| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 7 Şubat 2012, Salı | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Bir süreden beri, Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte TRT Ankara Radyosu’nda (FM 105,6 ya da www.trt.net.tr’den online olarak dinlemek mümkün) pazartesi geceleri 22.00-24.00 arasında bir sohbet programı yapıyoruz. Ankaralıların her türlü sorunlarını özgürce konuşabildikleri bir kent forumu gibi bu radyo kanalı. Biz de kentlilik bilincimize katkıda bulunur inancıyla dilimizin döndüğünce konuşmaya gayret ediyoruz. Geçenlerde söz döndü dolaştı, Ankara ve İstanbul farkına geldi… Konuştukça konuştuk, baktıkça öyle bir programda falan tüketilecek bir konu değil bu arada bir gündeme getirmeye karar verdik. Çok eskilere götürdü bu sohbet beni. O günden beri Ankara ve İstanbul farkı üzerine düşünüyorum. Birçok çıkarım yapmayı mümkün kılan inanılmaz farklılıklar var bu iki kentimiz arasında. Bunları haber10 okuyucularıyla paylaşmak, sadece paylaşmak değil, onların da fikirlerini almak istiyorum. Şimdi size iki yazı sunacağım, ikisi de 2002 yılına ait. İlki Muhsin Öztürk’ün Aksiyon Dergisi’nin 6 Nisan 2002 Tarihinde yayınlanmış 383 sayılı nüshasından alınmış “Ankara düşünüyor, İstanbul yaşıyor” başlıklı yazısı, diğeri ise bizim Sevilay Çelenk ile kaleme aldığımız ama nedense bugüne kadar yayınlanmadan kalan “Ankara’dan İstanbul nasıl görünür?” başlıklı yazımız. Şöyle bir baktım başka yazılar da var Ankara ve İstanbul ayrımı konusunda. Siz haber10 okuyucularından ricam, lütfen siz bu iki kentimizin farklılıkları konusunda neler düşünüyorsanız “yorum” bölümüne yazmanız ve bu konu üzerine kafa yoranlarımızın yeni düşünceler geliştirebilmelerine yardımcı olmanız… [Ankara düşünüyor, İstanbul yaşıyor Ankara bir memur şehri; Ankara’da bir yerden bir yere giderken göreceğiniz manzaralar belli; serâpa betonarme binalar, 1930—40’lı yıllarda yabancı mimarlarca yapılmış ciddi ve soğuk Bakanlık yapıları ve kravatlı insanlar. Orada deniz yok, tarihi zenginlik de yok. Küçük bir Anadolu kentiyken büyükşehire dönüşmüş bir Cumhuriyet kenti Ankara. İstanbul’u tanımış bir kişi için Ankara, sadece “İstanbul’u özlemek için gidilmesi gereken” bir kent. Ankara’nın suratı asıktır ve hayatı mesai saatleriyle sınırlıdır sanki. Bu Ankara karşıtı söylem belli bir zemine oturuyor; askeri ve sivil bürokrasi Ankara’da, statüko Ankara’da, siyaset Ankara’da velhasıl Türkiye Ankara’dan yönetiliyor ya da yönetil—e—miyor ama her şey, orada bitiyor. Ankara bir Kütahya ya da bir Konya değil; illa ki bir gün işinizin düşeceği önemli adamların önemli koltuklarda oturduğu bir yer orası. Ankara, 75 yıldır sadece kendisini değil Türkiye’yi de inşa ediyor. Bunlar Ankara’nın sıkça bahsedilen özellikleri. Her seferinde Ankara’nın hanesine bir eksi olarak işlenen Ankara ve İstanbul karşılaştırmaları yapılır. Bu dosyada da böyle bir karşıtlık olsa bile Ankara şimdiye kadar yapılanların tersine olumlu bir figür olarak karşımıza çıkacak gibi. Ankara’nın şimdi bahsedeceğimiz özelliği son on yılda görünür hale gelmiş, “neden acaba?” dedirten bir durum. Türkiye’deki düşünce dergilerinin yüzde 90’ı Ankara’dan çıkıyor. Türkiye Günlüğü, Doğu Batı, Liberal Düşünce, Tezkire, İslamiyat, Düşünen Siyaset, İslami Araştırmalar, Yeni Türkiye, Tasavvuf Tarihi, Türk Yurdu vs. İstanbul’da çıkan Birikim’in yarısı Ankara’dan çıkıyor; ekonominin, kültürün, yayın dünyasının ve medyanın merkezi haline gelmiş İstanbul’da değil! Oysa siyasetin, bürokrasinin merkezi olan Ankara’da değil İstanbul’da olur bu tür yazı, çizi, düşünce işleri diye geliyor insanı aklına. Fakat gerçekler buna uymuyor. Ankara İlahiyat çevresinde dört düşünce—araştırma dergisi çıkarken, İstanbul’daki Marmara İlahiyat Fakültesi çevresinde tek bir dergi bile çıkmıyor. Bu Ankara’nın düşünce dergileri bakımından ne kadar münbit bir alan olduğunun göstergesi. Statükonun başkenti nasıl oluyor da siyasi, felsefi, dini fakat her halükârda “özgürlük” temasını işleyen bu düşünce dergilerine ev sahipliği yapabiliyor? Öncelikle dergileri çıkartanlarla konuştuk. Sonra da bir ilahiyat profesörüyle, bir sosyologla ve bir de entellektüel bir siyasetçi ile. Dergileri çıkartanların çoğu bu zamana kadar “Neden Ankara?” sorusunu kendilerine de sorma ihtiyacı duymamıştı. Bizimle beraber düşünmeye başladılar hatta bazıları ‘mühlet’ isteyerek birkaç gün ‘düşünme’ süresi istedi. Aslında hiç birisi Ankara’ya gideyim de bir düşünce dergisi çıkartayım dememişti. Ankara’daydılar ve dergi çıkartmaya başlamışlardı. Velud akademisyenler cenneti Son yıllarda ismini duyaran Doğu Batı dergisi editörü Taşkın Takış’a göre akademik dergiler bulundukları şehrin üniversitelerinden ve bu üniversitelerin izledikleri felsefi ve kültürel gelenekten besleniyor. Ankara’da köklü ve gelenekleri oluşmuş üniversiteler ve “adeta tek kişilik bir üniversite gibi çalışan tecessüskar akademisyenler” var. Dolayısıyla yeni bir dergi oluşumunu besleyecek velud entellektüeller mevcut bu şehirde. Taşkın Takış, Meclis Kütüphanesi, Milli Kütüphane, Bilkent ve ODTÜ kütüphaneleri gibi çok zengin kütüphanelerin varlığının bu zenginliğe bir katkı olabileceğini ama asıl İstanbul’a göre Ankara’yı öne çıkartan unsurun kentin coğrafi durumu olduğunu hatırlatıyor. “ Örneğin İstanbul’da birçok şehir merkezi var ama Ankara’da Kızılay gibi tek bir merkez bulunmaktadır. Bütün kitapçılar, okuyucular ve yazarlar bu tek merkezde buluşmakta ve birbirlerinin neler yaptıklarından haberdar olmaktadırlar. Bu yüzyüze iletişim biçimi belirli bir sıcaklık ve canlılığı da içinde barındırır ve dergilerin de en çok ihtiyacı olduğu nokta bu sıcaklık ve canlılığın sağlandığı ortamlardır. Oysa İstanbul’da kültürel faaliyet ihtiyacını hissettiğinizde Beyoğlu’na mı, Kadıköy’e mi yoksa Beyazıd’a mı gideceğinize karar veremezsiniz. Ayrıca Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan İzmir’in bu konularda kendini ispat ettiği Türkiye çapında tek bir akademik dergisi yoktur. İzmir bu alanda Türkiye’nin birçok taşra ilinden daha da geridedir.” İstanbul’da rant var, Ankara’da hasbilik İslami entellektüel dergi olarak varlık gösteren ve yeni tartışma konuları üretmesiyle kendini gösteren İslamiyat Dergisi Editörü Prof.Dr. Hayri Kırbaşoğlu, konuyu her iki şehrin akademisyenlere vaad ettikleri bakımından ele alıyor. İstanbul gerçek anlamda gücü elinde bulunduran şehirdir aslında. İş dünyası, medya, yayın hayatı vs. İstanbul’da odaklanmıştır. “İstanbul’daki bilim ve tefekkür çevreleri ister istemez bu gücün cazibesine kapılarak, mevcut aydın olma vasıflarını, ya da bilim adamı olma vasıflarını bu gücü elde etme veya bunu paylaşma yolunda tercih ediyorlar. Bir anlamda düşünce ve ilim rant ve reyting aracı olarak kullanılıyor. Buna elverişli bütün imkanlar İstanbul’da var.” Hayri Kırbaşoğlu, bu imkanlardan yararlanma durumunun doğal bir sonucunun güç unsuru olanın çizgisine yaklaşmak, fikirlerden taviz vermek olacağını söylüyor. “Böyle bir ortamda fikir namusunu koruyabilmek çok zor. Muhalefet etmek daha da zor birşey. Bu laik, İslamcı, sol ve Kemalistler, yani herkes için geçerli.” Kırbaşoğlu’na göre bahsi geçen imkanlar Ankara için mevzubahis değil. Yani rant, reyting, sermaye, dini ve dindışı sivil toplum kuruluşu bakımından İstanbul’a göre çok zayıf. “Dolayısıyla Ankara’da yaşayan bir fikir ve ilim adamının medyanın aracılığıyla kendine bir imaj oluşturması ve bunun aracılığıyla maddi ve manevi bir kazanç elde etme imkanı yok. Bu ister istemez insanları daha hasbi, daha ilim için, felsefe için düşünce için, bir şey yapmaya yöneltiyor.” İslam düşüncesi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Bekir Karlığa, İstanbul’da bir yayınevinin desteği ile Felsefe Tarihi adlı bir dergi çıkartma girişimleri olduğunu, yayınevinin yaşamsal tek amacı olan “kâr”ı sağlayamadığı gerekçesiyle ilk sayısından sonra çıkmadığını söylüyor. İstanbul’da çıkacak olan bir düşünce dergisi tatmin edici bir ‘kâr’ vaad etmediğinde kendi sonunu getirebiliyor. İstanbul’da entellektüel olunmaz Post—modern yazın’ın en önemli isimlerinden J. Derrida, bir konferans için geldiği İstanbul’la ilgili daha kesin bir yargıda bulunuyor; “İstanbul’da entellektüel olunmaz.” İstanbul’da çıkan nadir düşünce dergilerinden sol tandanslı Birikim dergisinin bir ayağı Ankara’da. İstanbul’dan mı Ankara’dan mı çıkıyor sorusuna “fifti fifti” cevabı verilebilir. Ankara bürosunun başında bulunan Tanıl Bora’ya göre Ankara’da daha mütevazı, daha içe dönük hayat var. Entellektüel anlamda düşünce ile düşünen adam arasında birbirini tetikleyen bir ilişki geleneği var ve düşünme üzerine düşme burada daha fazla yaygın. Tanıl Bora, “Ankara’da sosyal hayat bakımından yapılacak bir şey yok. Fazla ciddi, daha sıkıcı olan bu işler Ankara’dan yapılıyor bu nedenle” diyor. İstanbul’da zihinlerin dağıldığına fakat entellektüelliğin İstanbul’da farklı bir şekilde tezahür ettiğine inanıyor Tanıl Bora. Ankara’da siyaset yapmakla birlikte entellektüel kimliği ile de tanınan Bülent Arınç, her iki şehrin farklı insan prototipleri oluşturduğunu düşünüyor. “Mesela, Mekke’nin insanları çok daha katı, Medine’nin insanları ise daha cana yakın daha sıcak olurmuş” diyor. Arınç’a göre İstanbul renkli, ışıklı siması ile görselliği daha öne çıkartan bir şehir. İstanbul büyük mütefekkirler olmasa da büyük şairler çıkarmıştır. Marmara İlahiyat’ta düşünce dergisi çıkmamaktadır ama buradan sanatçılar, şairler çıkmaktadır. “Onların başörtüsü protestosu bile çok renkli. Erkekler başörtüsü takarak çok farklı bir şekilde kendi seslerini duyurdular.” Yemek, araba, restorant, gezi, restorasyon gibi dergilerin İstanbul’dan çıktığını, İstanbul’un düşünmekten çok yaşamaya dönük olduğunu vurguluyor Arınç. “Ankara’da yapacak bir şey yok. Ama İstanbul’da her an kendinizi Boğaz’ın kenarına atabilir, Emirgan’da çaya gidebilirsiniz.” Dergi çıkartan bürokratlar Ankara’daki siyasetçiler ve bürokratlar genel Türkiye kültür seviyesinin üstünde. Siyasiler gibi bürokratların da bir dünya görüşü var ve bununla ilgili yayınları takip ediyorlar. Yani düşünceyi takip etme, üretme anlamında igili olanlar sadece öğretim görevlileri ve öğrenciler değil. Düşünen Siyaset dergisinin editörü sosyolog Dr. Dursun Ayan, Ankara’nın tam da o bahsi edilen merkezi yönetiminin düşünceyi tetiklediğini söylüyor. Hasan Celal Güzel’in çıkarttığı Yeni Türkiye isimli, herbiri tuğla büyüklüğündeki dergilerini hatırlatıyor. “Uzun yıllar siyasetin içinde olan bir insan tamamen entellektüel kaygıyla düşünce dergisi çıkartabiliyor.” Liberal Düşünce’den Kürşat Kopuzlu, Ankara’da yaşayan bir kişinin siyasi ve bürokratik işleyişe yakından muhatap olduğunu ve bizatihi düşünce dergisi çıkartan ya da oluşumların içinde bulunan bürokratların olduğunu söylüyor. Kopuzlu’ya göre büyükelçiliklerin Ankara’da olması fikir alışverişlerinin uluslararası bir alanda iletişimini sağlıyor. Edebiyat dergisi de “düşünüyor” Ankara için “smokinli taşra” benzetmesi yapan Dursun Ayan, Cumhuriyet döneminde Ankara’nın, burada oluşan üniversite geleneğine ek olarak aldığı göçlerle birlikte kent kimliği yönelimli ‘tertipli’ bir şehir olduğunu ve İstanbul gibi dağınık olmadığını söylüyor. Kısmi yerellik genel olarak İstanbulluluk ve kentlilik üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştır. İnsanın yaşadığı mekanın dağınık olmasının düşüncelerini de dağıtması gibi bir şey bu. Dursun Ayan’a göre, uzun yıllardır çıkmakta olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun çıkarttığı “Belleten”ler, nispeten daha yeni olan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu’nun çıkarttığı “Erdem”, Tika’nın çıkarttığı “Avrasya Dosyası”, akademik düşünce dergiciliğinin resmi devlet kuruluşları tarafından da yapıldığının göstergesi. Örneğin, Ankara’da çıkan edebiyat dergisi Hece’nin bile düşünce ağırlıklı olması Ankara’nın karakteristik yapısının bir sonucu olsa gerek. Sosyolog Ayan, Ankara’da çıkmakta olan düşünce dergilerinin Türkiye’nin gündemine akademik yazar olgusunu soktuğunu söylüyor. Daha önceleri belli bir ‘yazar’ anlayışı varken, şimdi akademik birikimini, düşüncelerini ve araştırmalarını aktaran bir yazar zümresi oluşmuş. Türkiye günlüğü; bir dönüm noktası Ankara’nın düşünce dergilerinin tartışmasız ‘başkent’i olması son on yılık bir hikaye aslında. Türkiye Günlüğü dergisi, düşünce dergiciliğinin artmasında en büyük etken. 90’lı yılların başında her sayısı ses getiren Türkiye Günlüğü, Özal’ın katıldığı bir panelle Türkiye’nin gündemine taşınmıştı. 13 yıldır derginin yayın yönetmenliğini yapan Mustafa Çalık, “Türkiye Günlüğü mütevazı bir çıkış yaptı, o güne kadar farklı fikirlerin aynı platformda kendini ifade ettiği görülen bir şey değildi” diyor. Ona göre İstanbul müşahhası, Ankara da mücerreti temsil ediyor. Dolayısıyla fikir de Ankara’ya yakışıyor: “Ticari neşriyatın merkezi İstanbul’da fikir dergisi makes bulamazdı.” Fikir dergiciliğinin toplumu ve ülkeyi önemsemeyle doğru orantılı olduğunu, İstanbul’un kozmopolit yapısına karşılık Ankara’nın milli bir yapısının böyle bir fikri çalışmaya imkan verdiğini söylüyor Çalık. “Ankara Türkiye pratiği ile daha içiçe. Ankara İstanbul’un tersine kendiyle değil Türkiye’yle alâkadar”. Mustafa Çalık’a göre, Ankara’nın insan yapısı, dünyaya bakışı bakımından İstanbul kadar yaşlı değil; daha az yorulmuş, daha az yontulmuş, daha pasaklı ama doğurgan bir şehir Ankara. Tezkire editörü Ercan Şen de benzer bir fikri ileri sürüyor: “Ankara yeni bir kent. Tarihle bağları daha zayıf. Bu yüzden yeni düşüncelere daha açık.” Düşünce gündemi yönlendiriyor Karizma dergisinin editörü Zafer Özcan ise “Neden Ankara?” sorusuna farklı bir yaklaşım getiriyor. Özcan’a göre düşünce dergilerinin merkez olarak Ankara’yı alması Türkiye’nin genel siyasi yapısı ve zihniyetiyle örtüşüyor. “Düşünce dergilerinin genellikle entelektüel konularda önderlik yapmak gibi, daha doğrusu ülkenin düşünce gündemini yönlendirmek gibi bir amacı var. Gözlemlediğim kadarıyla bu tarz dergilerin yayıncıları genellikle bir ideolojinin fikri zeminine katkı yapmak gibi bir hedefi ihmal etmemeye özen gösteriyorlar. Bütün bu işler için tabii ki en önemli merkez, yönetici elitin bulunduğu Ankara’dır. Zaten Türkiye’de yayınlanan fikir dergilerinin genelde bir siyasal düşüncenin temsilcisi olmaları bu amaca açıklık getiriyor.” İslamiyat dergisinde yazan Mevlüt Uyanık sözgelimi Tezkire’de de, Liberal Düşünce’de de yazabiliyor. Hâkezâ Dursun Ayan, Doğu-Batı, Türk Yurdu ve Düşünen Siyaset gibi dergilerde yazabiliyor. Belirli görüşleri dile getirseler de farklı görüşlere kendi dergilerinde yer verme anlayışını pratikte yaşıyor Ankara’daki dergiler. Düşünce dergileri Ankara’ya bir şey anlatmak istedikleri için mi Ankara’da çıkıyor. Şüphesiz öyle olanları var fakat Bülent Arınç’ın da söylediği gibi Ankara’da statükoyu temsil edenlerin bu dergileri ne kadar takip ettiği şüpheli. Belli ki Türkiye’nin en şiddetli tutucu zihniyetinin varlık gösterdiği Ankara, panzehirini de üretmiş durumda.] Şimdi de sıra geldi bizim yazımıza… [Ankara’dan İstanbul nasıl görünür? Herhangi bir ülkenin yabancı bir zihinde yerleşmiş temsili, çoklukla, o ülkenin dünya çapında üne sahip bir ya da iki kentiyle sınırlı bir tanımaya dayalıdır. Avustralya'nın Canberra ve Sydney, İsviçre'nin Bern ve Zürih, Almanya'nın Berlin ve Bonn ya da ABD'nin Washington ve New York kentleri gibi. Bu kentlerden birisi aynı zamanda o ülkenin başkentidir ve hangisinin başkent olduğu sorusu yabancılar tarafından sıklıkla küçük bir tereddüde düşülmeden yanıtlanamaz. Ülke sınırları içinde de ağır aksak bir bürokrasiyle karakterize olmuş asıl başkentle, bir dünya harikası olduğu su götürmez, ruh, ritim ve renk sahibi, koca ülkenin sanatsal-kültürel üretimini neredeyse tek başına sırtlanmaya muktedir bir dinamizme sahip olan "O" diğer büyük kentin ilişkisi sancılı bir ilişkidir. Çoğu zaman, kendini ötekinin olumsuzlanması üzerinden kuran ve ülkenin geri kalanına da ikisinden birine yakın durma konusunda bir seçmeyi dayatan bir kimlik inşasının aracıdır bu ilişki; Ankara ve İstanbul örneklerinde olduğu gibi. Ankara ve İstanbul'un anlam dünyalarımızda işgal ettiği pasajlar, arada bir -ne hikmetse- yeniden kurcalanan, keyfi ya da gereksiz sözlerden, basit bir “iki şehrin hikayesi”nden ibaret değildir. Görünüşte İki ayrı kent varsa da aslında temelinde iki ayrı “hızlılık” tanımı bulunan iki ayrı yaşam dünyasıdır söz konusu olan. Ankara ve İstanbul'u kuşatan söylemler, her zaman, bu iki kentin biricik uzamlarını aşarak, geçmişin, şimdinin ve geleceğin yeniden kurgulandığı bütün bir toplumsal "kimlik" tarifine ulaşma devinimindeki, uçsuz bucaksız bir anlam denizine dökülürler. Bu yüzden de sanki, İstanbul'un gereğince İstanbul olabilmesi, Ankara'nın gereğince "Ankara" olabilmesine bağlıdır; ya da tam tersi. Bu iki kentin sakinleri, içine gömüldükleri kentin ritmini iç ritimleriyle artık uzlaştıramadıkları her krizde, öteki kente bir kaçış olanağı yaratmayı düşlerler. Ankaralılar sabah serinliği yüzlerini okşarken vapurla karşıya geçerek, martı kanatlarında varoluşlarının ağırlığından sıyrılmaya ya da İstiklal Caddesi’nde midye, kokoreç ve tramvay kokusu sinmiş insan kalabalığı arasında yitip gitmeye can atarlar. İstanbulluların özellikle Ankara'da yaşama deneyimine sahip olanları ise, bir güne beş farklı buluşmayı sığdırabilme, hep oracıkta onların gelmesini beklermiş gibi bir dinginlikle duran dost yüzlerini görebilme, işlevsel bütün mesafeleri yürüyerek kat edebilme, görece telaşsız, koşuşturmasız bir akış içinde "her şey ne kadar ucuz" şaşkınlığıyla şımarabilme imkanını özlerler. Ama bu düş kurma daha doğrusu düşünü yakın çevresine anlatabilme keyfiyeti daha çok Ankaralılar için geçerlidir. İstanbul sakinleri, nasılsa “dünya cenneti”nde yaşamayı hak etmiş olmanın övüncünü yitirmek istemediklerinden Ankara düşlerini dışa vurmaktan kaçınırlar; “şehr-i İstanbul” onların düşlemlerinde hiçbir zaman yerleşemeyeceklerini bildikleri sakin bir sahil kasabasıyla yer değiştirebilir olsa olsa. Bununla birlikte, Ankara - İstanbul seferi her defasında, ziyaretçilerin kendi şehirlerinin müptela eden "hızlılık" düzeyine duydukları derin bir özlemle nihayet bulur. Ankara İstanbul'un bir türlü boş-l-ayamadığı bir kadın, İstanbul Ankara'nın bir türlü kendini yeterince beğendiremediği bir erkek gibidir. Ankara ve İstanbul'a dair bu en kişisel anlam yüklemeleri dahi, özerklik ve bireysellik ya da 'kim'lik, modernlik ve ötekilik gibi daha geniş bir düzlemdeki tasarımlar ve görüşler silsilesi aracılığıyla ve onların içinden inşa edilir. İki kentin ilişkisi, Cumhuriyet tarihinin başlangıcından yakın zamanlara kadar marazi olarak kurulmuştur; bir yandan birbirlerini ötekileştirirlerken diğer taraftan tam da bu sırada kendileri dışında kalan herkesi ya da her yeri tuhaf, kayıtsız ve aslında yok sayıcı, totolojik bir bakış içinde kavrama esasına dayalıdır. İstanbul ya da Ankara olmayan her yer (güzelim İzmir bile), bilgiden çok malumat sahibi olunan, özel günler, ritüeller ya da afetler, yaslar ve skandallar söz konusu değilse gönülden ırak tutulan yeknesak bir bütündür. Belirtilen türden kırılmaların olduğu anlar ise her iki kentin sıradan vatandaşları kadar sembolik seçkinlerinin de hızlı, sıklıkla ağlak, üstten ve dışarıdan bakışları tarafından, anında tüketilebilecek bir malzemeye dönüşür. Ankara ve İstanbul arasındaki ilişkinin tanımlayıcı ve birbirini tamamlayıcı dinamiği, ülkenin geri kalanını "taşra / dışarısı" olarak kavramsallaştırmanın becerilebilmesi oldu uzun zaman. Ancak bir süreden beri bu dinamik, Ankara'nın da ekonomik, kültürel, entelektüel ve psikolojik süreçler bazında dışlandığı, köhne ve taşralı bir zihniyetle özdeş kılındığı bir İstanbul belirlenimiyle yer değiştiriyor. İstanbul, artık Ankara'yı da ekonominin nabzını tutmadaki yeteneği kadar, medya, yayıncılık ve diğer kültürel üretim alanlarındaki tartışmasız, gündem koyucu üstünlüğü ile de her geçen gün biraz daha dışarı'ya yaklaştırıp, ülkenin kültürel geleceğindeki rolünü adeta müsvedde çiziktirme yetisiyle sınırlıyor. Müsvedde'den taslak çıkaran da, kitabın nihai baskısına ulaşan da İstanbul'dur. Bu nedenle gündelik yaşam farklılaşmasından başlayarak, hız ve ritim, kültür, tarih ve coğrafya olarak Ankara-İstanbul dualitesine dair her tür "gerçek" ya da yapay tarifin yeniden düşünülmesi ve daha geniş bir düzlemdeki imaları bakımından tarihsel bir perspektif içinde yeniden yorumlanması gerekir. Böyle bir girişime bir ilk adım oluşturması için artık Ankara'dan bakınca İstanbul'un nasıl göründüğü üzerine, Ankaralılığımızı kuran sosyo-kültürel koşullar ve yaşadığımız aidiyet konumlarının içinden bir yorum, (belki de kırılganlıkla aşırılaşmış bir yorum) getirmeyi deneyebiliriz. İstanbul, eleştiri oklarından sakınılamayan payitahtın kibirli bakışlarıdır Ankara’dan İstanbul hemen, ilk anda görülemez; bu, Kuzey Batıdan gelen ışığın özendirici parlaklığından daha çok delici-eleştirel huzmesinden kaçınma gereğini hissetmeniz nedeniyle böyledir. Sıkıcı, estetik yoksunu, denizsiz ve görgüsüz bozkır gerçeğini örtmek için kurallara, heybete ve törenlere sığınmış, yoksul, yarı-kentli algısından kurtulma gayretiyle türlü çeşit manevralar sergilemek, “yok, aslında...” demek zorundasınızdır öncelikle. İstanbul’un ve İstanbullunun tahayyülü bile sizi apolojetik bir konuma sürükler; doğuştan eksikli, özürlü hissedersiniz kendinizi. Yahya Kemal’e atfedilen “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a döneceğinizi düşünmektir” mealindeki dillere pelesenk olmuş sözden sonra, 2. Cumhuriyet tartışmalarıyla Ankara adının “köhnemişlik”, “hantallık”, “dünyayı ve gelişimi anlayamama” gibi sıfatlarla anılması hele hele İsmet Berkan gibi bir ara Ankara’da yaşamaya mahkum edilmiş (!) etkileyici kalemlerin bilinçdışımıza kazıdıkları olumsuz (neredeyse şeytani) “Ankara” ve İstanbul’un özlenilmeye mecbur olunan sevgili (neredeyse uhrevi) imgeleri karşısında sudan çıkmış balığa dönersiniz. “İyi ama Ankara henüz çok genç bir başkenttir ve yeniyi temsil eder; üstelik İstanbul’un temsil ettiği eskinin külleri arasından fışkırmıştır. Dünyanın en önemli gençlik merkezlerinden birisi Ankara’dır” gibi cümleler boğazınıza dizilir, payitaht simgesinin emperyal (neyse o?) kibri karşısında... İstanbul, arkadaşların ve değerlerin kaybolduğu kara deliktir Fransa ne kadar göçmen ülkesiyse, İstanbul’da en az o kadar göçmen kentidir. İstanbul’un göçmenliğinin oluşturduğu sorunlar, şimdilerde “değiştiğini” kanıtlama çabası içindeki eski “Rizeli” belediye başkanının kente girişlerin yasaklanmasını isteyecek kadar ileri giden feryadında en iyi dışa vurur kendini ve tabi bu şehrin insanları ne kadar değiştirdiği gerçeğini de. Bu kara delikte insanların yitip gittiğini en çok yaşayanlar hisseder, açıkça söylemeseler bile. O yüzden birbirlerine tutunurlar, öbek öbek olurlar; herkes kendi gettosuna çekilir ekonomik durumuna, ruhunu ve bedenini taşıma gücüne ve becerisine göre. Hatta öyle ki okumuş yazmış kesimlerin bile, siyasal ayrımlar işe yaramaz hale geldiğinden beri, “hemşerilik” zemininde bir araya toplanmaya başladıkları rivayet edilir olmuştur: Ankaralılar, İzmirliler, Egeliler, Karadenizliler, biraz daha küçültelim TED’liler, Bornova Anadolu Lisesi’nden olanlar vs. Gerçekten, gündelik yaşamın dağdağası içinde emek emek üretilmiş bir arkadaşlık değildir elbette bu insan etkileşmeleri... Arkadaşlıklar sağlam zeminde kurulmayınca, evrensel meta paranın gücü daha bir hissedilir etkileşmelerde. Ve bilinen kural işler “para parayı çeker”; insanlar paralarına ve şöhretlerine göre hizaya geçerler, yemek yenilen, eğlenilen yerler de onlarla birlikte... Bakmayın siz adına “Televole” bilmem ne dendiğine, tasnifi imkansız birçok televizyon programına. Onların hepsinin ortak adı: “İstanbul’dan insan manzaraları”dır; kimsenin yüzlerine bakmadığı yoksulları ve biraz sonra ele alacağımız entelektüelleri saymazsak... İstanbul, fısıltıları olan kenttir; entelektüel ve Üniversite bile fısıldar orada Ankara'nın okur-yazar topluluğu, büyük ölçüde Ankara'daki farklı üniversitelere dağılmış akademisyenlerden oluşur. Özel üniversiteler furyası ve ekonomik krize bağlı olarak ciddi bir vurgun yemiş olan Üniversite, ülke genelinde olduğu kadar İstanbul'la karşılaştırıldığında da, Ankara'da hala akademik topluma ayaklarını basabilecek görece sağlam bir zemin sunabiliyor. Ankara'da ülke gündemine ilişkin görüş oluşturma ve bu görüşleri gazete ve televizyon gibi kitle iletişim araçları aracılığıyla kamuya yaygınlaştırma şansına sahip kesim, bu yüzden yoğunlukla akademik kesimdir. Oysa İstanbul'un ürettiği ve tüm ülkeye ulaşma şansına sahip bütün görüşlerin yüzde doksanını oluşturan görüş ya da düşünceler, daha çok "kültür aristokrasisi" olarak ayırt edilebilecek dar bir "yorum cemaati”nin denetiminde. Bu eğilim, medya alanındaki yoğunlaşma ve tekelleşme eğilimleri ile birleştiğinde entelektüel ve sanatsal üretim ve birikim oluşturulmasında, İstanbul dışına çok sınırlı bir katılma hakkı verilmesine yol açar. Medya mülkiyeti ve sermayesinin birkaç majör grup ya da kişinin elinde toplanmasına, bu medyada karar verici ya da görüş oluşturucu konumları paylaşan bir avuç kültür aristokratının varlığı da eklendiğinde, oldukça dışlayıcı bir işleyiş ortaya çıkar. İstilacı bir magazinle mesafesini koruma gayretindeki çok az sayıdaki nitelikli gazete gibi, kültür, sanat ve edebiyat dergileri ya da yayıncılıkta da üretim büyük ölçüde İstanbul'da toplanmıştır. Ankara'yı olduğu kadar bütün bir Anadolu'nun entelektüel ya da yaratıcı topluluğunu, "uzman görüş”lere duyulan bir ihtiyaç söz konusu olmadıkça, kamuya erişmekten alıkoyan İstanbul işleyişi nasıl bir dışlama pratiği ile çalışıyor peki?] Şimdi de sıra sizde, buyurun efendim… Bu makale 2,208 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |