BBC geçen ay içerisinde Arabistanlı Lawrence hakkında yeni bir belgesel yayınladı. Bunun hemen öncesinde, reklam mahiyetinde, programın yapımcısı Rory Stewart Daily Telegraph’ta neden bugün her zamankinden daha fazla Lawrence’a ‘ihtiyacımız’ olduğunu anlatan ve Türklerin zamanında İngiltere’ye karşı nasıl bir ‘cihad’ başlattığından dem vuran bir yazı kaleme aldı. Öyle ya, İngiltere bugün ‘eski güzel zamanlar’da olduğu gibi yine Doğu’da savaş halinde ve bu savaşın da Lawrence gibi ‘diplomat’lara ihtiyacı var. Acaba bu Lawrence ihtiyacından bahsederken ve Lawrence hakkında bir belgesel çekerken Stewart’ın kendisini adres gösterdiğini düşünebilir miyiz? Bir bakalım.
Aynı kolejden olmasalar da Stewart da Lawrence gibi Oxford mezunu. Lawrence yazlarını Suriye’yi baştanbaşa yürüyerek geçirirken, Stewart da 2002 yılında Türkiye’den başlamak üzere Taliban yönetimindeki Afganistan’ı atlamak zorunda kalarak Pakistan’a kadar yürümüş. İngilizler Afganistan’ı ‘özgürleştirdikten’ sonra uzun yürüyüşünde ‘keşfedemediği’ bu coğrafyayı da yürüme imkanı bulmuş Stewart. Yürüdükten sonra da ‘Places in Between’ (Aradaki Yerler) adında bir kitap yazmış. Bu kitap Lawrence’ın Arap ayaklan(dır)masını anlattığı ve İngiliz eleştirmenlerin bile ‘fantazi ve gerçek arası’ bir yere yerleştirdiği ‘Bilgeliğin Yedi Sütunu’ kadar imkansız maceralar içermiyor. Yine de anlattığı hava şartlarında, savaş yüzünden mahvolmuş bir ülkenin bir ucundan diğerine sadece yürüyerek ulaşmış olması bile pek çok eleştirmenin de işaret ettiği gibi ‘insanüstü’ bir özellik katıyor kahramanımıza. Hemen her konuştuğu ya da yatağını paylaştığı Afgan’dan ‘arkadaşım’ diye bahsedecek kadar bu halka gönül vermiş olan Stewart elbette Paştunca bilmiyor, Farsçası ise kendi ifadesiyle ‘İrandaki yürüyüşlerinden kapmış olduğu kadar’. Bu noktada Arapçası gayet iyi olan Lawrence’ın çok gerisinde. Ama ilham perisinin yardımıyla olacak, bize Afgan ‘arkadaşlarının’ aile hayatlarının en ince detaylarına kadar anlatıyor kitabında.
Afgan halkının dertleriyle dertlendikten, Şii Hazara kadınların Sunni Paştun kadınlara göre çok daha özgür olduğunu anlatıp, belki de uluslararası yardım kuruluşlarının buna göre davranması gerektiğini salık verdikten sonra Stewart İngiltere’ye dönmüş ve ‘yüksek yerlerdeki’ arkadaşlarından (kendisi bir yaz allem edip kallem edip İngiliz prensleri Harry ve William’a lalalık yapmış) Irak’ta Nasiriye’ye bir vali ihtiyacı olduğunu öğrendiğinde oralara da bir çeki düzen vermek üzere CV’sini kapmış, Amman’a uçmuş, oradan bir taksiye atlayıp soluğu Bağdat’ta almış- en azından ‘Occupational Hazards’ (Mesleki Tehlikeler) adlı ikinci kitabında anlattıkları böyle. Elbette Ortadoğu ve Balkanlarda (ki bir süre Kosova’da da ‘görev’ yapmış) onun kadar iyisini bulamayacaklarından hemen orada işe alınmış.
Rory Stewart bir müddettir İngiliz basınında Afganistan’daki savaş konusundaki ‘çatlak ses’ olarak biliniyor. Çünkü ‘pir’i Lawrence gibi Stewart için en önemli şey ‘yerel halkların’ kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi. Amerika ve İngiltere’de verdiği çeşitli basın toplantılarında Afganistan’da ‘devlet kurma’ politikalarının tutmayacağını ve daha fazla asker göndermenin manasız olduğunu savunuyor. Afganistan’ın bir Atatürk’e ihtiyacı var’ diye tekrar ediyor konuşmalarında. Afganistan’dan İngiltere’ye gelen asker cenazelerinin sayısının gitgide arttığı bir dönemde Stewart bir çok yandaş bulmakta. Stewart’a göre Amerikan politikası çok açıkken İngilizlerin neyin peşinde olduğu belli değil. ‘Irak ve Afganistan’da bir zamanlar Hindistan’da veya Orta Doğu’da davrandığımız gibi davranamayız’ diyor Stewart- ama bunun sebebi sömürünün yanlış bir ideoloji olması değil: ‘İngiltere artık o çapta insanlar yetiştirmiyor’ diye ekliyor- kendisi dışında tabi.
İşte İngilizlerin bir zamanlar ne kalitede insanlar yetiştirdiğini hatırlatmak ve kendisini de yeni adres olarak vermek için çektiği belgeselin daha ikinci dakikasında Stewart ‘Lawrence İngiltere’ye karşı cihat ilan eden ve Almanların yanında savaşan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında önemli rol oynamıştır’ deyip Türklerin ‘cihadi’ geçmişini ve Avrupa’da 20. yüzyılın en büyük katliamını yapan Alman devletinin yanında yer almış olduğunu hatırlatıyor. Bu da bu belgeselin amacının tanıtım filminde bahsedildiği gibi sadece Irak’ta yapılan hatalara dikkat çekmek olmadığını gösteriyor.
Siyah-beyaz 1. Dünya Savaşı sahneleri ve Türklerin barbarlığına işaret eden kesilmiş baş karelerinden sonra çocukluk kahramanın izinden giden kahramanımız Stewart çöldeki günümüz bedevilerine atalarının Lawrence’la işbirliği yaparak Türk ‘işgalci’lerine karşı nasıl savaştıklarını soruyor, belleklerini zorlamalarını rica ediyor. Elbette, Araplara ve Bedevilere arada bir Türklere karşı savaşmış oldukları, Türklerin onların topraklarını ‘işgal etmiş’ olduğu hatırlatılmalı ki hem bugünkü işgallerin bölgenin karakterinden olduğu anlaşılsın (‘Canım Orta Doğu değil mi işte, hep savaş!’) hem de gitgide hız alan Türk Arap ilişkilerine şöyle bir ayar çekilsin.
Henüz daha ‘One Minute’ gerçekleşmemişken ama Türk dizileri Arap dünyasını kasıp kavurmaktayken olayı yerinde tespit etmek üzere 2008 yazında Ürdün’e gitmiştim. Ve elbette oradayken Arap halklarıyla aramızda hep bir problem teşkil eden zat’ın makamını ziyaret etmek için kendimi çöllerde, Nijerya kökenli Amerikalı arkadaşımla Azrak yolunda bir minibüsün içinde buldum. Rehber kitabımızın dediği gibi Azrak kalesini Dürzü bir amca ‘işletiyordu’. Bizi içeri davet etti, kalenin şimdi detaylarını hatırlayamadığım uzun tarihini anlattı. Sonra bana nereli olduğumu sordu. Türkiye deyince kaçınılmaz ‘dizi’ muhabbetine girdik. Bu amca ‘Gümüş’, yani Arapların deyimiyle ‘Nur’ değil, ‘Kaybolan Yıllar’ diye çevrilen ‘Ihlamırlar Altında’yı seviyordu. Bu muhabbetten sonra ‘Şimdi’ dedi ‘sizi Lawrence’ın odasına götüreceğim’. Kalenin avlusu girişinin üzerindeki odanın konumu Lawrence’ın Oxford’daki odasının konumuna o kadar benziyordu ki, neden Azrak’ta kendini bu kadar ‘evinde’ hissettiğini anladım. Efendinin odasına çıktım. Dürzü amca bana gülümseyerek ‘Ben tarihten anlamam, ama bildiğim şu, Lawrence’ın tek derdi kendi ülkesinin çıkarlarını gözetmekti, Lawrence’ın planının bizim işimize yaramış gibi bir hali var mı?’ diye sordu.
Rory Stewart’ın belgeselinde bu soruyu insanın zihnine getiren en acıklı sahne Bedevi birliklerinin Türklere karşı kazandığı zaferin anlatıldığı sahne. Stewart Akabe tepelerinden şehre bakar ve Bedevilerin İngilizleri şaşırtan askeri gücünden bahseder. Bedeviler Akabe’yi İngiliz askerlerinin yardımı olmaksızın Türk işgalcilerden kurtarmıştır Stewart’ın anlattığı bu kahramanlık destanında. Kamera Stewart’tan denize, oradan da sis pus altındaki, Lawrence önderliğinde kurulmuş olması gereken Arap krallığının topraklarının devamı olan karşı yakaya çevrilir- elbette bu sahnede söylenilmeyen şey karşı yakanın artık İsrail işgali altında olduğudur.
Ama Stewart’a göre buraları bir işgal silsilesinin yaşandığı topraklardır. Lawrence bu topraklara ilkin bir arkeoloji öğrencisi olarak, haçlı işgalcilerin izinden gelmiş ve Fransız şövalyelerin inşa ettiği - ve Stewart’ın ‘büyük yatırım’ olarak adlandırdığı- kaleleri ziyaret etmiş. Belgeselde Stewart o kalelerden birine hayranlıkla bakar, orada bir Avrupa askeri olmanın nasıl bir his olduğunun hayallerine dalar ve kamera yeni zaman arkeologlarına döner. İngiliz arkeologlar bir Türk birliğinin yok edildiği bir alanda kazı yapmaktadır ve arkeolog ve Stewart ellerine birer Türk askeri kurşunu alarak konuşmaya devam ederler ‘Efendim işte İngiliz ve Amerikalılar bu yabancı topraklarda ‘işgalci’ olma deneyiminden geçen Türklerin akibetinden ders almalıdırlar....’ ... Ellerinde Türk askerlerinin hatıraları iki İngiliz bölgenin geleceği ve geçmişi hakkında tabiri caizse bol kepçeden atmakta ben de ekran karşısında üzüntü ve sıkıntıdan tırnaklarımı yemekteyim. Neden diyorum, kendi kendime, neden bu mermiler şu anda Türk değil de İngiz arkeologlar tarafından araştırılıyor? Neden ben bu program boyunca yüzüncü kez Arap topraklarındaki Türklerden ‘işgalci’ diye bahsedildiğini işitiyorum? Neden Suriye’de, Irak’ta, Semerkant’ta Türk tarihini Türk tarihçileri değil de İngiliz tarihçi ve arkeologları yazıyor?
Stewart’a göre bu topraklarda ‘işgalci’ olmayan, bu halkın iyiliğini düşünen yegane insan Lawrence. Stewart’ın anlattıklarına göre yüzyıllarca beraber yaşadıkları halde Arapları asla anlayamamış olan Türklerin aksine Lawrence Araplarla geçirdiği 10 senelik zaman içerisinde öğrenmiş ki Araplar önemli kararları kahve sohbeti eşliğinde alır, bir hiyarerşi sırasına göre oturur, sürekli tespih çeker ve ayaklarını misafirlere karşı uzatmazlarmış. Elbette Osmanlıların bunlardan ne haberi olabilir, Türkler kahve sohbetinden ne anlar, ellerine tespih almışlar mıdır, ayak toplamayı becerdikleri nerde görülmüştür?
Amerikan askerlerinin hatası da Türkler gibi yabancı oldukları Arapları anlayamamaktır, Stewart’a göre. O yüzden ‘kalpleri kazanma’ operasyonuna öncelik verilmelidir; bunun için de Arapların kalbini kazanmada tarihte en başarılı olmuş olan kişi Rory Stewart - pardon Arabistanlı Lawrence’ın kitabı Amerikan askeri akademilerinde okutulmaktadır. Ama Stewart’a göre Atlantik ötesindeki kuzenleri mesajı tam algılayamamakta, Lawrence’ı sadece iyi bir asker olarak görmektedir. Belgesel Amerikalıların hatasına dikkat çekmek üzere şöyle bi sahneyle biter. Stewart ve bir Amerikan askeri Bağdat sokaklarında yürümektedirler ve bir direğin üzerinde Hz. Ali’nin ve üç Şii liderin resmedildiği bir poster görürler. Stewart askere bunların kim olduğunu sorar, askerin bir fikri yoktur. Stewart askerin cahilliğini sergilemiştir izleyicilere (ve satır arasında kendisinin Iraktaki Şii liderler hakkında bir kitap yazmış olduğunu hatırlatmıştır). Ama zafer elbette demokrasinin olacaktır. Gezdikleri çarşıda dükkan sahiplerinden biri Amerika’ya verir veriştirir, dükkandan çıktıklarında Stewart Amerikan askerine sorar ‘Sizce kalpleri kazanma operasyonu nasıl gidiyor?’ ‘Ben politikadan anlamam sör,’ der Amerikan askeri ‘ama en azından bu adamın hür bir şekilde konuşma güvenliğini sağlıyoruz. Bu Amerika ve demokrasi için bir zaferdir.’
Tromptler ve perde!
Stewart gelecek İngiliz seçimlerinde muhafazakar partiden millet vekili adayı ve şu anda günlerini seçim bölgesi olan İskoç sınırındaki Penrith eyaletini bir baştan bir başa yürüyerek ve ‘yerel hakla’ kaynaşarak geçiriyor. Önümüzdeki dönem Muhafazkarların başa geleceğine kesin gözüyle bakılan İngiltere’de Stewart’ın ismi şimdiden, önümüzdeki dönem olmasa bile bir sonraki dönem için Dışişleri Bakanı olarak telaffuz edilmekte. Stewart’ın bu hızla nerelere gideceği tam bilinmez ama ünlü Amerikan siyasi yorum gazetesi Huffington Post geçen ay Stewart hakkında ‘Geleceğin İngiltere Başbakanı’ diye bir başlık attı. Henüz milletvekili bile değilken Atlantik ötesinden liderlik payesi alan Stewart’ın yolu çok açık gibi görünüyor. O yol tekrar Türkiye’den geçecek mi, bunu zaman gösterecek.