Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Şahin Alpay
Şahin Alpay
AB Türkiye'ye kapıları kapatırsa ne olur?
Şahin Alpay

AB Türkiye'ye kapıları kapatırsa ne olur?

Avrupa Birliği'ni (AB) bir "Hıristiyan kulübü" olarak korumaya kararlı Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, önce NATO Genel Sekreterliği'ne İslam dünyasından büyük tepki çeken bir kimseyi, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'i getirdiler.

Buna niye itiraz etti diye, NATO üyesi Türkiye'ye çıkışmaktan geri kalmadılar. Aynı ikili, şimdi de, en çok Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkmasıyla tanınan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy'u, AB'nin Lizbon Antlaşması'nın onaylanmasından sonraki ilk başkanı yaptılar.

Rompuy, 2004 senesinde (Türkiye'nin kurucu üyesi olduğu) Avrupa Konseyi'nin bir toplantısında şöyle konuşmuştu: "Türkiye Avrupa'nın bir parçası değildir ve hiçbir zaman olamayacaktır. AB'nin Türkiye'ye genişlemesi, önceki herhangi bir genişlemeyle karşılaştırılamaz. Avrupa'da geçerli olan evrensel değerler, ki bunlar Hıristiyanlığın temel değerleridir, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin katılımıyla gücünü yitirecektir."

Avrupa'da "Hıristiyan birliği" değil barış, özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi projesi olarak AB'yi ve Türkiye'nin üyeliğini kuvvetle desteklemiş biri olarak, bu tercihin midemi bulandırdığını itiraf etmeliyim. AB'nin bir zamanlar "çeşitlilik içinde birlik" olarak ifade edilen kurucu felsefesine bu denli aykırı bir kişinin AB'nin başına getirilmesine tepki duymamak mümkün değil. Bunun Türkiye-AB ilişkilerinin seyri açısından olumlu bir sinyal vermediği muhakkak.

Ne yazık ki Sarkozy ve Merkel'in Türkiye muhalefeti, AB'yi Türkiye'deki reform hareketi açısından etkisiz hale getirmekle kalmadı, Türkiye'deki reform düşmanlarını cesaretlendirdi. Yine de ulusal çıkarlar bunu gerektirdiği için Türkiye'de aklı başında hiçbir hükümetin AB üyeliği hedefinden vazgeçmesi beklenemez. AB'nin "çeşitlilik içinde birlik" ilkesine uygun olarak değişmesi de bir ölçüde Türkiye'nin üyeliğine bağlıdır.

Türkiye'nin adaylığa kabulünden on yıl sonra Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen nokta nedir? AB sonunda Türkiye'ye kapıyı kapatacak olursa ne olur? Bu sorular geçen hafta İstanbul'da, Dr. Ioannis N. Grigoriadis'in "Avrupalılaşma Denemeleri: Türk Siyasi Kültürü ve Avrupa Birliği" (London: Palgrave-Macmillan, 2009) başlıklı İngilizce kitabının tanıtılması dolayısıyla, benim de konuştuğum bir toplantıda tartışıldı. Halen Bilkent Üniversitesi'nde ders vermekte olan Grigoriadis'in çalışması, AB'ye katılım sürecinin Türkiye'nin kurumsal yapısı yanında siyasi kültürü (yani yaygın siyasi değerler ve davranış biçimleri) üzerine yaptığı etki üzerine bugüne kadar kaleme alınmış olan en kapsamlı ve en iyi inceleme.

Grigoriadis'in ulaştığı şu sonuçlara katılıyorum: "AB Türkiye'ye üyelik perspektifi vererek, liberalleşme sürecini başlattı... AKP'nin Türk toplumunda sahip olduğu yaygın destek bu sürecin başarısı açısından kritik öneme haiz... AKP liderlerinin demokratikleşme sürecinin AB'den bağımsız hale geldiğine dair tekrarlanan beyanları, müzakereler başarısızlıkla sonuçlansa bile reformların devam edeceğinin işareti olarak görülebilir." 2005'ten sonra AB'den gelmeye başlayan olumsuz sinyallerle, askeri ve yargısal darbe girişimleriyle baltalanan reform sürecinin, 2009'da "Demokratikleşme Açılımı" ile yeniden hız kazanması, bu noktanın ne denli geçerli olduğunu göstermekte.

Eklemek istediğim şu: Türkiye'de gerçek bir demokrasiye geçiş süreci esas olarak 1980'lerde Turgut Özal liderliğindeki siyasi ve ekonomik reformlarla başladı; 1990'lardan itibaren aydınların vesayetçi demokrasiye yönelttikleri güçlü eleştirilerle ilerledi. 1999'da başlayan AB'ye katılım süreci, kuşkusuz, demokratikleşme hamlesine büyük destek sağladı ama, tek başına tayin edici bir rol oynadığı kesinlikle söylenemez. Kısmen bu nedenle, AB kapıları kapatsın veya kapatmasın, Türkiye'nin özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştirme yolunda ilerleyeceği konusunda temkinli iyimserliği koruyorum. s.alpay@zaman.com.tr

ZAMAN

Bu makale 463 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür toplum
» Medya değişti mi? Hem evet, hem hayır
» Medyada 'eski rejim' değişti mi?
» Parlamenter sistem, Erdoğan Cumhurbaşkanı, Gül Başbakan
» AKP 'İslami Kemalist' midir?
» Bu dava burada bitmez
» Biz bitti demeden bu dava bitmez
» Niçin 'Silahları Gömmek' zamanı?
» MİT sivilleşiyor, peki denetleniyor mu?
» Öldürmeye, silahlara son!
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı