Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Prof.Dr.Erol Göka
Prof.Dr.Erol Göka
Başörtüsü (yasağı) sorununda çözümsüzlüğe son verilmeli!
Prof.Dr.Erol Göka

Başörtüsü (yasağı) sorununda çözümsüzlüğe son verilmeli!

İnsanın psikolojik varlığının değerlendirmelerde mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğiyle ilgili ifadeler, kulağa hoş gelirler ama her zaman uygulamaya konulmazlar. İnsanın psikolojik varlığı, siyasal ve ideolojik olayların hengamesinde hep göz ardı edilir, kargaşa sırasında ayaklar altında kalır, ezilir. Psikolojik varlığı unutulan, ayaklar altına alınan insanın canı, fiziksel acının verdiği acıdan çok daha fazla yanar; canı yandıkça ruhu üşür, itilmiş kakılmış hisseder, yalnızlaşır, kendisine benzeyenlere tutunur.

Bugüne kadar, başörtüsü (yasağı) sorunu, daha ziyade, siyasal ve ideolojik bağlam ve bağlantılar çerçevesinde ele alınmış, başörtüsünün altında bir insanın, o insanın da bir ruhunun olduğu ihmal edilmiştir. Oysa başörtüsü (yasağı) sorununun müthiş bir psikolojik boyutu vardır ki, bu boyut incelendiğinde toplumsal fanatizmimizin sağlam bir görüntüsünü de ele geçirmiş oluruz.

Başörtüsünün altında insan vardır

Siyasal ve ideolojik tartışmaların, gerilimlerin, olayların tozu dumanı içinde hep ihmalden gelinen bir gerçek, başörtüsünün altında bir insan, o insanın da bir ruhu olduğudur.

Başörtülü insanlar, sırf bu giyim tarzını tercihleri için çalışma ve okul hayatlarında bazı hak mağduriyetlerine uğradıklarını dile getirmektedirler. Onların “kendi yandaşı” işyerlerinde, belediyelerde başı açık olanlara göre daha kolay iş buldukları, “kendi yandaşları” tarafından açılan okullara, olmadı bazı özel ve yabancı okullara gittikleri gibi eleştiriler, uğradıkları hak mağduriyetini ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, başörtüsü yasağı nedeniyle, çalışma ve okul hayatında gündeme gelen sözüm ona imkanların kendileri, toplumsal barış için başlı başına yeni bir tehdit oluşturmakta, toplumun diğer kesimleri, bu sözüm ona imkanlardan yararlanan başörtülüleri bir kez de bu nedenle sanık sandalyesine oturtmaktadır.

Çalışma ve okul hayatlarındaki mağduriyet hislerinin yanı sıra, başörtülü insanların kamu kurumlarında farklı muamele, dışlanma ve hakaret ile yüz yüze kaldıklarını bildirdiklerini yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır. Bundan ayrı olarak başörtüsü yasağı, onların başlarını istemedikleri halde, tamamen veya sadece yasak yerlerde açma, peruk takma gibi doğrudan doğruya psikolojilerindeki savunma düzeneklerini alt-üst eden, yarılmaya ve kendi kendisini suçlamaya, toplum tarafından iki-yüzlü olmakla suçlanmaya veya suçlandığını sanmaya yol açan tahripkar sonuçlara neden olmuştur. Başörtüsü yasağına maruz kalan insanlar, olduklarından başka türlü davranmaya zorlanarak kişiliklerinde zedelenme yaratacak bir tavır içine itildiklerini düşünmektedirler. Araştırmaların ortaya koyduğu bu sonuçları, insan psikolojisi hakkındaki bilimsel psikolojik veriler de desteklemektedir.

Kişilikler, uzun yıllar süren çaba ve emek sonucu oluşurlar ve insanı dış-dünyanın zorluklarından ve sıkıntılarından koruyan, değiştirilmeleri imkansıza yakın ölçüde zor olan psikolojik zırhlardır. Ülkemizdeki başörtülü insanların büyük kısmı çocukluklarından beri başörtülüdür, bir kısmı da kendi kişilik gelişiminin ve kimlik arayışının sonucunda başörtüsü takmıştır. Başörtüsü, onların kişisel kaderlerine ve tarihlerine yapışmıştır; büyük çoğunluğunun anneleri de başörtülüdür, ileride kızlarının da başörtü takmasını dilemektedirler. Yani bazı sosyolojik ve siyasal okumalar sonucu bir “ideolojik simge” olduğu söylense de, başörtüsü, kullanan insanlar tarafından, son tahlilde, kişiliklerinin ve kimliklerin ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir. Başörtüsü takan insanların kendileriyle ilgili bu değerlendirmelerine, “Hayır, aslında öyle değildir!” diye karşı çıkmak, insanların kişilik ve kimliklerini neyin oluşturduğunu, onları kale almadan, dışarıdan belirlemeye kalkmak olur ki, bu bile o insanların kendi kişilik ve kimlik anlatılarına, dolayısıyla o insanlara değer vermemek anlamına gelir. Onu kişiliklerinin ve kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüklerinden bu insanların büyük çoğunluğu, başörtülerini açmaya zorlandıklarında bu tavrı, kişiliklerini değiştirmeye, asla bir anda bırakamayacakları koruyucu zırhlarını çıkarmaya zorlanmak olarak algılamaktadırlar. Böyle bir algılamanın psikolojik etkisini tahayyül edebilmek için, kalabalıklar içinde çıplak kalmaya zorlanan insanın halini örnek verebiliriz. Elbette ilk bakışta iki durum arasında, başörtüsünü açmakla, kalabalık içinde çıplak kalmak arasında, bir benzerlik yoktur. Ama psikolojimiz, olup bitenleri, dışarıdan yapılan bir okumadaki gibi kaydetmez. Psikolojimizdeki kayıt, daha çok şairin hissettiğine benzer bir kayıttır. Şair, “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü. Kör oldum.” dediğinde, bilimsel bir dışarıdan okumanın asla tespit edemeyeceği bir psikolojik hissiyatını dile getiriyordur. Psikolojik algılamada, başörtüsünü çıkarmakla kalabalıkta çıplaklığa zorlanmanın benzer temalar olması pekala mümkündür. Psikolojik algılamayı ortaya çıkarabilmek için onların sözlerinden başka elimizde güvenilir bilimsel bir mihenk taşı da yoktur. Başörtülerini açmaya zorlandıklarında insanların neden bu kadar utanç duyduklarını, günahkar hissettiklerini, onurlarının kırıldığını, çok incindiklerini, kendilerine ve dış dünyaya güvenlerinin sarsıldığını, hatta psikolojik yardım almaya gereksinim duyar hale geldiklerini, psikolojik algılamalarında başörtüsüne atfettikleri önemi göremezsek, başka türlü anlayamayız. Başörtüsü hakkındaki önyargılarımız, bu insanları anlamamızda işe yaramaz, tam tersine bize ayak bağı olur.

Başörtüsü (yasağı) sorunu, “toplumsal” bir sorun değildir

Biz, her toplumun var kalabilmek için, bir arada yaşamanın asgari müşterek koşullarını oluşturmakla mükellef bir kolektif bilinç(dışı) ile hareket ettiğini ve edeceğini; toplumumuzun da birlikte yaşamanın asgari müşterek koşullarını oluşturma becerisi gösterdiğini, bu nedenle toplumda başörtüsü konusunda belirgin bir huzursuzluk yaşanmadığını anlatabilmek için “Başörtüsü (yasağı) sorunu, toplumsal değildir” diyoruz. Toplumumuz, yalnızca bir arada yaşamanın asgari müşterekleri gerektirdiğinin kolektif bilinç(dışı)yla hareket edebilme becerisi göstermemekte, fakat aynı zamanda birbirlerinin başörtülü, başörtüsüz olup olmadıklarıyla ilgilenmeksizin topluluğun kederli ve sevinçli günlerinde, düğünde, bayramda, birliğimizi tehdit eden kaygılarda, tam bir dayanışma içinde ortak tepki verebilmektedir. Toplumumuza dışarıdan bakan birisi, başörtülü ve başörtüsüzlerin oluşturduğu iki kampa ayrılmış bir görüntü değil, giyimleri değişik olsa da her yerde her zaman birlikte olan insan manzaraları görmektedir.

Araştırmalar, başörtüsü takmanın siyasal ve toplumsal olayları ve olguları değerlendirmede, kendisinin ve ülkenin geleceğini algılamada, başlı başına değişiklik yaratmadığını; başörtüsü takanların da tıpkı toplumun geneli gibi bir zihniyet yapısına sahip olduklarını açık biçimde göstermektedir. Başörtü yasağına maruz kalan ve bunun psikolojik zedelenmelerini yaşayan insanlar da çok büyük ölçüde modern değerlere inanmakta ve dünyamızdaki liberal düşünme ve yaşama tarzının egemenliğinden paylarına düşeni almaktadırlar. Cumhurbaşkanı’nın kadın olmasını isteme ve siyasete girmek gibi konularda Türkiye’deki kadınlarımızla benzer düşünce profili göstermektedirler. Avrupa Birliği’nin refah ve özgürlük ortamını istemektedirler ama onlara imkan sunulduğu halde bile, yine ülkelerinde yaşamayı isteyecek kadar, yurtlarına bağlıdırlar. Ülkelerinden umutludurlar; onların başörtülü olmayanlardan tek farkı, başörtülü olmalardır. Başörtüsü yasağı kalktığında her şeyin kendileri ve ülke için daha güzel olacağı kanaatindedirler. Ancak son dönemde tüm alanlarda kendisini gösteren yasama ve yargı başta olmak üzere devlet kurumları arasındaki gerilim onların değerlendirmelerini de etkilemekte, başörtüsü sorununun çözümünde yargıya güvenmezken siyasal kurumlardan medet ummaktadırlar.

Bize göre de başörtüsü (yasağı) sorunu, “toplumsal” değil “siyasal”dır. Ama bizim “siyasal”dan kastımız, başörtülü insanların sorunun çözümünde işaret ettiği yasama ve yürütme anlamındaki “siyasal” değildir. Başörtüsü takan kadınlar, kendi seçtikleri insanların, demokratik işleyiş içinde, karar alma düzeneklerine yerleştiklerinde sorunu çözeceklerine olan inançları nedeniyle, siyasal kadrolara gönderme yaparak sorunun çözümü “siyasal”dır diyorlar. Biz ise, “toplumsal”a olduğu gibi “siyasal”a da bambaşka bir anlam veriyoruz.

Başörtüsü (yasağı) sorunu, “toplumsal” değil “siyasal”dır derken kullandığımız bu ifade, başörtüsünün siyasal-ideolojik bir simge olarak takıldığını ileri sürenlerin diline de çok yakındır. Ama “siyasal”dan kastımız, başörtüsünü bir takım kötü niyetli insanların siyasal-ideolojik amaçları için kullandıklarını ileri sürenlerin terminolojilerindeki siyasal” ile de hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. “Siyasal”a verdiğimiz anlamı, birazdan açmaya çalışacağız.

Fanatizmin psikolojisinin aşılması ve sonuç

Araştırmaların sonuçları, aslında başörtüsü (yasağı) sorununda çözüme ne kadar yakın olduğumuzu düşündüren verilere sahiptir. Ancak hepimiz biliyoruz ki çözüm, elimizi uzattığımızda yakalayacağımız kadar yakınımızda değildir. Bu çözümsüzlüğe yol açan nedenlerin başında, siyasilerin beceriksizlikleri ve oy avcılıkları nedeniyle toplum olarak içine düştüğümüz fanatizm psikolojisi gelmektedir. Başörtüsü (yasağı) sorunu, fanatizmin en belirgin biçimde kendisini gösterdiği, toplumun ve toplumsal zihniyetin iki fanatik kutup tarafından uçlara doğru, adeta kopartmak istercesine bir acımasızlık ve aymazlıkla çekiştirilerek gerdirildiği bir alandır. Bu sorunun üstesinden gelinebilmesi için de “makul ve mutedil” olanın araştırılması gerekir. Makul ve mutedil olanın araştırılması, toplumsal bir yaşamın olabilmesi için asgari bir müştereklerin araştırılması ile aynı anlama gelir. Aslında burada uygun olan terim “toplumsal yaşam”dan daha ziyade “siyasal yaşam” olmalıdır. Zira insan onto-psikolojisinin temel belirleyicilerinden birisi onun grup-varlığı olduğu için her türlü topluluk yaşantısı, kendi asgari müştereklerini, makul ve mutedil olanını, spontan olarak, ortaya çıkaracak, bireyleri bunları savunmaya mecbur bırakacaktır. Bir başka deyişle, toplumsal yaşam, kendi ihtiyacı olan, asgari müştereklerini, kendisi, hiçbir dolayımdan geçmeksizin üretecektir. Sorun “toplumsal”da değil, toplulukların daha üst bir örgütlenme biçiminin ifadesi olan “siyasal”dadır. Toplumsal yaşamın siyasal bir yaşama sıçrayabilmesi için toplumun kendisini “siyasal toplum” olarak örgütleyebilmesi; toplumsal yaşamdaki asgari müştereklerin devletin (hukukun ve erkin) güvencesi ve garantisi altına alınması gerekir. Bunu yalnızca varlığını ve gücünü değil, adaletini de tüm toplum kesimlerinde hissettiren bir “hakem devlet” başarabilir.

Türkiye’de yaşanan başörtüsü (yasağı) sorunu, toplumun, tarihsel gücünün ve yeteneğinin bir krize girmesi nedeniyle, kendi asgari müştereklerini siyasal alana yansıtamamasından, devletin bu konuda “hakem”lik yapamamasından kaynaklanmaktadır. Hakemlik, tarafsız ve adil olmakla, yurttaşları karşısında eşit mesafede durmakla mümkündür. Tarafsız, adil bir devlet fenomenolojisi, toplumdan farklılaşmış, nötr, tek biçimli (uniform) bir varoluşu zorunlu kılar. Bu nedenle, devletin, toplumdaki çok-çeşitli görünümün varlığını ve devamını koruyabilmek uğruna kendi personelini için bir tek biçimli (uniform) bir görünüm istemesi, bir başka deyişle tek biçimliliği sağlayacak bir kılık kıyafet (uniforma) nizamnamesi yapması, hatta bu nizamnameyi çağın gereklerine göre düzenlemesi, (“değiştirilemez” kaydı koymamak şartıyla), elbette anlaşılabilir bir durumdur. Ama bu nizamnamenin geçerlilik alanı, yalnız ve yalnız, devletin maaşlı, “devlet memuru” olarak tanımlanan personeliyle sınırlıdır. Devletin memurlarından nasıl bir kılık ve kıyafet istediği, tüm toplum tarafından bilinmektedir ve devlet memuru olmak isteyenlerinden de buna hak kazandıklarında önceden belirlenmiş bu nizamnameye uymaları, her şeyden önce toplumsal barış için zorunlu bir önkoşuldur. Bu noktada hiçbir tartışma olmaması icap eder.

Toplumun bir kesiminin bir giyim yasağı nedeniyle kendisini rahatsız ve psikolojik bakımdan cendere altında hissettiği nokta, devletin ancak kendi memurundan isteyeceği bir kılık kıyafet nizamnamesini, bazı yurttaşlarına da uygulamaya kalkmasını istemesiyle ortaya çıkmaktadır. “Hakem devlet” olgusuyla asla bağdaşmayan, tek-biçimliliği, (uniformalı, uniform olmayı) yalnızca tarafsızlığın nişanesi olarak devletin memurundan değil de tüm toplumdan beklemeye başlayan bu uygulama, demokratik değil “totaliter”dir. Sorun bu kadar basit olduğu halde, totaliter devlet tanımının tüm koşullarını karşılayan toplumu tek-biçimli bir görünüme kavuşturma arzusu, kendisini, “kamusal alan” teriminin arkasına gizlemektedir. Devlet, elbette toplumsal bir yapı üzerine bina olur ve o toplumun tüm yurttaşlarının ve başka toplumsal-varlıklara karşı bizatihi kendisinin haklarının savunulması için “siyasal” örgütlenmesidir. Dolayısıyla devlet varlığını toplumun içinde ve üzerinde icra eder. Ama bu gerçek, devletin varlığını icra ettiği her yerde (karakolda, mahkemede, hastanede, üniversitede vs.), “kamusal alan” olduğu gerekçesiyle, herkesin devlet memurlarının kılık kıyafet nizamnamesine göre giyinmeleri şeklinde yorumlanırsa, demokratik bir hukuk devletiyle asla bağdaşmayacak bir durum ortaya çıkar.

Demokratik, hukuk devleti, insanın psikolojik doğasına ve özgürlük ihtiyacına daha uygun olduğu için diğer devlet biçimlerinden daha üstündür. Devletin demokratik, hukuk devleti olma özelliğinin çeşitli kaygı ve gerekçelerle totaliterlikle değiştirilmeye kalkışılması, yurttaşların (en azından bir kısmının) psikolojik doğalarının ve özgürlük ihtiyaçlarının baskı altına alınması demektir. Bir demokratik hukuk devletinde olamayacak bu kısıtlama uygulaması, ancak yurttaşlarını (en azından bir kısmını) giyimi nedeniyle suçlu ilan ederek hayata geçirilebilir. Devleti tarafından suçlu ilan edilerek kısıtlanan yurttaşlar, hem psikolojik bakımdan suçluluğun yükünü taşırlar hem de bu suçu hak etmediklerini düşündüklerinden hayal kırıklığı ve öfke ile dolarlar.

Devletin, demokratik, hukuk devleti niteliklerine haiz bir hakem devlet olabilmesi, enerjisini yurttaşlarını (en azından bir kısmını) tek-biçimli hale getirmeye zorlamayarak daha olumlu alanlarda değerlendirebilmesi; toplumun (en azından bir kesiminin) kendisine isnat edilen “farklı giyinme suçu”nun suçluluk duygusundan, bunun yarattığı hayal kırıklığı ve öfkeden sağaltılarak, daha sağlıklı ve yararlı yurttaşlar haline gelebilmesi için fanatizmin baskısından kurtulmamız şarttır. Bütün bu söylediklerimiz, ülkemizde bir süredir gündemde olan demokratik açılım sürecinin, aslında toplumumuzdaki fanatizm psikolojisinin ıslahı perspektifinden ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Başörtüsü (yasağı) sorunu, toplumsal fanatizmimizin en acı veren apseleşmiş halidir; sağlıklı bir biçimde drenajı gereklidir. Eğer başörtüsü (yasağı) sorununda bir açılıma gidemiyorsak, bu basit apse açma işlemini bile başaramıyorsak, toplumsal psikolojimizdeki fanatizme karşı henüz ayağa kalkacak güce ve basirete sahip değiliz demektir. O zaman demokratik açılım sürecinin de başarıyla işlemeyeceğinden emin olabiliriz. Bir başka deyişle, demokratik açılım sürecinden rahatsız olanlar ve sürecin sağlıklı biçimde işlemesini istemeyenler, başörtüsü (yasağı) sorununda bir açılım gündeme gelmedikçe huzur içinde yaşamayı sürdürebilirler.

Bu makale 1,688 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» İnsanın büyük seçimi: tek mi çift mi?
» Nereden Çıkardınız Geçimsiz Olmadığınızı?
» Şiddet, travma, kimlik, fanatizm ve matem
» Hayat ve ölümün devri
» Karizma geri çekildiğinde
» ‘Küçük annelik’ sorunu dini içtihatla aşılır
» O bu dünyadan göçtükten sonra
» Psikoterapi dünyayı değiştiremez ama!
» Ne çok N.Ç’nin ahını aldık!
» Kanlı Hayvan Kurbanının Psikanalizi
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı