 Nuray Mert
Neden 'görevimiz tehlike'?
Nuray Mert
11 Şubat 2010 Perşembe 08:21
|
Türkiye’nin Afganistan’a asker göndermesi, daha doğrusu Barış Gücü’ne gidenlerin artması ve hatta muharip güç gönderilmesi epeyce tartışıldı. Sonunda muharip değil eğitim amacı ile güç takviyesi yapıldı. Geçenlerde Hürriyet gazetesinde (6 Şubat), içeriden manşet olarak ne göreyim; ‘Görevimiz Tehlike-Türkler Kâbil’de güvenliği sağlayıp ayaklanma bastırıyor’!
Afganistan’daki ABD ve Uluslararası Güvenlik Destek Gücü ISAF’ın Komutanı General McChrystal’de gaz veriyor; “Muhteşemler... Bunu çok iyi yapıyorlar.” Zamanında George Soros, “Türkiye’nin ihraç edebileceği tek malı ordusudur” demişti. Tartışma çıkmıştı. O zaman Radikal’de yazan Yiğit Bulut bunun üzerine bir yazı yazıp ‘Bir başbakan bu tip bir adamla ne görüşebilir?’ diye sormuştu (17 Haziran 2005). Soros ile ilgili ben de çok yazdım ve sağ, sol her çevreden çok düşman edindim. Orası uzun hikâye, ama adamın dediğine geldik gibi görünüyor.
Demokratikleşme, asker sivil ilişkisini yeniden düzenlerken, askerin sadece yurtiçinde değil, yurtdışında ne işlere koşulduğunun tartışmasını şeffaflaştırsa diyorum. Özellikle dünyanın kazan gibi kaynadığı bugünlerde, demokrat yazarlar şu konulara neden girmezler? Müslüman devletlere radikal İslam ile savaş görevi düşen yeni dünya düzeninde, artık savaşın radikal ve ılımlı Müslümanlar arasında geçeceği resmen ilan edildi. Adamlar açıkça, ‘kültürel yakınlığınız, gizli bağ’ safsataları ile kirli savaşlarında çıkışı bizim gibi ülkelere ve münhasıran Türkiye’ye yıkıyor. Biz de etkinliğimiz artıyor diye bu rolün üzerine atlıyoruz.
Dünyada etkili devlet olmak adına, asker Afganistan’da ne yapmaya gönderiliyor? Sormak lazım. Onu bırakın, bu kirli Afganistan işi nedir, hiç olmazsa, biraz onu konuşsaydık. Şu anda Batı yanlısı hükümete karşı savaşan Taliban’ı yaratanlar ABD önderliğinde Batı dünyası. Şimdi Taliban’ı sindirmek için destek verdikleri Karzai liderliğindeki Afgan güçleri de dünün savaş lordları, uyuşturucu tüccarları. Bu gerçeği dile getirdi diye, genç bir kadın milletvekili olan Malalai Joya’yı Meclis’den attılar. Lütfen kitabını bulup okuyun (Raising My Voice, Rider, 2009).
Afganistan’ın makûs kaderi yüzyıllar önce İngiliz ve Rus emperyalizmi arasına sıkışmakla belirlendi. Sonra sırayı ABD-Sovyetler çekişmesi aldı. Sovyet işgaline karşı düzenlenen Afgan cihadı da bir ‘özgürlük mücadelesi’ olmanın ötesinde karanlık bir fasıldır. Hem nasıl başladı biliyor musunuz? Herat bölgesinde, kızların okula gitmesine karşı çıkan isyanla! Yani işgale karşı direniş, geleneksel dinamiğe yaslandı, bu Sovyetleri Afganistan’dan çıkarmak isteyen ABD’nin işine geldi ve ABD-Pakistan-Suudi Arabistan tarafından örgütlendi.
Afgan cihadı, savaş lordlarının kendi aralarında çatışma, halka keyfi eziyet ve uyuşturucu, eski eser kaçakçılığı gibi yollardan, o derece kirli ve kanlı hale geldi ki, Taliban hareketi bir ümit olarak yükselip iktidarı ele geçirdi. Ancak, Taliban yönetiminin El-Kaide’ye ev sahipliği yapması, hedef haline gelmesine neden oldu. Sonunda, 11 Eylül saldırıları bardağı taşıran son damla oldu. Afganistan BM kararı ile işgal edildi. Taliban devrilip, yerine Batı yanlısı iktidar kondu. Ancak, ülke hiçbir şekilde kontrol altına alınamadı, ama savaş ve çatışma bitmek bilmiyor. Dahası oradaki istikrarsızlık ve çatışma Pakistan’a sıçradı.
Şimdi bu iki ucu kirli maceradan kurtulmak için, Müslüman ülkelerin, ‘muhteşem’ askerlerine, kültürel ‘gizli bağ’larına, arabuluculuğuna bel bağlanıyor. Bu mücadele başarılı olursa, Taliban yenilecek veya onunla anlaşılacak, Batı karşıtı olmayan ama Taliban benzeri ‘İslam demokrasisi’ kurulacak.
Bu ‘İslam demokrasisi’ terimine dikkat edin, bundan sonra daha çok duyacaksınız. Müslüman dünyada ABD ve Batı karşıtlığına çare olarak bulunan bu formül üzerine deste deste kitap, makale yazılıyor.
Şimdi, ne adına ‘görevimiz tehlike’ belli oluyor değil mi?
Radikal