 Prof.Dr.Erol Göka
Neydi bir arada tutan şey hepimizi?
Prof.Dr.Erol Göka
16 Kasım 2009 Pazartesi 11:16
|
“Demokratik açılım süreci” ağır aksak da olsa ilerliyor. Provokasyonlar, engeller, duraklamalar, duraksamalar oluyor ama ilerliyor. Ama süreç, fazlasıyla siyasilerin eline bırakılmış durumda. Elbette, iktidarıyla, muhalefetiyle siyasi irade ve onların söylemleri süreçte çok önemlidir ama esas değildir. Çünkü nihayetinde demokrasi, “temsili” niteliktedir ama demokratik açılım sürecinin ele aldığı konular, kimlik sorunları, “temsili” niteliğin çok ötesinde uzantılara sahiptir. Süreç, yalnızca siyasilerin söz ve eylemlerine ve medyanın siyasileri temel alan yayınlarına bırakılırsa, aydınlar ve düşünce insanları kenara çekilirlerse, provokasyonlar için o kadar meydan açılmış olacaktır. Bizce sürecin en eksik kalan yanı, olup bitenlerin, bundan sonra olup biteceklerin “insani” yani “psikolojik” boyutunun ihmal edilmesi. Toplumsal psikolojiye yön verme yeteneğinde olan, sözü dinlenir, halk tarafından “akildir” diye bilinen kanaat önderlerinin işin içine katılmaması… Oysa açılım sürecine vesile olan konular baştan aşağı insani; kapı komşularımızla, iş yerinde beraber çalıştığımız, birlikte askerlik yaptığımız, camide aynı saflarda bulunduğumuz insanlarla ilgili. Siyasiler değişik sözlerle kapışıp duruyorlar ama toplum olarak biz aslında açılım sürecinin başından beri birbirimizin yüzüne bundan sonra nasıl bakacağımızı, doğduğumuz yerin, evimizde konuşulan dilin ilişkilerimizi nasıl etkileyeceğini düşünüyoruz. Bu düşünce sürecinde zihnimizde ortaya çıkan sorulara siyasi söylemler yeterince cevap vermiyorlar, veremiyorlar. Tek bildiğimiz, bundan sonra “Türk” ve “Sünni” sözünün yanı sıra etnik ve dini kimlikle ilgili başta “Kürt” ve “Alevi” kelimeleri olmak üzere diğer kelimelerin daha çok söylenecek olması. Belki Kürtçeyi medyada daha çok işiteceğiz, şehirlerimizin meydanlarında, sokaklarında Kürtçe tabelalara rastlayacağız; belki “cem evleri” göreceğiz semtlerimizde, şimdiye kadar pek bilmediğimiz ibadet mekanları olarak… Ama bu değişikliklerle birlikte insan ilişkilerinin nasıl değişeceğini kimse bize söylemiyor. Çiçeklerden, mozaiklerden bahsediyorlar ama birbirimize nasıl bakacağımızdan söz etmiyorlar. İnsan psikolojisinde aynıların aynı yerde toplanması ve düşmanlık hislerini aynı olmayanların üzerine püskürtmesi diye bir işleyiş olduğunu kimse hesaba katmıyor, kaygıların haklılığı görmezden geliniyor. Bu durumda bazı siyasiler umutları bazı siyasiler kaygıları söylemlerinin ana teması haline getiriyorlar.
Oysa konu insani boyutuyla ele alabilen “akil” insanlar, sözü dinlenir bilge kişiler devreye girse, sığ siyasi söylemlerin “oy hesapları” nedeniyle dile getiremediklerini seslendirecekler; bugüne kadar niye bir arada olduğumuzu, çekilen bunca acıdan sonra bundan sonra ne yapmamız gerektiğini makuliyet ölçülerine dayalı bir dille anlatmaya, tüm toplumu ikna etmeye çalışacaklardır. Kimlik tartışmalarının, yakın tarih değerlendirmelerinin içinde sıkışıp kalmayacaktır onların söyleyecekleri. Cumhuriyetimiz ve “ulusal kimlik” onlar için yalnızca “Türk mucizesi” olarak tanımlanmayacak, muhteşem Selçuklu ve Osmanlı zamanlarından sonra nasıl bugünkü Türkiye coğrafyasına sığınmak zorunda kaldığımızı ve değişik diller konuşsak da inançlarımız ve birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin hatırına işgale karşı ayağa kalktığımızı ve yeni bir devlet kurduğumuzu anlatacaklardır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde yaşayan insanları mutlu edebilmek için neleri amaçladığından, niye demokrasiye doğru açılım gösterdiğinden bahsedecek, bu yolda ilerlerken yapılan hatalardan, eşit ve özgür yurttaşlar yaratalım derken bazı kimlikleri bastırmanın, demokratik taleplere kulak tıkamanın olumsuzluklarından söz edecekler, Hükümetimizin şimdi gündeme getirdiği açılımları, Cumhuriyet boyunca atılan adımların devamı, birlikte daha güzel günler yaşayabilmenin yolu olarak sunacaklardır. Aslında dikkatli bakıldığında, siyasi söylemin dikenleri temizlendiğinde en milliyetçi partimizin bile “etnik kimlik” sorununun, anadilin önemini anladığını örneklerle göstereceklerdir.
Sorunların insani boyutunu görebilenler, "ulusal kimlik" sorununa bir de Türkiye coğrafyasında yaşayan insanları bir arada tutan özellikler açısından bakacaklardır. Zira bizi iki yüz yıldır yaşadığımız bilinç yaralanmasına rağmen bir arada tutan değerler, bura topraklarına özgünlüğünü ve toplumsal bağışıklık sisteminin gücünü verirler. Bir başka deyişle, toplumsal dokuya sinmiş, onu dirençli kılan bağışıklık sistemi, bireysel farklılıkların ötesinde, hepimiz tarafından paylaşılan mayadır; vazgeçemediğimiz değerlerdir. Bu değerlerin içinde Orta-Asya’dan getirdiklerimiz de vardır; burada hep yaşıyor olanlarımızdan ve hatta buraya ilk kez Osmanlı geri çekilmesiyle Kafkaslardan, Balkanlardan, Orta-Doğu’dan gelenlerimizden öğrendiklerimiz de. O yüzden hepimizindir burası, o yüzden burada yaşayanların hiçbirisi diğerlerinden zerre miktar üstün değildir diyeceklerdir. Bugüne kadar Türkçe dışındaki dillere izin verilmeyişini, “buradaki herkes Orta-Asya’dan gelmiş Türkler olmak zorundadır” despotizminden değil “eşitliğin ancak böyle sağlanabileceği” iyi niyetli hatasından kaynaklanmış olabileceğini anlatmaya çalışacaklardır. Türklerin etnik ve dini fanatik olmadıklarını onları tanıyan herkesin bildiğini, onların bu meziyetleriyle, çoğunluğu aynı inanç köklerine bağlı ama başka diller konuşan kardeşlerinin bir arada yaşama konusundaki yeteneklerinin bir araya gelmesiyle her şeye rağmen ortak yaşama, tek millet olma iradesinin ortaya çıktığını inceden sürmeye dile getireceklerdir.
Sorunlara insani boyutundan bakmayı becerebilenler, açılımları yalnızca bir arada olma irademizle hep birlikte başardıklarımızın sonucu ve devamı olarak görmekle yetinmeyecek daha yapacak çok işimiz olduğunu da gündeme getireceklerdir. Etnik ve dini kimlerle ilgili sorunları çözsek bile ekmek ve bireysel özgürlük kavgamızın sürdüğünü; modernleşme konusunda gidilecek uzun bir yolumuz bulunduğunu; köylümüzün, işçimizin, kadınlarımızın, çocuklarımızın ülkemizin çoğu yerinde hala hallerinin perişan olduğunu; bizim bu dertlerimize bizden başka kimsenin sahip çıkmayacağını, elbirliği etmemiz gerektiğini anlatmaya çalışacaklardır. Onlar anlattıkça bizim de içimize su serpilecek; artık kimin Orta-Asya’dan geldiği, kimin sahiden buralı olduğu, İstanbul’u ve sahilleri kimin fethettiği, Türklerin mi yoksa Kürtlerin mi İslamiyet’i daha önce kabul ettiği gibi dar, fanatikleştirici tartışmaların etkisinden kurtulacak, birbirimize aynı sıcak bakışlarla bakmaya devam edeceğimizden emin olacağız. Bizi bugüne kadar birbirimize karşı kırdırmayan tek millet olma irademize daha çok güveneceğiz, bu güvenle birbirimizin acılarını daha iyi anlayacak, ortak devletimiz uğruna hayatlarını kaybetmiş şehitlerimize daha çok sahip çıkabileceğiz. Saçma kökensel tarih söylemlerinin yerine Fatih Sultan Mehmed ile Selahaddin Eyyubi’yi, Saidi Nursi ile Mustafa Kemal Atatürk’ü bir arada düşünebilen bir millet tahayyülü geliştirebileceğiz.