 İsmail Çelik
İşsizlik ve AVM ekonomisi
İsmail Çelik
5 Mart 2010 Cuma 15:53
|
Ülkemizde geçtiğimiz yılın ortalama işsizlik oranı yüzde 14 çıktı. 3.4 milyon vatandaş işsiz. Gerçek işsizlik rakamının 6 milyona yaklaştığı tahmin ediliyor. Bir hafta once de Ocak ayına ait dış ticaret rakamları açıklandı. İhracat bir önceki yıla göre yerinde sayarken; ithalat yaklaşık yüzde 24 artmış. Üstelik bu rakamlar, her açıdan olmasa da birçok açıdan oldukça başarılı bir ekonomik performans gösterdiğimiz bir dönemde gerçekleşti.
Aslında bu rakamların alt katmanları irdelendiğinde hükümetleri aşan bir uluslararası siyaset kurgusu görüyoruz. Bu masalın en az 30 yıllık geçmişi var. Bu öykü Türkiye’ye üretime değil, ranta dayalı bir ekonomik model öngörüyor. Masalcılar, “Bütün gelişmiş ülkelerde sanayinin toplam ekonomide payı azdır...” diyor. Sanki Almanya’nın tek başına tarım ve gıda ürünleri ihracatının 100 milyar dolar düzeyinde olduğunu bilmiyoruz. Üstelik bu rakamı birkaç milyon çiftçi ile üretiyorlar. Neyse, biz Türkiye dönelim.
Sosyolojinin doğal bir süreci olarak Türkiye, 2000’li yıllar boyunca hızlı şehirleşti. 2000’lerin başında Türkiye’de her 100 kişiden 35’i tarımda çalışırken bugün 25’i çalışıyor. Batı ülkelerinde bu rakam 10’un altında. Yine aynı yıllar boyunca 600 ile 900 bin arasında gencin iş aramaya başladığını hatırdağını unutmayalım.
Yine aynı dönemde hizmet sektörünün toplam istihdam içindeki payı yüzde 40 iken, bu rakam 2009’da yüzde 51’e çıktı. Sanayi ve tarımın payı işe aşağı yukarı aynı kaldı. Bu paralelle uyumlu şekilde, imalat sanayinin toplam ekonomik üretimdeki payı yüzde 21’den yaklaşık yüzde 15’e geriledi. Bu dönemde Türkiye’nin dev iş adamları büyükçe otomobil bayisi, dev sanayicileri gayrimenkulcü oldu.
Sanayide ise bir başka dinamik yaşandı. Çinli ve Hintlilerle aynı kalitede ürettiğimiz ürünlere onların yaklaşık 2 misli fiyat istedik. Çünkü sanayici, işçiye, elektriğe iki misli para ödüyordu. Kimse kral çıplak demedi, şu gerçekleri itiraf edemedi: Ortalama bir Çinli veya Hintli, ortalama bir Türk işçisi kadar eğitimli ve üretken. (Bizdeki ortalama eğitim yılı Çin ve Hindistan ile aynı…) Ülkemizde devlet okullarında sekiz yıl yabancı dil eğitimi veriliyor ancak hiçbir mezunu tek kelime konuşamıyor. Bu işgücü ile kaliteli, teknolojik, para eden moda deyimle katma değerli ürün üretmek imkansızdı.
Sanayiciler birer ikişer, AVM’ci oldu. Sermayesi yetmediği için yabancılarla ortaklık kurdu. İşçiler, fabrikalar yerine AVM’lerde kafelerde çalışmaya başladı. Vatandaş da kredi kartından harcayarak bu AVM’lerde dolandı durdu. Birkaç seneyi böylece kurtardık. Ancak birgün, ülkenin ürettiği tükettiğini karşılamaz oldu. Aslında hesap bir ev bütçesi kadar basitti. Evin emekçileri üreterek dışarıdan haneye para getirecek, bu parayı da esnafta harcayacaktı. Birgün eve getirilen para harcamaları karşılamaz oldu. Vatandaş, harcamayı kesince moda deyimle hizmetler sektörü sallanmaya başladı. Sallanmaya başlayınca önce çalışanları işten çıkarıldı. İşten çıkarılan vatandaşın oğluydu. Evin geliri daha da düştü. Harcamalar daha da düştü. Sonra aile bankadan kredi aldı. Durum biraz daha idare edildi. Bir sure sonra aynı döngü yeniden başladı.
Özetle ülkemizdeki durum da budur. Ürettiğimiz tükettiğimize yetmiyor. Yetmeyince de sağolsun uluslararası finansal sistem ve Türkiye’deki ekonomik elitler boç veriyor. Sadece borçların faizlerine 10 milyarlarca dolar ödüyoruz. Sistemin aklı da burada devreye giriyor. Gariban faizi ödeyebilecek, AVM’de gezebilecek kadar üretebilsin istiyor. Bu da tekstilde fasonculuk, otomotivde montajcılık oluyor. Ülke daha fazla üretmesin ki hep borçlu kalsın isteniyor. Umarım hep borçlu kalmayız…