Kürt sorunu ya da demokratik açılım sürecinin neredeyse tartışılmayan tarafı kalmadı. Entelektüel ve siyasal çevrelerin sınırlı dünyasında gündemleşen meseleler kamuoyunun önünde tüm açıklığı ile tartışıldı. Bu tartışma süreci kuşkusuz olumludur. Üstelik resmi söylemin tehdit, güvenlik ve “iç düşman” dilinden bağımsız olarak, yani MGK bildirilerindeki algının ve söylemin dışında bir tartışılma zeminine de kavuştu. Yapılan tartışmaların dar bir çevrenin dışına çıkması olumlu olduğu kadar, sorunun çok uç noktalardan tartışılmaya başlanmasının olumsuz yanları da oldu. Kamuoyunun mevcut algısı kırılmadan, dar çevrelerde dile getirilen düşüncelerin ortaya boca edilmesi, kamuoyu açısından bir yüzleşme olmaktan çok travmaya yol açtı. Bu travmanın oluşmasında toplum olarak sorunlarımızla yüzleşmedeki beceriksizliğimizin de etkili olduğu muhakkak. Beceriksizliğin yanına “cehalet” de eklenince travmamız, trajediye dönüştü dönüşecek. Sorunlarımızı çözmeye çalışırken maharetle yeni sorunlar ürettik.
Muhatabın kimliği sorunu
Kürt sorununun bu kadar yaygın ve aleni şekilde tartışılması, bazı soruların da kamuoyu nazarında cevaplanmasını zorunlu kıldı. Bu soruların en başında ise “muhataplık sorunu” gelmektedir. Hükümetin büyük bir risk alarak başlatmış olduğu süreç, siyaset sahnesinin etkili polemikçileri tarafından daha da zorlaştırıldı. Açılım sürecinin üzerinde ciddiyetle durulması gereken en önemli noktası olan “muhataplık sorunu”, kısır bir siyasal güç mücadelesine dönüşmeseydi ve hükümete çelme atma stratejilerine dönüştürülmeseydi gerçekten de anlamlı bir tartışma başlığı olacaktı. Kaçırdığımız fırsat, muhatapların kimler olduğunun çözümün de nasıl olacağını belirleyecek olması ve dolayısıyla bu sorunun aslında nasıl çözüleceğinin cevabıydı.
Sosyoloji ile siyasetin iç içe geçtiği karmaşık sorunların çözümünde tek bir muhataptan bahsedilemeyeceği ortadadır. Kamuoyunda muhataplık meselesinin gündeme gelme ve algılanma düzeyi, devletin, kendisine karşı mücadele eden unsurlarla dolaylı ya da dolaysız olarak temasa geçmesi gerektiği şeklindedir. Bu algılama düzeyi yanlış olmamakla beraber, sorunun nasıl bir anlayışla ve kimler tarafından çözüleceğinin cevabını vermekten uzaktır. Bir anlamda sorunun “tarafları” belli, ancak çözümü inşa edecek üçüncü aktör (muhatap) halen ortada görünmemektedir. Muhatap derken kastettiğimiz tam da kamuoyunda algılandığı şekilden farklı olarak, sorunun tarafları değil, sorunu çözebilecek kişiler veya anlayışlardır. Yapılan onca tartışmaya rağmen bu konu halen belirsizliğini koruyor: Muhatap kim olacak? Kürt sorununu kimler çözecek?
AK Parti sorunun çözümü için bir imkân
Yapılan tartışmalardan sonra bugün geldiğimiz nokta itibariyle Kürt sorununun ve diğer sorunların taraflar açısından adil bir şekilde ve dahası bu topraklarda yaşayanlar açısından selametle çözülebilmesi için gereken zeminin ve dilin (eğer yoksa) inşa edilebilmesi birinci öncelik olmalıdır. Ayrıştırıcı değil birleştirici olan bu zemin ve dili, sorunun gerçek muhatapları dile getirecek ya da inşa edecektir. Bu noktada sorunun çözümünde “konjonktür”, “fırsatlar”, “uyumlar”, “uluslar arası dinamikler”, “meclis aritmetiği” gibi birçok unsurun olumlu katkısı olmakla beraber, sorunun çözümünü tek başına sağlayacak nitelikte değildirler. Aynı şekilde AK Parti iktidarı yıllar içinde biriktirilerek büyütülmüş sorunlara siyasi maliyetini de göz önüne alarak el atma cesaretini göstererek, güçlü bir irade beyanında bulunmuştur. Hükümetin göstermiş olduğu kararlılık, sorunun çözümü adına önemli bir mesaj olmuştur. Kürt sorununu çözmesi için AK Parti’den daha fazlasını beklemek haksızlık olacaktır. Nitekim AK Parti bu noktada görebileceği en önemli işlevi görerek, tartışma ikliminin ve zeminin oluşmasını sağlamıştır. Zira AK Parti bu sorunu çözecek adres değil, bir imkândır. Öyleyse bu imkânları değerlendirebilecek bir akıl ve dil inşa edebilecek mi?
Devletin kırmızı çizgileri
Kürt sorununa ilişkin tartışmalarda birçok isim ön plana çıktı. Ancak eldeki mevcutların büyük kısmı Kürt sorunun çözümü için sahici bir öneri getirmekten oldukça uzaklar. Devletin kırmızı çizgileri ve dağdan inmeye çalışan örgütün talepleri arasında sıkışmış bir çözüm arayışının kalıcı ve sahici olması mümkün değildir. Bir tasavvur inşa etmeyen, birlik için gerekli dili inşa etmeyen bir çözüm, çözüm olmaktan ziyade ateşkes olacaktır. Nitekim ‘muhatabın’ kim olduğunun çözümün de nasıl olacağını belirlediği bir durumda başka bir çözüm beklemek yanlış olacaktır.
Sorunun çözümünü ve çözebilecekleri görebilmek için fotoğraf karesine girmek için öne çıkanlara odaklanmak yerine, geride kalmış, ancak dikkatli bir şekilde bakılınca görünenleri seçmeye çalışmak doğru kişileri bulmamıza yardımcı olacaktır. Herkesin bir pozisyon aldığı ve rol kapma psikolojisinin hâkim olduğu zeminler sorunların çözülmesinden ziyade tüketilmesine yol açmaktadır. Nitekim bu tüketme sorunun tükenmesi değil, meselenin tüketilmesi olarak yansımaktadır. Meseleyi çözmek bir yana, taraf olmak açısından bile anlamı olmayan kişilerin, ülke sorunlarını kariyerist bir mantıkla ele alarak tüketme çabaları, belki CV’lerini kabartmaya yarayacaktır ama sorunun çözümüne katkı sağlamayacaktır. Onlar CV’lerini kabartırken, tartışmaların tüketilmesini izleyen kolektif hafıza nazarında, tükenen şey toplum olarak sorunlarını çözebilme iradesi ve umudu olmaktadır. Rol kapmaya çalışanlardan farklı olarak, akademisyenlerin ve gazetecilerin tartışmaya katılmasının bakış açısı zenginliğini arttıracağı ve yeni perspektifler kazandıracağı aşikârdır. Ancak bugüne kadar tecrübe ettiğimiz şekliye, bolca akademik ünvanlı, bol dipnotlu konuşmalardan geriye kalan, bir betimleme dili ve öneriler manzumesinden başka bir şey olamamaktadır. Bu kadroya think-thank kuruluşları da eklendiğinde “stratejik bilgi” üretimine hazır devasa bir kadroyu karşımızda buluveririz. Maalesef bu devasa kadro sorunu çözmek için yeterli değildir. Genel olarak ülkenin yaşadığı sorunları, özelde de Kürt Sorununu çözecek olanlar, süreçten kâr umanlar ya da profesyonel bir uğraş haline getirmiş olanlar değil, bu sorunun “acısını” hissedenler olacaktır. Çünkü dipçik acısının (en hafif şekliyle) yarattığı sorunları çözebilecek olan şey, bu toplumun istikameti ve geleceği için duyulan sahici bir acı olabilir.
Sorununun muhatabı aydınlar
Sonuç olarak Kürt sorununun ve diğer sorunların çözümünde yer alması gereken muhataplar bu acıyı duyabilecek olan aydınlar olmalıdır. Bu toplumun ruhuna ve aklına nüfuz edebilecek yerlere başvurmadan, toplumun geldiği yer ve gideceği yer hakkında bir endişesi olmayanlarla çözülemeyeceği için bu bir zorunluluktur. (Ayrıca Kürt medreselerinin, bölgede köklü geçmişe sahip dini yapıların, sürecin ortak bir anlayışla inşa edilebilmesi için katkısına da ihtiyaç vardır.) Bu sorunu Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Oğuz Atay, Erol Güngör, Cemil Meriç, Atilla İlhan, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu, Baykan Sezer ve hatta Metin Erksan gibi aydınların duyarlılıkları çözebilir. Maalesef onlar şu an hayatta değiller ve hayatta olan aydınlarımızın, sorunlarımızın çözümü adına çok geç olmadan harekete geçmeleri gerekmektedir. Bu noktada İlber Ortaylı’ya, Kurtuluş Kayalı’ya, Sezai Karakoç’a, Rasim Özdenören’e, Atasoy Müftüoğlu’na ve daha birçok isme önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu toplumun selameti için kafa yorduğunu ve acı çektiğini bildiğimiz bu isimleri neden göremediğimiz sorusu haklı olarak akıllara gelmektedir. Onların bir itiş kakış ve rol kapma çabası içerisine girmeyeceğini biliyoruz. “Kürt sorunu kim çözecek?” diye tekrar sorduğumuzda karşımıza çıkan gerçek, bu sorunun salt akademisyenlerle ve “düşünce kuruluşları” ile çözülemeyeceğidir. Bu sorunu çözecek olan şey, toplumu kuşatan ve de ayakları “buraya” basan “gerçek aydınlar”dır. Çünkü bu sorunun Türkiye açısından en sağlıklı çözümü onların birikimlerinde ve kişiliklerinde mündemiçtir.
Star-Açık Görüş, 17.01.2010