Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Salih Selçuk
Salih Selçuk
Mutluluğun sosyolojik altyapısı ve mutlu eşitler toplumu
Salih Selçuk

Mutluluğun sosyolojik altyapısı ve mutlu eşitler toplumu

Mutluluk, her daim incelenebilecek konulardan biri. Tek tek insanların mutluluğundan da öte, toplumların bir 'Mutluluk' sosyolojisi temeli üzerinde yeniden inşa edilmeleri veya bu istikamete değiştirilmeleri, -kuşkusuz- öenemli bir konu. Maddi (ve tabii parasal) bakımdan ölçülemeyen 'Mutluluk' gibi faktörler, uzun zamandan beri klasik sosyolojinin dışında tutulmaktaydı. Kapitalizmin ruhsuz soğuk doğası, işin içine böyle faktörlerin karıştırılmasına pek cevaz vermiyordu. Ama zamanın yeni kalitesi, insanların bu saçmalıkları aşmalarına yardımcı oluyor. Artık daha bilinçli bir şekilde ve madde ötesi anlamda insani/insancıl olmak daha kolay. İnsanların iyiliğini ilgilendiren samimi sorular, “bilimsel” kulaklara saçma da gelse konuşulmak zorunda.

Burada soracağımız ve kısaca yanıt aramaya çalışacağımız temel soru, toplumların mutluluğunun ilk şartının ne olabileceğidir.

Kapitalizmin "ileri" sayıp, insanlara dayattığı "Ekonomi/para odaklı hayat biçimi"nde, insanların daha iyi yaşayabilmeleri için kışkırtıcı bir dürtüye sahip olmaları gerektiği varsayılır. Bu dürtü, daha çok para kazanmak ve/veya zengin olmak dürtüsüdür. Sistemin temel değeri parayala ölçülen zenginlik olduğundan, zengin olmak için sürekli daha çok çalışmak ve daha çok üretmek dürtüsü, temel dürtü sayılır. Toplumların daha iyi yaşaması ve nihayet mutluluğu da bu dürtüyle ilişkilendirilir. Kapitalist yaşam biçiminin ana fikri sayılan bu temel teori doğru mudur? Bu sorunun şimdiye dek pek ciddiye alınıp sorulmadığını görüyoruz. Soru, yakın geçmişte -başta sosyalistler tarafından olmak üzere- elbette farklı açılardan sorulmuştur, ama konunun 'Mutluluk' gibi "önemsiz" bir soruyla/sorunla ilişkisi pek kimseyi meşgul etmemiştir. Sorular sorulmuştur, ama mesela şöyle sorulmamıştır: Toplumların mutluluğu ile refahı ilintili olmakla birlikte, kapitalist toplumların refahı ile toplumsal mutluluk arasındaki bağ ne alemdedir? Veya: Toplumsal eşitsizlik üreten ve eşitsizliği toplumların motoru sayan (kapitalist) bir anlayış, toplumsal mutluluğu ne dereceye kadar garantileyebilir?

Yakın zamana kadar, bu ve benzeri konularla ilgilenenler, benzeri sorular soranlar, kafadan Solcu sayılıp ciddiye alınmazlardı. Ama gerçekleri açıklamak için mutlaka Sol literatürü kullanmak ve Solcu olmak gerekmiyor. Çünkü gerçek, kimsenin tekelinde değil.

Richard Wilkinson ve Kate Pickett adlı iki araştırmacının "The Spirit Level" başlıklı yeni kitabı, Sol ötesi bu anlayışın yeni bir örneği. Hiç öyle Marx'a Murks'a falan girmeden, Solculuk da attırmadan, çok önemli bir gerçeği belgeleyip kanıtlıyorlar:

Toplumlardaki yüksek depresyon oranı, şiddet ve kriminal suçlara yatkınlık oranının artışı, o ülkedeki eşitsizliğin derinliğiyle ilgilidir (yani eşitsizliğin derinliğiyle doğru orantılıdır). Eşitisizlik ne kadar derinse, toplumdaki mutsuzluk/depresyon/suç oranı da o oranda fazladır. İki yazar bu konuyu, gelişmiş kapitalist ülkelerde incelemişler ve en büyük eşitsizliklerin yaşandığı ABD'deki yüksek mutsuzluk oranının nedenine çok detaylı bir şekilde değinmişler. (Eşitsizlik, İsveç'te ABD'deki kadar hiç değil mesela) The Times gazetesinde John Carey bu kitabı, "Malum siyasi düşünce tarzını değiştirebilecek kadar büyük bir fikre sahip" diyerek tanıtıyor. Kitabın, dünyadaki siyasi düşünce tarzını değiştirebilecek fikri de şu: İnsanlar, eşit oldukları ve eşit şansa sahip oldukları toplumlarda çok daha mutlu oluyorlar ve daha az depresyon yaşayıp daha az suç işliyorlar. Yazarlar bu gerçeği, bilimsel yoldan kanıtlıyor. Bu yeni saptamanın yerlebir ettiği en önemli konu, kapitalizmin temel önermesidir, yani "Eşitsizlik iyidir" fikridir. (Bilindiği gibi 'demokrasi' bile, eşitsiz olanların siyasi/ekonomik çıkarlarının tartışa/didişe tatlıya bağlanması rejimidir. Söz konusu fikir, demokrasinin temellerini bile sallayabilecek güçte!)

O halde malum gerçeği yüksek sesle bir kez daha tekrarlayabiliriz: Aşırı zenginlik, tıpkı aşırı fakirlik gibi kötüdür ve toplumları zehirlemektedir. (En iyisi, insanlar arasındaki zenginlik/fakirlik farkının mümkün olduğunca küçük olmasıdır.) Zenginliğin anlamı ve maddi zenginliğin oranı, belki başka bir yazı konusu, ama şu kadarını belirtmekle yetinelim: Ortaçağda en zenginle en fakirin, yani bir kralla bir köylünün arasındaki maddi fark 10 idiyse, bugünkü fark 10 bindir, vaya çok daha fazlasıdır. Kötü olan, kapitalizmin mümkün kıldığı bu korkunç eşitsizliktir.

Burada dikkat çekmemiz gereken konu, (kapitalist anlamda) aşırı zenginliğin, zengin olanları da vurduğudur. Birçoklarının sandığı gibi, konu fukaralık olunca, "Onu fakirler düşünsün" gibi bir "zengin" lafazanlık durumu sözkonusu değildir. Zengin ile fakir arasındaki mesafe, fakirin o mesafeyi alabileceğini düşündüğü orandaysa -ancak o şartlar altında- kabul edilebilir bir zenginliktir. Tarihte de esasen böyle olmuştur. Bugünün sanal para zenginleri, iklimleri çökertecek kadar ölçüsüz bir lüksün tüketicileri ile; günde bir doları bile bulamayan dünya nüfusunun yarısı arasındaki eşitsizlik -tarihte benzersizdir. Bunun sürdürülmesi ne mümkündür ne de adildir. Yani kesinlikle sona erecektir. Ama devasa eşitsizlik üzerine kurulu bir zenginliğin zengine ne zararı var? İşte bunu konuşmak gerekiyor.

Büyük eşitsizlikler toplumları adeta hasta ediyor. Kitapta da bu konuda OECD raporları ve istatistiklerinden tutun da (çeşitli ülkelerden) sayısız örnek veriliyor. Ama biz kısaca kendi örneklerimize bakalım. O çok zenginler, kendilerini korunaklı duvarların/sitelerin içine hapsetmek zorunda kalıyorlar. Hatta ciplerine hapsediyorlar. Mehmet Bekaroğlu'nun deyimiyle, otobüs durağında çocuğuyla bekleyen eski pardösülü başörtülü bir kadının önünden geçen kara lüks bir cip, o kadını ve çocuğunu ıslatıyor. Cipin içinde oturan başörtülü kadın, kendine karşı gittikçe büyüyen öfkenin farkında. Cipinden inmiyor. Belki o cipler ve oturduğu korumalı siteler, cipli kadına "Güvenli Sığınak" duygusu vermeye devam ediyorlar, ama korumalı sitelere ve ciplere sığınan aynı insanlar, sosyal çevrelerinin eskisi gibi normal işlemediğini hemen farketmiyorlar. Bunu anlamaları için biraz zaman geçmesi gerekiyor. Artık sevilmediklerini, sahte sevgi gösterilerine maruz kaldıklarını, o sığınakların dışındakilerle sahici dostluklarının bittiğini anlamıyorlar. Anladıklarında da; gelsin depresyon, gelsin stres, gelsin gelecek korkusu. Zenginlik, insanı korkudan kurtarmıyor. Zenginler, statülerini kaybetme korkusuyla ve diğerleriyle zenginlik yarışında geride kalma korkusuyla yaşıyorlar. -bunu yaşamak zorunda da kalıyorlar, çünkü maddi zenginliğin karakteri bu. Ona kapılan, onun kurallarına göre yaşıyor. Eşitsizliklerin hızla büyüdüğü günümüzde zenginlerin kendilerini "güvenli" hissetmemeleri bir yana, önce sevgisizlik ve mutsuzluk diye çok önemli bir sorunları var -ki hayati önemine biraz değinmeyi deneyeceğiz.

İnsanların ruh hallerinin, yani mutlu veya mutsuz olmalarının ne kadar önemli olduğu pek konuşulmadı. İnsanların sürekli mutsuz olmalarının ve mutsuzluklarına neden olan koşulların üretildiği bir atmosferde yaşamalarının (sevgisizlik ve maddi rekabet atmosferinin) ne kadar korkunç bir şey olduğunu herkese iyi anlatmak zorundayız. Mutlu olmak, insan hayatının birinci amacıdır. (Bunu hep hatırlamakta fayda var) Bugünün dünyasında çok kullanılan, "Mutluluğu için mücadele etmek" diye bir terim var mesela! Niye mücadele?!.. Mücadelesiz olmuyor mu?!.. Mutluluk, her insanın en temel hakkı olmalıdır ve toplum da, insanın mutluluğa en kolay ulaşabileceği formatta kurgulanmalıdır. İnsanlar, içine doğdukları ortamda, mutlu olmanın tüm ön koşullarını otomatikman bulmalılardır ve insanlara -eğitim namına önce- kalıcı ve düzenli olarak mutlu olmanın yolu/yordamı, yöntemleri öğretilmelidir.

Bu mümkün olabilir mi? -Elbette!..

O hedefe doğru adım adım ilerlerken, birçok konuyu da açıklığa kavuşturmak zorundayız. Bu konuların başında da 'Kapitalist birey/özne' geliyor. Mutluluk, modern toplumlardaki gibi -doğrudan- tek tek 'Modern Birey'lerin “özgürlüğü” (yani kendi başına buyrukluğu) şeklinde tarif edilirse, böyle bir “özgürlüğü” sosyalleştirmek pek mümkün olamıyor. (Çünkü her biri, "paranın sağladığı özgürlüğün" yalnızlığında yaşıyorlar. Birbirinden kopuk moleküller halindeler) Kapitalist yaşam biçiminin 'Modern Birey'lerinin mutluluğunun toplamından oluşan bir sosyal/toplumsal mutluluk temeli kurmak kolay değil. Çünkü modern anlamda toplumsal mutluluk, kişisel önceliklerin ve isteklerin gerçekleştirilmesi temelinde tarif edilen bir kavram. 'Modern Birey' temelinde başvurabileceğimiz 'Mutluluk' anlayışını, toplumun tamamına maledemiyoruz, ortak bir yörüngeye oturtamıyoruz. Çünkü bu temelde; birinin mutluluğu diğerinin mutsuzluğu demek olabiliyor. Ama, 'Sahip Olmak' odaklı modern kapitalist mutluluk anlayışının yerine, (tüm yüksek değerleriyle, İnsan) 'Olmak' odaklı kalıcı mutluluk anlayışını geçirebilmek için temel kavram, elbette 'Eşitlik' olmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmacıların saptamaları, bu açıdan önemli. Hem de ideolojiler ötesinden bir saptama yapıyorlar -ki bu daha da önemli.

Mutluluk öğrenilebilir mi? Bu soruya yüksek sesle 'Evet' diyoruz. Fakat mutluluğun bir çevrede kalıcı olabilmesi, yaşayabilmesi -hele bugünün maddi ve parasal didişmece/koşturmaca atmosferinde- oldukça zor. Ama mutluluk atmosferini kurmak imkansız değil -pekala imkanlı...

Bir vakit çiçek çocuklarının devamı arasında çok moda olan, sonra terkedilen ve modern esoterik/batınlık sayılıp köşeye kaldırılan bir konu vardı: Olumlu düşünmek!.. (ve bunun türevleri). Türkiye'de kısaca "Polyannacılık" diye küçümsenen bu 'iyi hal'in insanları hastalıklardan bile kurtarmaya kaadir olduğunu söyleyenlere gülünürdü ama olumlu ve olumsuz düşüncelerin gücü bilimsel bakımdan da kanıtlandı. Olumlu ve olumsuz düşüncelerin gücü hakkında bir örnek vermek istiyoruz:

1930'lu yıllarda Hindistan'da, bir ölüm mahkumunun üzerinde bir deney yapılmasına izin çıkıyor. Adama, eğer kanının yavaş yavaş akmasına izin verirse, acısız ölebileceği söyleniyor. Adam buna inanıyor ve bunun yapılmasına, yani üzerinde denenmesine izin veriyor. Gözlerini bağlıyorlar ve yatırıyorlar. El ve ayaklarını metal bir cisimle sertçe çiziyorlar -ama kan akmayacak kadar! Adama kanının aktığını sanması için su damlaması sesi dinletiliyor ve bu arada Hint ilahileri çalınıyor. Adam, kanının yavaş yavaş bedeninden akıp gittiğini sanıyor. Ve bir damla kan kaybetmediği ve tamamen sağlıklı olduğu halde ölüyor!

(Örneği anlatan: Werner Bartens)

Mutluluk (ve iyimserlik), insan hayatında, şimdiye kadar tahmin edildiğinden çok daha önemli bir rol oynuyor. Hatta insanın sağlıklı ve kaliteli uzun bir hayat sürebilmesi bu faktöre bağlı. (Arada-sırada da olsa "kavga etmeyi" hayatın tuzu-biberi sayanların dikkatine sunulur: Hani o "Ağzına geleni söyleyip güya içini boşaltmak -içine atmamak" gibi saçmalıklar var ya! İşte onlar insanı zehirliyor. İnsanın bağışıklık sistemini bile etkileyip bozabiliyor.)

Günlük hayatında vesveseye kapılıp duranlar, kendini sürekli ezik ve haksızlığa uğramış hissedenler (mağduriyet psikolojisi), tehlikeli bir hayat yaşıyorlar! Onların bu durumdan kurtulmalarını sağlamak sosyal ve psikolojik anlamda herkesin sorunu. Çünkü -toplumsal anlamda- dar alanda kısa mutluluklar diye birşey yok. Mutluluk, ancak toplumun tamamına nüfuz ederse kalıcı ve derin olabiliyor.

İnsan kendini nasıl hissediyorsa, beden de ona uygun olarak hastalıklara daha açık veya daha kapalı hale geliyor. Öfke ve nefret, en zararlı duygular. Sevinç ve mutluluk en iyi olanları. (Burada 'iyi' sözünü, aynı zamanda 'olumlu' anlamında kullanıyoruz) Bunlar artık sadece iyimser laflar değil (aynı zamanda soğuk bilimsel gerçekler). Mesela kitapta gösterildiği üzere, Alzheimer hastalarının sürekli bilimsel/tıbbi bakım altında olmaları, onlara hasta olduklarını sürekli hatırlatan bir atmosfer, hastalıklarının daha çabuk ilerlemesini sağlıyormuş. Yeşil ve sakin ortamlar, güleryüz, sevinç, umut ve hastalığı mümkün olduğunca hatırlatmayacak tavırlar, dostça davranış biçimleri, -ne hastası olurlarsa olsunlar- hastaların çok daha çabuk iyileşmelerini sağlıyormuş. Deneylere göre mesela her akşam eşleri/sevgilileri tarafından bir öpücük ve güleryüzlü selamlaşmaya "maruz" kalan deneklerin kan basıncı 2.5 birim düşüyormuş!.. (Öpücük sayısını artırmakta fayda var elbette!)

Geleceğin dünyası; iyiliğin rafine edildiği, çocuklara küçüklüklerinden itibaren mutlu olmanın öğretildiği mutlu ve güzel bir dünya olmalıdır, olmak zorundadır.. İyi duyguların yoğunlaştırılması, bazılarına "naif" hatta "zayıflık" gibi de gelebilir... (Evet bir tür zayıflık olduğu söylenebilir!.. Ama o “zayıflığın” güçlü yanı, tüm güçlülerin tozunu atabilecek kalitededir aynı zamanda!..)

Son araştırmalara, özdeneyimlere ve dostlardan öğrendiklerimize göre, Mutluluk bir alışkanlık meselesidir.

İyiliği rafine eden, iyiliğe ve olumlu yaklaşıma sadık kalan bir anlayış, bunu (hayatının) 'anlamı' ile de birleştirerek kendi gelişiminin yönünü de belirleyebilir -tabii bunun yaşayabileceği sosyo-ekonomik bir atmosferin kurulması şartıyla. Mutluluğa alışmak konusunun sonucunu, bir bisiklet sürücüsü örneğiyle anlatabiliriz her halde... Düzenli olarak bisiklete binenlerin bacak kasları nasıl gelişirse, birbirini özellikle (bilinçli bir şekilde) hoş tutanların da mutluluk kasları gelişir!.. Bunun birinci anlamı, insanın -belli bir süre sonra- hayattan otomatikman daha fazla zevk almasıdır. Ve bunun için -mesela- dünyayı fellik fellik gezip mutluluğu aramaya falan da gerek kalmaz. (Hindistan'da, pazarda mutluluk satmıyorlar!.. Ashram'larda da yok, Tekkelerde de yok!) Başka bir örnek, yeşil çayırlarda, kestirmeden gidilen yerlerin bir zaman sonra patika olması halidir. Mutluluk uyandıracağı malum tutum ve davranışlarda ısrarlı olmak ve negatif duygulardan uzak kalmak, önünde-sonunda böyle bir patika haline gelmektedir ve bir dönem mutsuz olunsa bile mutluluk patikasına dönüş yapmak, yani o yolu yeniden bulmak kolaylaşmaktadır. Burada 'Mutluluğu Rafine Etmek' dediğimiz olay; o patikayı, iki tarafında kiraz ağaçlarının sonra erguvanların çiçek açtığı uzun bir yola, hatta yemyeşil/aydınlık bir tünele çevirmektir! (Yol kesin olunca, yoldan çıkmak da zorlaşır!)

Gene kitaba dönelim, gene bilim: Sınav, ameliyat gibi önemli deneyimlerden önce eşi tarafından mesela sırtı sıvazlanan kişiler daha az stres hormonu üretiyorlarmış. Hastalarla çok dost bir ifadeyle konuşmak, onlara hastalıklarını mümkün olduğunca hatırlatmamak başkaymış, onlara hastalıklarını dan diye söylemek başka... Aradaki farkın, bazen ölüm/kalım meselesi kadar kesin olabileceğini tahmin etmek için böyle kitaplar okumak da gerekmiyor ayrıca. Hadi gene bilim: Bir insanı okşamak ve ona masaj yapmak, onunla konuşmaktan daha olumlu/iyi duygular uyandırırmış. (Bunu bilmek için de kitap okumak gerekmiyor mesela!)

Toplumun -bir bütün olarak- mutluluğu bu kadar önemliyse, bunun sosyal temelinin inşa edilmesi de konuşmaya değer bir konu. Tartışmasız amaç, insanların/toplumların mutluluğunu birbiriyle bağdaşır, birbirini destekler hale getirmek ve bu temelde insan haysiyetine yaraşır yüksek kalitede bir hayatı dünyaya hakim kılmak olmalıdır elbette. Eskiden beri kullanılan, ama asla pek ciddiye alınmayan bu retoriğin içeriğini doldurmak giderek önem kazanıyor. Sonsuz didişmeyi bir yaşam biçimi haline getiren modern para/mal/ün/statü yarışını geride bırakıyoruz ve 'Eşitliği', 'İyiliği', 'İyimserliği', 'Sevgiyi' ve 'Mutluluğu' çok ciddiye alıyoruz.

Salih Selçuk

selcuksalihcaydi@gmail.com

www.konstantiniye.blogspot.com

Bu makale 1,410 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» Üretimin ve serbest piyasanın önü açılarak küresel kriz durdurulabilir mi?
» Demokrasisiz ekonomi, ‘Doğrudan demokrasi’ ve halkların mutluluğu
» Globalleşen sistemin kırılganlaşması ve İran’ın manevraları
» Ajanlar, kadınlar, erkekler ve yiten anlamlar meselesi!
» Doğanköy...
» ABD, Çin, İran ve ekonomik krizde savaş konuşmak
» Kriz ve devletlerin zincirleme çöküş mekaniği
» Mutluluğun sosyolojik altyapısı ve mutlu eşitler toplumu
» İdeoloji' denen format ve ideolojileri aşmak
» Berivan'ın hikayesi
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı