 Prof.Dr.Erol Göka
Devletçi zihniyetimiz, göçebe ruhumuzun üretimi[*]dir
Prof.Dr.Erol Göka
11 Nisan 2010 Pazar 18:48
|
Tarihçiler arasında Türklerin devlet kurma becerilerinin yüksekliği konusunda genel bir fikir birliği ortaya çıkmıştır. “Türklerde imparatorluk kurma eğilimi vardır. Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarlarıdır. Kurdukları ve hiçbiri diğerine benzemeyen imparatorluklar iki bin yıl boyunca bazı temel özellikler taşımaktadır. Bu imparatorluklar birer halk mozaiğiydi: Türkler bu imparatorluklarda, halkları uyum içinde bir arada yaşatmaya çalışıyor, onlara güçlü bir biçimde merkezileştirilmiş ve despotik bir iktidarın yönetimi altında kimliklerini, dillerini, kültürlerini, dinlerini, hatta çoğunlukla önderlerini muhafaza etme hakkını da tanıyorlardı. Fetih hakkı olarak en yüksek görevler kendilerinin olduğu halde, ele geçirdikleri ülkenin insanları onlardan uygarsa, yerli halkı güven gerektiren görevlere getirmekten çekinmemişlerdir” diyen Roux, Türklerin bu devletçilik yönelimleri nedeniyle idarecilik muhasebe anlayışı ve arşivleme becerisi de geliştirdiklerini ileri sürer.
Bize göre Türklerin olağanüstü devlet kurma becerilerinin nedeni, bazılarının sandığı gibi yalnızca bozkır koşullarındaki toplumsal örgütlenmeden kaynaklanan yetenekleri ya da göçebe ve hayvancı kültürde, özellikle atların ve savaşçıların özellikleri değildir. Bizzat toplumsal psikolojilerinden gelen güçlü motivasyonlar Türklerin birçok büyük devlet kurmasına yol açmıştır. Elbette Türk grup davranışının da en önemli belirleyenlerinden birisi olan soy-boy tarzı örgütlenmenin kolay devlet kurabilme becerisiyle yakından bağlantısı vardır. Soy-boy tarzı örgütlenmemizin nasıl olup da bir yandan güçlü merkezi devletler kurarken bir yandan mafiyöz oluşumlara, kardeş kavgasına, merkez-perifer gerilimlerine fırsat veren segmenter bir toplum karakteri göstermemize yol açtığını daha önce diğer çalışmalarımızda ayrıntılı bir biçimde ele aldık. Türklerin tarihsel psikolojileriyle ilgili son çalışmamız olan Türklerde Liderlik ve Fanatizm’de devletçi düşünme geleneğimizi, nizamı âlem ülkümüzü ve itaat kültürümüzü sorguladık. Burada onların üzerinde tekrar durmayacağız. Türklerin devletçiliğe ve muhafazakârlığa yöneliminin altında göçebeliğin mekânla iğreti ilişkisine karşı sabitleştirici bir savunma düzeneği olduğunu ileri sürerken geçmişte yeterince belirtmediğimiz bir husus olan toplumdaki ve devlet yönetimindeki gelenekçilik (muhafazakârlık) ve değişim dinamiklerinin göçebelikle bağlantısını bu vesileyle vurgulayacağız. Şöyle ki:
Kim ne derse desin göçebeliğin pek çok zor yanı vardır. Otlaklar bir gün tükeniverir; altın, gümüş ve ipek, bilumum iyi şeyler komşu uygarlıklardadır, var kalmak için onlarla bir yandan savaşmak, bir yandan da ticaret yapmak zorundasınızdır. Asıl zorluk, göçebe bir yaşam tarzının yerleşikliği zorunlu kılan uygarlık öğelerini sindirememesindedir. Uygarlıklar arasında aracılık etse de, donmuş uygarlıkları yıkarak yerine yenisinin geçmesine fırsat hazırlasa da, göçebenin zaferi gelip geçicidir; göçebe, eninde sonunda uygarlığa yenik düşer. Bunu en iyi savaşçı özellikleri sayesinde birçok kez komşu uygarlıklara galebe çalmış ve uygarlık coğrafyalarında devletler kurmuş Türkler bilir. Onların yönetici sınıfları, kendilerine yüz çevirip devlet örgütünü, savaşta alt ettikleri uygarlıktan gelen insanlarla kurmuşlardır. Başka türlüsü de mümkün değildir, göçebe yaşam tarzının üzerine dev bir devlet yapısı inşa edilemez, mutlaka yerleşik yaşam, kent kültürü ve yönetme teknikleri konusunda deneyimli kimselerin desteği gereklidir. Türklerin devlet yönetimindeki muhafazakâr ve değişimci anlayışlar hakkında bir değerlendirme yapabilmek için ilk aklımızda tutmamız gereken nokta budur.
Göçebe Türklerin nasıl olup da büyük devletler kurabildikleri ve devlet yönetiminde muhafazakâr çizginin nasıl oluştuğuyla ilgili akademik değerlendirmeler, daha çok Osmanlı dönemindeki devlet yapısının ve işleyişinin analizi sırasında karşımıza çıkmaktadır. Göçebe bir beylikten imparatorluğa doğru ilerleyen bir gelişimin seyri gerçekten de çok ilginçtir ve ciddi bir akademik dikkati hak etmektedir. Toynbee, hayvancılığın iyice uzmanlaşmış biçimi olarak gördüğü göçebelikten geniş yığınları yönetme kudretine erişmiş bir imparatorluk haline dönüştüklerinde, Osmanlı’nın, karşılaştığı siyasal sorunları aşmak için kurumlarını muhafazakârlaştırma yoluna gittiğini öne sürer. Göçebelik zihniyetini ve büyük yönetimlere izin vermeyen dinamizmini kalıplı ve katı kurumsallaşmayla dizginlemeye çalışma formülü, oldukça açıklayıcıdır. Osmanlı devletini inşa edenlerin “Devlet-i ebed müddet” formülasyonuyla, ebediyen yaşayacak yüce bir devlet kurduklarını düşündüren tüm sebepleri “gelenekçilik” ve “kadim olana bağlılık” şeklinde toparlayan Mehmet Genç de aynı noktaya işaret etmektedir. Genç’e göre, sosyal ve iktisadi ilişkilerdeki dengeleri ve eğilimleri mümkün olduğunca muhafaza etmeye ve değiştirme girişimlerini engellemeye çalışan ve kadim olanı sıkı sıkıya korumayı öngören gelenekçilik, Osmanlıların o güne kadar bulunabilen en harikulade düzene sahip oldukları fikrinden kaynaklanıyor olmalıydı. Bu nedenle modern Batı kapitalizminin meydan okuması karşısında, 19. yüzyıla kadar devam eden Osmanlı sistem ve kurumları çok tereddütlü tepki verdiler. Göçebelikten kaynaklanan esnekliğini yitiren toplum, gelenekçilik ve yenilikçilik arasında kalakaldı. Bize göre bugün de değişen bir şey yok. Türkler, bir yandan devletlerini korumak için beka problematiğinden yola çıkan bir bakışla hareket ederken bir yandan da dış dünyanın değişen koşullarının baskısını hissediyorlar. Değişimin gereğini anlıyorlar ama göçebeliğin iğretiliğinden kurtulmak için tutundukları sabit dallardan birisi olan devlete olumsuz bir şey olacak kaygısıyla hızlı hareket edemiyorlar. Diğer uygarlıklara karşı oldukça açık olan, uygarlıkların ürünlerini absorbe etmek hususunda kendi kültürü için zarar verici düzeyde aceleci davranan Türk toplumu ve devlet erkânı, devletle ilgili değişim gerekliliklerinde tam tersine bir tutum alıyor. Türklerin devletçilik ve beka sorunları karşısında böylesine duyarlı oluşlarında, muhafazakâr tutum alışlarında göçebe ruh hallerinden kaynaklanan motivasyonların büyük bir payı olduğunu düşünüyoruz. Devlet, Türkler için yalnızca siyasal bir organizasyon değil, toplumsal psikolojilerinde o kadar güçlü karşılıkları olan bir kavramdır. Türklerin toplumsal psikolojilerinden, zihniyetlerinden kaynaklanan devletçiliğin sosyoekonomik yapılara ilişkin birçok uzantısı da bulunuyor.
Bize göre devleti ekonomik yaşamın temeline koyan ve yöneten-yönetilen ilişkisini buna göre belirleyen her öğe, bize göçebelik zamanlarımızdan mirastır, göçebe ruh halinin bugün yaşamakta devam eden biçimleridir. Bir yandan yerleşik modern bir toplum olmaya çalışırken ve ona uygun toplumsal görünümler, davranış biçimleri ortaya çıkarken bir yandan da her şeyi devletten bekleyen, gösteriş ve şatafata, itaate dayalı bir potlaç kültürü özellikleri göstermemizin nedeni budur. Bu nedenle ne kamuda ne özel sektörde uzak geleceğe dair rasyonel ilgiler geliştirebiliyoruz. Her şeyin devlet eliyle merkezden belirlenebileceğine inanılan ve tüm toplumsal süreçlerin bir kudret ve iktidar mücadelesi olarak görüldüğü bir geleneğimiz var. Her segment, bir biçimde iktidarı ele geçirmek istiyor. Toplumsal kaldıracın en asli aracı, siyasi mekanizma olunca iktidar zenginlikten daha değerli bir meta haline dönüşüyor. Burada sınıf atlamak da sınıf düşmek de modern Batılı toplumlara göre çok daha kolay cereyan eden süreçler ve başrollerde hep siyasal iktidar var. Ekonomik kazanç sağlamanın biricik yolu, devlete kapılanmak olarak anlaşılıyor. Yalnızca memuriyet elde edip devlette bir konum temin etmeye değil “devlete kapılanmak”, her çeşit görünüşte “özel” işletmeci de “oluşları ve davranışları bakımından bu özeliği gösteriyor. Herkes, “göze girmeye” ya da “gözden düşmemeye” gayret ediyor. Yönetimde olanların yukarıdan vazedip uygulamaya koymaya çalıştığı politikalar tutmadığında, bunun nesnel nedenlerini aramak yerine, irrasyonel, verimsiz tartışmalar içinde boğulup gidiyoruz.
[*] Yazarın yakınlarda Timaş Yayınları arasından çıkan “Türk’ün Göçebe Ruhu” kitabından kısaltarak alınmıştır.