir genel manzara düşünürsek, toplumsal evrimin yavaşlık nedeni de ortaya çıkar.

Oysa Şia Ortaçağı'nda genel manzara, hava meydanlarından kalkan uçaklar, modern ve hızlı karayolları, uydu TV, Internet, cep telefonu vb. parçalardan oluşuyordu. Hıristiyan Ortaçağ'ın her bir yüzyılını Şia, elinde olmayarak birkaç yılda geçti. Ve bu yeni yüzyılın başlarında bu aşamayı tamamlayacak gibi görünüyor. Ama bu kolay olmayacaktır.

Hatemi'nin başa geçişinden beri İran'da reformcularla muhafazakarlar arasında yeryer sert çatışmalara ve kan dökülmesine varan çekişme, Mehdi Kerrubi gibi parlak reformcu şahsiyetlerin tutuklanıp hapsedilmesi, Hatemi'nin ekibinin giderek enterne edilmesi ve son İran genel seçimlerine reformcu adayların katılımının toptan yasaklanması muhafazakar direnişin sertliğini gösterdiği gibi, artık İran'da bazı şeylerin sonuna yaklaşıldığını gösteriyor.

Kim Ölür, Kim Ölmez?

20 küsur yıl önce 1979'da Şahlık rejimin deviren İran İslam Devrimi'nin sıcak safhası yaklaşık 1 yıl sürmüş, bu süre zarfında sayısı milyonları bulan kitleler, başlarında din adamları olmak üzere sokaklara dökülerek üzerlerine ateş açan güvenlik kuvvetlerinin üzerine tekbirler getirerek dalga dalga yürümüş ve 50.000'den fazla kurban vermişti.

Bugünün reformcu göstericilerinin hiçbirzaman böyle bir gücü seferber edemediği görülüyor; açıktır ki, hiç kimse bir İslam devriminde olduğu gibi canından geçerek bir reform adına siyasal otoriteye karşı yürüyemez, ayaklanamaz.

Öte yandan İran'daki mevcut rejimin değişmesi ABD'nin çıkarları açısından hayati önemdedir, çünkü İran, eşsiz jeostratejik konumu itibarıyla "Büyük Ortadoğu" projesinin bizce asıl amacı olan Rusya'nın içlerine sarkan "yeşil kuşak" projesi önündeki hem şimdiki en büyük engel, hem de müstakbel en büyük köprüdür.

Türk basınında fazla ön plana çıkmasa bile yabancı literatürde İran'daki çok etnikli yapıyı karıştıracak ve merkezi otoriteyi sıkıntıya sokacak birtakım hareketlerin alttan alta kabartıldığı yönünde işaretler bulunmaktadır. İran'ın Kürtleri, Azerileri, Belucileri, Türkmenleri, ve diğer Sünni azınlıkları toplum nüfus içinde oranı % 40'a düşmüş asli Fars unsuruna karşı ayaklandıkları takdirde bu Tahran'a gerçekten de büyük sıkıntı verecektir.

Bu etnikçi hareketlerin özellikle ABD'den sempati gördüğü çok gizli bir şey değildir; ve bu noktada akla şu soru geliyor: Amaç İran'ı tamamen parçalayarak yıkmak mıdır, yoksa başka bir şey midir?

ABD çıkarlarının bölge jeostratejisinde oturduğu anahatlar açısından bakıldığında ve asıl hedefin Rusya'ya karşı Ortaasya'ya sarkmak olduğu kabul edildiğinde parçalanmış bir İran'ın ABD'ye faydasının çok sınırlı olacağı açıktır. Ama eğer güçlü ve ABD yanlısı bir İran, Şah zamanında olduğu gibi Rusya'ya karşı bir güney seti ve ABD sıçrama tahtası olarak bölgedeki yerini alırsa, bunun Amerikan çıkarlarına faydası kat be kat bazla olacaktır.

Böylece bilmecenin parçalarını yavaş yavaş bir araya getirmeye başlıyoruz. Yukarıda bir reform için hiçbir reformcunun canını dişine takıp mücadele etmeyeceğini söyledik; ama konu etnik ayrılıkçılık olunca durum değişir. Etnik ayrılıkçı gruplar, koşulları oluştuğunda çok daha yüksek bir motivasyon ve fedakarlık güdüsüyle ve çok daha sert ve kıyıcı yöntemlerle bir ülkede merkezi otoriteye karşı mücadele ederler; bunun örneklerini herhalde saymaya gerek yoktur.

Dolayısıyla ABD çıkarları açısından İran'da şimdiki rejim etnik ayrılıkçılık da dahil her türlü yasadışı muhalif hareketçe sıkıştırılarak zayıflatılmalı ama bu ülkenin parçalanmasına varmamalıdır.

Reformcular, Muhafazakarlar, Ordu

2005 yılında İran'da Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardır. Şimdiki reform yanlısı Hatemi'nin görev süresi dolacak (anayasal olarak tekrar aday olamaz) ve yerine yeni bir aday seçilecektir. Devletin merkezi organlarında hakim muhafazakarların son İran seçimlerinde yaptıklarını tekrarlayarak reformcu Cumhurbaşkanlığı adaylarını seçimden dışlamak ve böylece seçtirilecek bir muhafazakar adayla devleti reformcu tehdidinden kurtarmak için harekete geçeceklerine dair yeterince kanıt vardır; ama bu onlar açısından büyük bir hata olacaktır.

Cumhurbaşkanı Hatemi, her ne kadar hareket imkanı tamamen kısıtlanmış ve reform atılımları durdurulmuş olsa da, sırf Cumhurbaşkanlığı makamındaki varlığı nedeniyle muhafazakar -reformcu çatışmasının kontrol dışına tırmanmasını önleyen bir şahsiyet, bir arabulucu ve yatıştırıcı olarak işlev görüyor; muhafazakar kesimden bir cumhurbaşkanı ise reformcularla merkezi yönetim arasındaki tüm köprülerin atılması olacaktır.

Öte yandan İran'da yıllardır sessiz ve olayları geriden izleyen bir başka büyük camia daha vardır: Ordu.

1979 İran İslam Devrimi sırasında ordu giderek Şah taraftarlığından tarafsız bir konuma kaymış ve bir anlamda İslam devrimcilerinin iktidara gelmesine "kerhen" razı olmuştu. Dünyanın her ordusunda olduğu gibi, bir yerden sonra İran Ordusu için de aslolan ideolojiler ve kişiler değil vatandır; başka tabirle "vatan ideolojiler ve kişiler için değildir; ideolojiler ve kişiler vatan içindir". Vatan sevgisi, İran ordusunun kıyımları sona erdirmesine, Şah için anlamsız bir ısrardan vazgeçmesine ve İslam devrimcilerine karşı tarafsız bir tutum takınmasına neden oldu.

Ordu 10 yıl sürmüş İran - Irak Savaşı'nda da vatanı savunma görevini elinden geldiğince yerine getirdi. Ama ordunun bu, tabir caizse "nötr ideolojik tutumu" yeni İslami rejimin gözünden kaçmadı ve yeni rejim hiçbirzaman ona tam güvenemedi.

Bunun sonucu 1979'dan beri İslam Cumhuriyeti kendine bağlı bir Besic (Gönüllüler) ve Sipah-i Pasdaran (Devrim Muhafızları) örgütü oluşturarak orduyu bir kenara itmeye çalıştı. Ancak bu örgütler hiçbirzaman klasik bir ordunun işlevlerini yüklenme olgunluğuna erişemediler, dolayısı ile İran ordusu dağıtılmadı, ayrı bir antite (varlık) olarak devam etti. Şu an için ordu Tahran'daki yönetim ile İran vatanının bekası arasında bir çelişki görmemektedir; ama bu durum değişebilir.

Bu Şehr-i Buşehr Ki...

İran'ın Buşehr'de kurduğu nükleer reaktörler bu ülkenin uluslar arası camia ve özellikle ABD ile ilişkilerinde son yıllarda en gerilim tırmandırıcı unsuru oluşturmuştur. Reaktörlerin basit bir sivil nükleer enerji programından ibaret olmadığı, İran'ın nükleer silahlanmasına da hizmet edeceği yönünde birçok işaret vardır.

Bu anlamda Buşehr aydın ya da halktan, reformcu ya da muhafazakar, hükümet taraftarı ya da muhalif, sivil ya da asker her İranlı için bir milli gurur kaynağıdır; belki de bugünlerde İranlıların üzerinde ittifak ettiği az sayıdaki ortak paydadan biridir. Peki ya bu milli gurur abidesi ortadan kalkarsa?

ABD, daha Irak'a saldırmadan önce, İran'ın nükleer silahlanmasına izin vermeyeceğini ve bunun için gerekirse "her yolu" kullanacağını açıkça söylemiş ve bunu bugüne dek defalarca tekrarlamıştır. O halde şimdi bu bileşenleri birleştirirsek aşağıdaki senaryo çok mu hayali olur:

- 2005'te İran, reformcu adaylara konan engeller nedeniyle çoğunluk seçmeni temsil etmeyen yeni bir muhafazakar cumhurbaşkanı seçer; reformcularla merkezi yönetim arasındaki tüm köprüler atılır. Reformcu muhalefet giderek yeraltına ve yasadışı yollara kayar.
- Giderek tırmanan etnik -bölücü şiddet Tahran yönetimini kenara sıkıştırır; hareket imkanlarını kısıtlar
- Bu tablo içinde Buşehr'deki "milli gurur abidesi" ABD ya da onun desteğindeki İsrail hava kuvvetlerince bombalanır, yok edilir; sonuçta İsrail hava kuvvetleri yıllar önce Saddam Hüseyin'in "Osirak" nükleer reaktörlerini bombalamış olmakla, zaten bu konuda "tecrübe sahibidir".
- Tüm bu olaylar halkta merkezi yönetime karşı bir ümitsizlik ve kayıtsızlık dalgasının kabarmasına yol açar; halkın katıldığı yaygın olaylar olmasa da, muhafazakar yanlısı hükümetin, zaten azalmış sokaktaki meşruiyeti tamamen kaybolur; bu "hükümet artık sahipsiz" demektir.
- Buşehr bombardımanına, muhafazakar rejimin destekçisi Besiç ve Devrim Muhafızları'nın, düzenli ordudan özenle ayrı tutulmuş, dolayısıyla ayırdedilebilir hedef oluşturan karargahları, tesisleri, haberleşme sistemi de dahil edilir. İran'da tek güçlü silahlı örgüt olarak İran Ordusu kalır.
- İran Ordusu, yıllar önce Portekiz Ordusu'nun yaptığı "Kırmızı Karanfil" devrimi gibi, bir darbe yaparak "sahipsiz rejimi" devirir ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması için süreç başlar.

Tabii ki tüm bunlar amatör tesbitlerdir; tarih böyle seyretmek zorunda değildir; ancak bu da küçümsenmez bir ihtimal olsa gerektir.

Son aşamadan sonra muhtemelen ABD, bir meşruti monarşi getirmek için İran'da zemin yoklayacak ve eski Rıza Şah'ın oğlu yeni Rıza Şah'ı tahta çıkarmak isteyecektir, çünkü bu hem İran'ın şartları açısından daha istikrarlı, hem de ABD'ce bir demokratik cumhuriyete nazaran daha kolay manipüle edilebilir bir düzen oluşturacaktır.

Eğer bu da olursa İran'ın ayrılıkçı hareketleri, yeni yönetimin emniyet güçlerinin eline tüm bilgilerin ABD'ce verilmesi sonucu sekteye uğrayacak, İran tekrar birleşecektir.

Bu durumda ABD'nin Yakındoğu'daki en önemli stratejik müttefiki 1979'dan önce olduğu gibi tekrar İran olacaktır, Türkiye değil; çünkü İran zengin enerji kaynakları nedeniyle daha sağlam bir ekonomi inşa edebilecek durumdadır; jeostratejisi de Ortaasya'ya köprübaşı olması açısından çok daha müsaittir.

Türkiye'de ise kimi Türkçü kardeşlerimiz bir Güney Azerbaycan ayaklanması ile Türk dünyasının birleşmesi rüyaları görüyorlarsa, kenara atılmış bir Türkiye ile bir kabusa uyanacaklardır; tabii biz de.

Kaynak: YARIN Dergisi-Nisan,2005

Bu makale toplam 3116 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.3480, Satış 1.3680; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8300, Satış 1.8570
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi