Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Salih Selçuk
Salih Selçuk
İstanbul'da 'fakirler dünya pazarı' ve 'mikro kapitalizm'
Salih Selçuk

İstanbul'da 'fakirler dünya pazarı' ve 'mikro kapitalizm'

Farklı bakış açılarına şimdi daha büyük ihtiyaç var. Türkiye'deki hakim sosyolojik dil, oldukça tek yanlı. Hem dili ve yaklaşım tarzlarını tazelemek, hem de kendimize karşı sağlıklı eleştirel bir bakış geliştirebilmek için, -konuştuğumuz aynı konular hakkında- samimi yabancı dostların neler söylediklerine bakmak gerek. Buraya, Michael Péraldi'nin Lettre International dergisinin son sayısında İstanbul'daki “moleküler kapitalizm”i anlattığı “Boğaziçi'ndeki Dünya pazarı” başlıklı yazısından uzunca bir bölümü almak istiyoruz.

(...)

Bir 'Global city' olarak İstanbul en azından bir esaslı kriterin gereğini yerine getiriyor: Bir 'toplanma havuzu' -bu terim çok zayıf kalsa da. Tarih fırtınasının hareketine kapılan komşu halklar, kuru yapraklar gibi dikkat çekmeden, o tarihin o merkezine ve periferisine düşüp yerlerini buluyorlar. İstanbul'un nüfusu 12 milyon ise (belki 15 milyon. -Megaşehir, bir belirsizlik faktörüne, demografik bir gerilime dayanıyor ve nüfus sayımı birşeylerin kontrolünün birinci perdesi ise; iktidar gücü de herkesin sayılmamasına dayanan oynak/dalgalanan bir belirsiz siyasi alandan güç alıyor) ayrıca orada şehire gelip gidenler de sayılınca, nüfus 14 milyona yaklaşıyor. Bunlara kafadan “Turist” demeye iznimiz yok; geçici İstanbul ziyaretlerinin türlü çeşitli amacı var: Dini hac vazifesi de bunlara dahil, çünkü İstanbul, Peygamber'den kalma kutsal emanetler nedeniyle kutsal bir şehir aynı zamanda. Aklıma, yüzlerinde 'hicab' değil de deri maskeler taşıyan, ve 80'li yıllarda Topkapı Sarayı'nı onlu gruplar halinde gezen Katarlı kadınlar geliyor. Siyah limuzinlerden inerler ve araçlarının isli gibi karartılmış camlarının ve maskelerinin ardına saklanırlardı, Commedia dell'arte'dakilere benzerlerdi. Onların üzerine -gerçekten sahici- “turistler” gelirdi. Bu turistler, giyimleri üzerinden globalleşmişlerdi, hepsi aynı spor eşyaları satan mağzadan satın aldıkları giysileriyle “Harika sportif takarım, herşeyi kendim için yaparım” sloganıyla, koltuklarının altında aynı seyahat kitaplarıyla, çoğunluğu Avrupalı, şaşkınlıkla hayal kırıklığı arasında gidip gelerek, bu şehrin yıkıntılar üzerinde kurulu sadece bir pazar değil, aynı zamanda kozmopolit bir Metropol olduğunu da anlarlardı. Nihayet, başka yerlerde “Alışveriş çantası” denen 'çelnoki' (bavul tüccarları), çünkü hepsi damalı aynı büyük çin naylon torbalarını taşırlar. Adları “Karıncalar” veya 'trabendos' (kaçak satıcılar) -Cezayirden gelmişlerse. Bunlar, çeşitli formatlardaki sokak satıcılarıdır. Ayrıca (küçük) transit-tüccarlar ve Avrupa istikametinde yolculuğuna devam etmenin yolu arayan sığınmacı kaçaklar, Eminönü sahilinde buluşurlar.

Aşağı yukarı yüz farklı millet, tüm bu nedenlerden dolayi İstanbul'da temsil edilir, çoğu 'komşu'dandır -tabii bu sözcüğe şöyle bir yer açacaksak, Ural'daki 'Kabile'den, Çin sahillerine kadar uzanır -Sovyet imparatorluğunun çözülüşünden doğmuş sayısız devlet de buna dahildir. İstanbul'da Cezayirlilerin ticaretinin yolunu yapmak için şehirde bulunan biri bana, ailede konuştukları Türkçe'nin hatırasının onların (özünü) koruduğunu, Cezayir'in “osmanlılaşmış” az sayıdaki şehirlerinden Constantine'deki orta halli şehirlilerin, onların güven veren yüzü dedesine benzer pala bıyıklı hayali kuzenlerini Laleli sokaklarında yeniden keşfetmenin, ona İstanbul'a dönmek cesaretini verdiğini anlattı. İstanbul'da, birzamanların imparatorluğun parça-kıymıklarını birarada bulmak mümkündür, o bakımdan Londra'yla kıyaslanabilir -tabii Commonwealth'a dahil olmanın getirdiği resmi vatandaşlık bağını saymazsak.

İstanbul'un şehre (kısa süreliğine) gidip gelenleri, resmi vatandaş falan değildirler. Bu kozmopolitizmin yüksek bir kültürün kanıtı olduğuyla övünebilecek olanlar -söylemek lazım ki- çoğu, aman bir polis timine denk gelebiliriz korkusuyla saklanıp korkudan tirtir titriyorlar. Şehre, baskın yapar gibi kısa aralıklı ziyaretler yapıyorlar. Dökük otellerin, dönüşümlü olarak uyudukları kirli odalarında yaşıyorlar. Görünürde modern ve lafta düzenli bu otellerin düzinelercesine gittim, hepsinin de pis bahçeleri ve pek temiz olmayan odalarını gördüm. Bunlardan, Ordu Caddesi'ndeki birini hatırlıyorum, otelin tamamı, İstanbul'a gelip kendi konfeksiyon atölyelerinin mallarını satan Taciklere ayrılmıştı. Bir iç avludan, geleneksel 'funduk'ları andıran küçücük odalara geçiliyordu. Düzinelerce elbise tavanda ve duvarlarda asılı duruyordu. Aileler odada yaşarken, küçük gaz tüplerinde yiyeceklerini pişirirken, giyecek öbekleri de yatakların üzerinde duruyordu. Tacikler sucuğa bayılır. Elbiselerinin kokusunu, Laleli'deki pazar tezgahlarına kadar takip etmek mümkündü, kokuları parmak izinden daha kesindi.

“Öncü”ler, Sovyet imparatorluğunun savaş açtığı Afganlar idi, İranlı Mollalar tarafından sürülen İranlılarla aşağı yukarı aynı dönemde geldiler; seksenli yıllardan itibaren Lehler ve Romenler ortalığı kolaçan ettiler. Onların gelmesine rağmen İstanbul, 80'li yılların başında, henüz Pamuk presnses gibi derin bir uykudaydı. Avrupalı turistler kendilerini haala bu egzotik dünyada Pierre Loti gibi “kültür getiren” yazarlar sanabiliyorlardı, kendilerini Pompei'yi keşfetmişlerin ham hayaline kaptırabiliyorlardı. Büyük kitlesel hareket 90'lı yılların başında başladı. İnsanlardan oluşan büyük dalgalar, ateş dalgaları gibi içeri daldılar. Önce Rusya ve Ukrayna'dan, gemilerle Odessa'dan, Moldova yolundaki soyguncuları takmadan otobüsle geldiler, ve Charter seferleriyle o kadar çok kişi geldi ki, onlar için yeni bir havaalanı inşa etmek gerekti. Sonra Lehler, Romenler, Moldovalılar geldi. Özellikle Romen ve Moldovalı kadınlar, hayatlarında düşünmedikleri bir şekilde, müşterileriyle konuşmak için Rusça öğrendiler, hiç düşünmedikleri bir şekilde pazar ticareti ahlakını öğrendiler. Bavul üstüne bavulla, ilkel para biriktirme metoduyla, el arabaları dolusu Lira topladıkları zaman, -bir kibrit için bir deste banknot ödenen zamanlardı- ancak o zaman (ülkelerine) dönebiliyorlardı.

Sıfırlı (2000'li) yılların ortalarında Tacikler, Türkmenler, Kazaklar ve Özbekler geldiler. Otobüsleri yüksek el işçiliği ürünü el işleriyle, halılarla, kumaşlarla doldurmuşlardı, sanki gelip satmadan önce üretmek ve ürettiklerini biraraya toplamak için kendilerine zaman tanımış gibiydiler. Ama eski akrabaları tarafından rahatsız edildiler, ilk gelenler tarafından, pazarların köşelerinde sessiz sedasız yerlerini tutmuş olanlar tarafından, turistlerin çok sevdiği Hint ve Pakistan el işlerini satanlar tarafından. Kozmopolit şehrin kurallarından biri de şu: Buraya gele-gide birşeyler satanların yola çıktığı bir ilk yer yok. Onun yerine, yüzyıllar içinde oluşmuş çok uzun bir zincir ve değişen ilişkiler var. Özbekler Kapalı Çarşı'ya ne zaman yerleşti? İran Irak savaşı başlayınca, sonradan Iraklılar geldi, onları İranlılar izledi ve diğer Afganlar, ama bu kez Talibanlardan kaçanlar, sonra Libyalılar, Tunuslular, Mısırlılar, Ürdünlüler ve Suriyeliler, ama garip bir çekilde çok az Faslı geldi (orada rastladıklarımın çoğu, tüccardan ziyade, İstanbul hacılarıydı), sanki -hayali olsa da- Osmanlı İmparatorluğu'na bir yolculuk yapıyor gibiydiler, İstanbul yolculuklarını böyle gerekçelendirebilirlerdi. (...) Son olarak Uygurlu Çinliler geldi. Müslümanlar. Ve bazıları, Türkçeye yakın bir dil konuşuyorlar. Xinjian olmadan önceki adıyla Doğu Türkistan denen eski bir hükümdarlığın uç eyaletlerinden geliyorlar.

(...)

selcuksalihcaydi@gmail.com

konstantiniye.blogspot.com

Bu makale 835 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» Üretimin ve serbest piyasanın önü açılarak küresel kriz durdurulabilir mi?
» Demokrasisiz ekonomi, ‘Doğrudan demokrasi’ ve halkların mutluluğu
» Globalleşen sistemin kırılganlaşması ve İran’ın manevraları
» Ajanlar, kadınlar, erkekler ve yiten anlamlar meselesi!
» Doğanköy...
» ABD, Çin, İran ve ekonomik krizde savaş konuşmak
» Kriz ve devletlerin zincirleme çöküş mekaniği
» Mutluluğun sosyolojik altyapısı ve mutlu eşitler toplumu
» İdeoloji' denen format ve ideolojileri aşmak
» Berivan'ın hikayesi
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı