| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 9 Şubat 2012, Perşembe | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Geçtiğimiz Perşembe akşamı TRT 2’de Dünya Postası’na gazeteci-yazar Akif Emre’yi konuk ettik. Gündemde İran vardı ve devrimin 31. yıldönümünde komşumuzun geldiği yeri konuştuk. Keyifli bir programdı; en azından İran ve bölgemizle ilgili bazı ezberlerin ötesine geçmeye çalıştık. Bizde İran ya da bölgemizle ilgili konuşacağınız her başlık, Batı’da üretilen ve sözümona ‘anlamayı kolaylaştıran’ bazı kalıpların baskısı altında kalıyor. Bunları aşabilmek için bir parça tarih bilgisine, en azından bu coğrafyada neler olup bittiğine doğrudan bakmaya ihtiyacımız var. *** Program sonrasında dış politikayı yakından izleyen bir dostum aradı ve ilginç bir değerlendirme yaptı. ‘Üç gazeteci farklı çizgilerde olsanız bile bir noktada birleştiniz. Hepiniz klasik Sünni refleksten yola çıkarak analiz yapıyorsunuz.’ Türkiye’nin dış politikada yakın geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde söz sahibi bir ülke olması, elbette beraberinde bazı tartışmaları, bir o kadar da kuşkuları besliyor. Sözgelimi İran’ın dünya sistemiyle yaşadığı çatışmayı konuşurken, ister istemez Türkiye’nin buradaki rolüyle ilgili farklı tezler gündeme geliyor. Kimilerine göre, mesela Cengiz Çandar, Ahmedinecad yönetiminin ortaya koyduğu tavır ve Türkiye’nin buna destek olması, iki ülkenin, özellikle de bizim aleyhimize gelişiyor. Öte yandan Türkiye’nin, İran’ın ‘Şii merkezli jeopolitik etkinliğine’ karşı bir denge olduğunu, hatta bu anlamda Sünni dünyanın önder ülkesi olarak şekillendirildiğini savunanlar da var. Bunların hepsi üzerinde konuşabiliriz. Kendi payıma iki ülkenin tarihten gelen dostluğunun, aynı zamanda bir rekabeti barındırdığını, ancak iki tarafın devlet tecrübesinin birbirini anlamaya hayli uygun olduğunu söyleyebilirim. *** Bunlardan hareketle asıl söylemek istediklerime gelince. Türkiye’de kendimizi tarif ederken yaşadığımız sıkıntılar ya da çizdiğimiz bazı sınırlar var. ‘Sünni’ olmak galiba bunlar arasında özel bir yere sahip. Bugün kısık sesle yahut sanki bir ayıbı gizlercesine ifade edenler olsa da, tüm bunlar Türkiye’nin yeni ‘devlet aklı’nda ‘Sünni Müslüman’ reflekslerin ağırlıkta olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Elbette Türkiye ‘mezhep’ merkezli bir dış politika üretmiyor. Öte yandan memleketimizin ‘Sünni’ oluşunun kimileri tarafından bugün ‘farkedilmesi’ de tesadüf değil. Türkiye’nin güçler dengesinde varlığından sözedilir hale gelmesinin dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya pekçok farklı etkenle açıklanması mümkün. Ancak kabul edelim ki, kendi tarihi ve değerleriyle barışan bir ülkenin devlet aklını şekillendirirken bir kenara bırakamayacağı avantajları vardır. *** Aylar geçiyor, yıllar geçiyor, sorunlarımızın başlıkları değişmiyor. Ancak gerek Kürtlere, gerekse Alevilere yönelik algıların, yaklaşımların ‘devlet katında’ değişiyor olması çok önemli. İşin zor tarafı ise henüz önümüze gelmedi. Ama şimdiden oraya bakmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. Daha güçlü bir Türkiye’ye vatandaşlarının hak ve özgürlükler çıtasını yükseltmeden yürümek imkansız. Ancak aynı şekilde vatandaşlarınızı bir hedef ve gelecek kurgusu etrafında birleştirmek zorundasınız. Başkalarının Sünni Müslüman (hatta Ortodoks) olarak bizi tarif etmesini bir kenara bırakalım. Şahsen Sünni-Hanefi Müslüman reflekslerin ‘devlet aklı’nda yer bulmasından asla rahatsız değilim; hatta yeterince yeralmadığından şikayetçiyim. Üstelik, böyle bir aklın Kürtlerin de, Alevilerinde dertlerine deva olacak bir Türkiye’yi inşa etmek için tek çıkış olduğunu düşünüyorum. StarBu makale 407 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |