Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Milay Köktürk
Milay Köktürk
Seçim barajı değişmeli mi?
Milay Köktürk

Seçim barajı değişmeli mi?

Yani yüzde onluk ülke barajı…

Bu baraj bir zamanlar tüm küçük partileri elemek ve sayısal çoğunluğa dayalı iktidar temini için konulmuştu. 70’li yıllarda koalisyonlardan bunalan ve yönetilemez hale gelen ülkeyi siyasal istikrara kavuşturma amacı güdüyordu. Gerçekçi olmak gerekirse, 80’li yıllar için doğru bir düzenlemeydi.

70’li yılları hatırlayalım; neredeyse bütün seçimlerin sonucu aynı değil miydi?

Siyasetçiler düzeyinde uzlaşma kültürünün olmayışı, vatandaş açısından ise eğitimli kesimde ideolojik taraftarlık, vatandaş kesiminde ata yadigârı parti tercihi, sorunun özünü teşkil etmekteydi.

90’lı yıllardan sonra ise siyasal tercih kıstasları büyük ölçüde değişti. Katı ideolojik tercihler ve dededen miras particilik çoktan tarihe karıştı. Siyasetçilerin hoşuna gitmese de, yüzer-gezer oylar çoğaldı. Sonucu değişmez taraftar kitlesi değil, bu oylar belirliyor.

***

Konunun anlam ve önemi, siyasal tercihlerde etken unsurun değişiminde yatmaktadır. Önceki tercih biçimi irrasyoneldi, yani toplumsal gerçekliği kavrayıp durumu muhakeme ederek akılcı yoldan verilen bir karar değildi. Öyle ya, halk kendini yönetecek olanı belirlerken, teorik olarak, işleri iyi yürütebilecek liyakatli kişiyi seçmeliydi. Bu da, akıl düzenine uygun bir tercih anlamına gelirdi. Ama geçmişte hiç öyle olmadı ve “ülkeyi şu lider ve kadrosu gerçekten iyi idare eder” şeklinde bir muhakeme hiç yapılmadı. Değişmez tercihler bir kere belirlenmişti ve seçimler sadece bu tercihlerin oy pusulasına yansımasından ibaretti. O yıllarda hep koşulsuz bir lider hayranlığı ve parti sadakati öne çıktı. 70’li yıllar siyasal hayatında sadece dört isim vardı. Dilerseniz onlara “felaketin dört atlısı” diyelim yahut dört seçilmiş kıral… Toprakları bol olsun.

Bunun nedenlerinden en önemlisi, mağduriyet duygusu yanında karşıtlıktan beslenen bağlılık duygusuydu. Doğuştan AP’liler 27 mayısın mağdurlarıydı. İdeolojik tercihler ise karşıt gruba aman vermeme amacını güdüyordu. Siyasal tercihleri yönlendiren bu önemli etkenler, tercihlerin hep aynı kalmasına neden olmaktaydı.

Mağduriyet duygusuyla karşıtlık duygusu epeyce aşındı ve 90’lı yıllar sonrasında siyasal tercihlerin daha rasyonel hale geldiğini gördük. Hayli uzun zamandır vatandaş, ülkeyi en iyi biçimde idare edebilecek olanı, kendince öne çıkardığı kıstaslara göre seçiyor. Seçimi beğenir yahut beğenmezsiniz, ama bu böyle. Artık vazgeçilmez parti yahut lider yok. Nitekim geçen zaman zarfında bazı partileri bizzat vatandaş eleyip küçülttü.

***

Her ne kadar sosyal alanda deney yapılamasa da, bu dönemi etkileyen yakın alan bir laboratuar gibi düşünülmeli. Yakın döneme ilişkin bu kısa tespitten sonra bugüne gelelim…

Bir zamanlar seçimlerden sayısal çoğunluğa dayalı iktidar çıkarmayı amaçlayan ülke barajı, bugün sadece kapatılan DTP gibi etnik siyaset yapan partileri engelleme aracı haline dönüşmüş durumda. Bu yüzden de etnik siyasetçiler de “Kürt olduğumuzdan bizi parlamentoya almak istemiyorlar ve bu yüzden barajı yüksek tutuyorlar. Haydin, bağımsız adaylarımızı seçerek Kürtlüğün gereğini yapalım” telkiniyle oy toplamaktadır. 2007 seçimlerinde bu propaganda onları başarıya taşımış, parlamentoya girebilmişlerdir. Dolayısıyla bu baraj engeli kapatılan DTP’ye oy kazandırmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bu şu anlama gelmektedir: “Mağduriyet duygusuna oynayan siyasetçiler”le “etnik aitlik duygusu”na hitap edilen seçmenler tablosu karşımızdadır. İçine mağduriyet duygusu doldurulmuş etnisite, diğer tüm etkenleri geride bırakır ve siyasal tercihte asıl belirleyici unsur haline gelir. Buna dilerseniz “etnisitenin cazibesi” diyelim. Kendini tanımlama kategorilerinin en önemlilerinden biri olan etnik mensubiyet bilinci, bugün mağduriyet duygusundan besleniyor. Bunun ayrılmaz bileşeni de karşıtlık duygusudur. “Sistem bize karşı” denilince, etnik duygu harekete geçip tercih nedeni olmaktadır. Yüzde onluk ülke barajı da bunun kanıtı olarak takdim edilmektedir.

***

Böyle bir tabloda akılcı tercih iptal olur. Seçmen liyakat ve yetkinlik arayışını bir kenara bırakıp mağduriyet ve itilmişlik duygusuyla karar verir.

Adayların belirlenişinde de akılcılık rafa kalkar. Kendi seçmen kitlesini temsil edecek bir yetkinliğe sahip olmayan, sadece en çok bağıran, en pervasızca çıkışlar sergileyen kişiler öne çıkar. Kapatılan DTP milletvekillerinin eylem ve beyanatlarını gözümüzün önüne getirelim… Birkaçı dışında hangisinin “gerçekten temsil edici” bir duruşu var? Büyük çoğunluğu sadece PKK taraftarlığı ve bölücü faaliyetler çerçevesinde geçirdikleri soruşturmalar dolayısıyla vekillik makamına “uygun görülmüş”tür. Partinin veya kadrosunun bölge veya Türkiye üzerine hiçbir projesi yoktu.

Aynı tablo mahalli idare seçimlerindeki tercihleri de açıklamaktadır. Özelikle liyakat arayışının daha fazla öne çıktığı belediye seçimlerinde, Güneydoğu bölgesinde, bu kıstas hiç işlememiştir.

Belediye hizmet yeridir. İşin doğası gereği, bu hizmeti götürebilecek kişi halkın teveccühünü kazanır. Bir önceki dönemde başarısız olana halk genellikle teveccüh göstermez. Ama Güneydoğu’da, belediye başkan adayının hizmet götürmesi yahut yetkinliği değil “en Kürtçü” olması, seçilmesi için yeterli olmuş gibi görünmektedir.

Oysa o bölgelerde yaşayan insanlar da aklıselim sahibidir; hizmet beklemektedirler. Dolayısıyla onlar da teveccühlerini hizmet ve yetkinlik kıstasına göre kullanabilirlerdi. Gerek genel gerekse yerel seçimlerde propagandanın ana teması ve geçer akçe etnik mağduriyet söylemi olduğundan, bölge insanı aklı ezen bir duygusal ortama itilmiştir.

***

Mevcut şartlarda eski DTP’nin, yeni BDP’nin halktan oy talep etmesi için hiçbir şey yapması gerekmiyor; sadece içinde “Kürtler, haklar, barış” kelimelerinin geçtiği cümlelerden oluşan nutuklar atmaları yeterli!

Tercihleri rasyonel kılabilmek için, yasalardan kaynaklanan tüm engelleri ortadan kaldırmak gerekmektedir. Bu yüzden, seçimlerde ülke barajı yüzde beşe düşürülmeli; daha önemlisi, bunun yanında, bir zamanlar dile getirilip sonra rafa kaldırılan “Türkiye milletvekilliği” konusu uygulamaya konmalıdır. İşte o zaman etnik siyasetçiler etnik sömürüyü terk etmek ve gerçekten siyasetçi olmak zorunda kalır.

Siyasal tercihlerin rasyonel zeminini oluşturmak, akılcı tercihi gölgeleyen ve duygusal tepkiyi egemen kılan şartları ortadan kaldırmak gerekir. Yasalardaki baraj engeli kalkınca, artık mağduriyet teması üzerinden kimse oy talep edemez. Kürtlük romantizminin oyu belirleyici etkisi ancak böyle sona ermeye başlar. Açılım o zaman açılım olur. Hem de ucuz siyasetin, yani etnik sömürünün önü tıkanır.

***

Baraj düşürülürse bu bölgedeki tercihler tamamen akılcı hale gelir mi?

Bölgedeki feodal yapı ve zihniyeti de hesaba katmak lazımdır. Mesela halen başlık parasının geçerli olduğu feodal yapı kısa zaman zarfında demokratikleşemez. İnsanların ruhuna işlemiş olan ağalık-marabalık duygusundan özgürce karar veren bireylere yükselmek çok da kolay değildir. Bunun için biraz zamana ihtiyaç var. Ancak en sonunda insanlar liyakat esasına göre karar vermeye başlarlar.

Unutulmamalıdır ki, sadece akılcı tercihler demokrasiyi tekâmül ettirebilir.

***

AKP barajı düşürüp BDP’nin önünü açabilir mi? Doğrusu bunu pek mümkün görmüyorum. Anayasayı değiştiremeyen, bırakınız Anayasa’nın tamamını, sadece parti kapatmaları düzenleyen maddeleri bile değiştiremeyen, seçim yasasında gerekli ve aynı zamanda hukuki değişiklikleri yapamayan yahut yapmayan bir iktidar sadece barajı düşürmeye kalkarsa, bu, muhalefetin bayramı olur. Bir de tabii iktidar kendi kaybını hesaplar.

Demek ki yukarıya çıkan merdiveni yanına almaktan halen vazgeçmemiş.

milaykokturk@gmail.com

Bu makale 1,666 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» “Ankara’da hakimler var!”
» Sükût Vakti…
» Formasyon Rezaleti ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin Trajedisi
» Karanlık tarih ve çalınan gençliğimiz
» Üç Bin Kişilik Sınav Çetesi
» Kazananlar ve kaybedenler
» Oligarşiye darbeyse, oyum evet!
» Yetsin artık!
» Ey devlet aklı, nerdesin?
» Kemal “Başkan” CHP “İktidar” (mı?)
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı