Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Milay Köktürk
Milay Köktürk
Etnik şirretlik ve yeni soygun düzeni
Milay Köktürk

Etnik şirretlik ve yeni soygun düzeni

Açılım açıladursun; biz işin rant yönüne bakalım. Tıpkı 12 eylül sonrası demokrasicilik oyununa geçiş döneminde her yanı saran bir söylem ve bu arada yaşanan soygun gibi, şimdi de etnik söylemin gölgesinde, birileri yine soygun yapıyor.

AKP iktidara geldiğinden beri, özellikle kamu ihaleleri yoluyla kendi yandaşlarını ihya ettiği iddiaları peşini bırakmadı. Ama son bir-iki yıldır kamu ihalelerinde güneydoğu kökenli firmaların kayrıldığı iddiaları ayyuka çıkmış durumda. Bazı işlerin verilmesine ta en tepeden bile müdahale olduğu, ihalelerden, son birkaç yıldır, batıda kurulu firmaların kolayca elendiği, işin hacmi büyükse ve yeri doğu yahut güneydoğu ise, mutlaka o havaliden bir firmayla ortaklık yapılması gerektiği her yerde dile getiriliyor.

Bir müteahhit şöyle anlatıyor durumu: “Bizim batıdaki firmalar olarak Güneydoğu’dan herhangi bir ihale almamız mümkün değil. Güneydoğulu firmalar ise Türkiye’nin her yerinden ihale alıyorlar. Hem de ne dümenlerle ve gözü kara biçimde! İhale dosyalarını denetleyen ve halen görevde olan arkadaşlarımızın ifadelerine göre, dosyaların büyük çoğunluğunda usulsüzlük varmış. Büyük bir soygun ve Güneydoğulu firmalara büyük para aktarımı var. Daha önemli bir şey de, ihalesi şart olmayan bazı işlerin şişirilmiş rakamlarla ihale edilmesi… İktidarlar değişti, hiçbir şey değişmedi; gerçi değişti, ne mi? Rüşveti ve iş paylaşımını organize edenler değişmişti. Rüşvet ve rant dağıtımı çarkı aynen sürüyor. Fakat önceleri rüşveti veren işi kapardı, şimdi öyle değil. ”

***

Sözüne itibar ettiğimiz insanların çeşitli zaman ve mekanlarda dile getirdikleri, yabana atılır şeyler değil. Gerçi ihale sorunu her iktidarın belalısı oldu. Ama hiçbir iktidar döneminde bu kadar ayyuka çıkmadı. Bunlar aslında işin soygun boyutunu açıklıyor.

Etnik söylem egemenliğindeki soygunun boyutları nedir, bilemiyoruz.

Ya karar alıcılardan bazıları “yöre ahalisine biraz rant sağlayalım, ortam biraz iyileşir” diye düşündü, ya da bu toz duman arasında, tam şark kurnazlığıyla, birileri kesesini değil çuvallarını dolduruyor. İkincisini, yani çuval doldurma işini Türkiye Anavatan iktidarı zamanında yaşadı, yukarıda ifade ettik. Bu milletin parası, adına işadamı (!) denilen birilerine peşkeş çekildi. İnanılmaz soygunlar yaşandı. Onların büyük çoğunluğu muhtemelen Türk kökenli olmalı. Şimdi de demek ki Kürt kökenli işadamları (!) soygundan payını alıyor. Soyulan değişmiyor; bu yurdun insan… Kökeni ne olursa olsun.

Bu açıdan bakınca, ilk gerekçe, yani “yöre ahalisine biraz rant sağlayalım, ortam biraz iyileşir” düşüncesi tam bir komedi yahut trajedi. Hazineden çıkan para o yöre halkının yaşama standardını artırıcı yatırımlara değil, bir avuç soyguncunun cebine akıyor. Nasıl doğrudan gelir desteği, ekonomik gücünü kaybetmek üzere olan toprak ağalarını ihya etmekteyse, bu yeni rant düzeni de şehir ağalarını ihya ediyor. Nasıl Anavatan iktidarı döneminde kişilere akıtılan paralar onların kişisel servetleri hanesine yazıldıysa, şimdi de öyle olacak. Hiçbiri yatırıma dönüşmeyecek. Ama bu yeni durum, her yanı saran açılım çığırtkanlıkları daha tehlikeli bir ortama davetiye çıkarıyor: Etnik şirretlikten doğan gerilime…

***

Hükümet bir sorunun, Türkiye’yi esir alan, büyük acılar yaşatan bir sorunun çözümünü samimi olarak arzu ediyor. Sürecin başlatılışını ve atılan adımları onayladığımı söyleyemem. Ama çözüm isteğinin samimi olduğuna inanıyorum. İşin okyanus ötesi bağlantıları vs. kısmını da geçiyorum… Peki böyle kurdela keser gibi “haydin açılıma” diye bangır bangır bağırarak ne çözülecek? Hiçbir şey! Hükümet işi iyi götürememektedir vesselam.

Açılım nutuklarıyla oluşan ortam, etnik şirretlik ortamı! Aslında buna “Kürtlük romantizmi” diyeceğim ama, ortada romantizmi andıran bir şey kalmamış durumda. Romantizmde “kendini yeniden ve yücelterek keşif” söz konusu olur. Yani romantizmde bir derinlikli durum vardır. Oysa şimdi, “her şey bizim hakkımız” anlayışı hâkim. Bu etnik şirretliğe dayalı soygun kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Bu da bir “Türk sorunu”na davetiye çıkarıyor. İçtekilerle dıştakiler elbirliğiyle Kürt olmayı “in”, Türk olmayı “aut” yaptılar. Sağduyuyu, aklıselimi ezen bir psikolojik ortama sürükleniyoruz.

Sıradan insanımızdan, asıl Kürt dokusundan, sağduyu sahibi sessiz çoğunluktan söz etmiyorum. Onlar kendi hallerinde yaşantılarına devam ediyor. Çünkü onların kendilerini keşif, mağduriyet adı altında çığırtkanca ortalığa dökülme diye bir sorunları yok. Yani ağalardan, Kürtler adına siyaset yaptığını söyleyen “siyasal ağalar”dan söz ediyorum. Onların marabaları ise PKK sempatizanı kitle. Bu yeni ağalar onların keskinleştirilmiş etnik bilinçleri üzerinden siyasal rant peşinde; bu kitle ise “yaşasın, artık Kürtlükten doğan mağduriyetimiz kalmayacak” diye avunup duruyor. Oysa insan, ancak çalışıp çabalayarak, gayret göstererek mağduriyetten kurtulabilir. Sahipliklerimiz alın terimizin eseri olduğu sürece mutlu ve huzurlu oluruz.

Kaldı ki bu ülkede etnik kökenden doğan bir mağduriyet yaşanmadı. (Bir zamanların, darbecilerin ve statükocuların koyduğu dil ve müzik yasakları vardı; onaylanmayacak yasaklardı, şimdi hiçbiri yok.) Hiç kimse etnik köken dolayısıyla -darbe dönemleri hariç- itilip kakılmadı. Gerçi darbeciler herkesi itip kaktılar. Diyarbakır cezaevindeki işkenceler Mamak’ta, hatta Türkiye’nin her vilayetinde yapılmadı mı? Aynı şekilde, bu ülkede etnik kökenden doğan bir ayrıcalıklılık da yaşanmadı. Bu satırların yazarı Türktür ve bundan dolayı bugüne kadar hiçbir ayrıcalıklılık sahibi olmamıştır. Bundan da derin bir huzur duymaktadır.

***

Peki sorun ne?

Sorun, tipik şarklı zihniyet… Hiçbir çaba göstermeden, liyakat ve yetkinliğe riayet etmeden dünya nimetlerinden kolayca ve zahmetsizce pay alma sevdası! Şarklı zihniyet derken, Doğu veya Güneydoğuyu değil, bir bütün olarak bu coğrafyayı Türkünü, Kürdünü, herkesi kastediyorum. Mesela uzakta bir yerde çalışan yakınımızla hasbihal ederken “İş düzenin nasıl? İşini layıkıyla yapıyor, sorunluluklarını yerine getiriyor musun? Alın terinle kazanıyor musun?” demeyiz; hemen “Rahatın iyi mi?” diye sorarız. Zihniyet çarpıklığımızı bundan daha iyi anlatan bir örnek var mı?

Durumu söylem zemininde değerlendirelim…

Okullarda yıllarca “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye andiçildi. Bu, ülkeyi ve Türkleri hiç de ileriye götürmedi. Böyle ant içerek güne başlamakla toplum daha erdemli ve ahlaklı olmadı. Bir yığın Türk, tüyü bitmemiş yetimin hakkını gaspetti. Türkler hep “Yüce Türk milleti…” dediler, bu da onları yüce kılmadı. Neyse o oldular.

Şimdi Kürtler sabah akşam “Kürdüm, yüce insanım” deseler, ne değişecek? Kürt kökenli insanımızın hayat standardı mı yükselecek yahut daha erdemli ve asil insanlar mı olacak? Ağalar ve şıhlar tahtlarından vaz mı geçecekler? İnsanlar birdenbire bilginin aydınlık ışığına mı garkolacak? Hayır…

O halde romantizmi bir yanan bırakmak, gerçeklerle yüzleşmek lazımdır. Boş nutuklarla, romantik avuntularla insanlar daha erdemli, daha ahlaklı, daha donanımlı olmaz. Üç öğün kendi etnisitesine hürmet sunup bağlılık tazeleyen Türk daha Türk olmayacağı gibi, üç öğün kendini yücelten Kürt de daha Kürt olmaz. Üstelik kapalı toplum yapısında, bu söylem, insanlar için en mükemmel bir afyon olmaktan öteye gidemeyecek. Afyon verilenler uyutulurken, birileri toplumsal saltanatını pekiştirecek.

İnsan neyse odur. Hırsız bir Kürtle hırsız bir Türk arasında, hırsız olmak bakımından hiçbir fark yoktur. Tıpkı dinci hırsızla dinsiz yahut dindışı hırsız arasında hiçbir fark olmadığı gibi!

Erdemli bir Türk bu ülkenin zenginliği olduğu gibi, erdemli bir Kürt de bu ülkenin zenginliği; bu ülkenin insan dokusunun güzelliğidir. Önce insan, hem de dünyada bulunmanın hakkını veren ve gereğini yerine getiren “ahlaklı ve erdemli bir insan” olmak lazımdır. Türk ya da Kürt olmak, ancak o zaman anlamlı olur. Zaten böyle bir ruh teşekkül edince, Türk ya da Kürt olmanın kategorik bir şey olduğu fark edilir.

Bu makale 1,608 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» “Ankara’da hakimler var!”
» Sükût Vakti…
» Formasyon Rezaleti ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin Trajedisi
» Karanlık tarih ve çalınan gençliğimiz
» Üç Bin Kişilik Sınav Çetesi
» Kazananlar ve kaybedenler
» Oligarşiye darbeyse, oyum evet!
» Yetsin artık!
» Ey devlet aklı, nerdesin?
» Kemal “Başkan” CHP “İktidar” (mı?)
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı