| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 9 Şubat 2012, Perşembe | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Ünlü ateist Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı kitabı ilginç bir şekilde hâla dikkat çekmeye devam ediyor. Bunun pek çok nedeni vardır şüphesiz. Bu yazıda Dawkins düşüncesine, Tanrı’nın gerçekliği sorunu ve Tanrı fikrinin kültürdeki önemi ekseninde eğilmeye çalışacağız. Acaba Dawkins’in kendinden kaçışının ya da Tanrı fikrini sabitlemeyi reddedişinin haklı gerekçeleri olamaz mı? Elbette vardır haklılık payı. Bir kere “insan zihninden, Tanrı’yı çerçevedeki bir kelebek gibi sabitlemeyi” talep etmek yerinde bir tavır değildir. Çünkü Frederik Copleston’un ifadesini soru formuna dökersek, Tanrı, insan zihni için ne zaman gerçeklik haline gelir? Üstünlük ve büyüklük (ister, ahlakî isterse de fikrî bakımdan), ne zaman ki kişide, kişiliğin bir üst tavanı olarak kendini hissettirmeye başlar, o zaman Tanrı, üstünlüğün kişisel hareketinde bir gerçeklik haline gelir. Bu harekette Tanrı, hareketin görünmeyen hedefi olarak ortaya çıkar. Ve üstün olan kendi içinde kavranamayacağı ve deyim yerindeyse, kavramsal ağımızın dışında olduğu için şüphe, kaçınılmaz olarak uyanma eğilimi gösterir. Ancak üstünlüğün hareketi, şüpheyi ele geçirir. Şu halde Tanrı’nın insan için gerçeklik haline gelmesi, insan ruhunun üstünlük alanına girme eğilimi ve bu bağlama dâhil olma temayülüyle ilgilidir. Kısacası üstünlüğün kişisel hareketi bir yörünge olarak idrak edilmeye başlanınca, Tanrı görünmeye yüz tutar. Dawkins metafizikçilerle alay etmekte son derece haklıdır. Çünkü hayat alanı, metafiziğin saldırısından korunduğu zaman ancak, üstünlüğün kişisel hareketinden söz edilebilir. Bu, eylem ve düşünce birliğinin en üst düzeyde gerçekleşmesi anlamına gelir. Bir başka açıdan bu hareket, etik, estetik ve düşünce birliğini ima eder. Ancak Dawkins’in dünyasından bakacak olursak Darwinizm sadece olgusal alanı, dolayısıyla anlamsızlığı, hazcılığı ve ahlakî göreceliliği çağrıştırır. Dawkins’in, üstünlüğün kişisel hareketini devreye sokabilmesi için, öncelikle anlamın hayatın içinde ve dışında olduğunu kabul etmesi gerekecektir. Bir kere insan, hayatın anlamını, bir kez dahi olsun, dışına çıkabildiği oranda kavrar. Metafizik, şiir ve bilimi bir araya getirerek, kavram bileşenleri oluşturarak, mutsuz melez Tanrı fikriyle bir yere varamaz. Buna sadece Dawkins’in değil, iyi bir ilahiyatçının da karşı çıkması gerekir. O, Tanrı kanıtları fikriyle alay etmede yerden göğe kadar haklıdır. Şu halde Dawkins’in ruhsal gelişim serüveni, odaklanmaya ve dolayısıyla, üstünlüğün kişisel hareketinin yörüngesine girmeye müsait gözükmemektedir. Parçalanmışlık burada kendi hikâyesini terennüm etmek zorundadır. Dawkins kendini haklı çıkarmak için Darwinciliğe sarılır. Elbette Darwincilik de ısrarla ateizmi dayatır. Bu nedenle Dawkins’in tek tanrılı dinlerin odaklanmayı talep eden çağrısı karşısında tahammülsüz olması, anlaşılır bir şeydir. Öte yandan, eylem ve düşünce birliği içindeki üstünlüğün kişisel hareketi! olarak Tanrı’nın gerçekliğini yadsıması da buna paralel bir durumdur. Kısacası Tanrı sadece soyut düşüncenin değil, iyi eylemin de objesidir. Dolayısıyla O, düşüncenin hareketinde ortaya çıkar. İyi insan olma yolundaki hedeflerde bir gerçeklik olarak, deyim yerindeyse, fonda her daim en büyük iyiliğin kaynağı olarak Tanrı vardır. Ancak Tanrı soyut bir fikirden ziyade, hayatın içindeki en büyük iyiliğin kaynağıdır. Böyle olunca etik estetik değerler kadar büyük düşünme süreçlerinde en büyük iyi olarak Tanrı’nın varlığı kaçınılmazdır. Üstelik Tanrı’nın bu şekilde bir üst değer oluşu, iyilik, güzellik ve üstün düşüncenin bencillik prangalarından özgürleşmesinin garantisidir. Aksi halde iyi, bir menfaat ya da çıkara hizmet etmek zorunda kalacaktır. Din istismarlarını saymazsak, Tanrı’nın en yüksek iyinin garantörü olması, bir şeyin uğruna iyilik yapmayı değil, Tanrı’nın iyiliğinin tezahür etmesi olarak görülecektir. Böylece de duyu ve düşünce, bilgi ve eylem, dünya ve ahiret arasında bir ayrım yapmak mümkün olmayacak, bütün iyilikler sadece Tanrı’nın bir tezahürü olarak görülecektir. Kısacası ahlakîlik, bir ilişkiler ağında ortaya çıkacağına göre Tanrı’nın gerçekliği için üç sacayağından bahsetmemiz mümkündür. Bunlar, iletişim ya da ilişkiler ağı, ahlakîlik ve nihayet gayba iman, yani iyiliğin en yüksek çıtası olarak Tanrı’yı kabul etme. Zımnen bunların birbirini gerektirdiğini de söylemiş oluyoruz. Sözünü ettiğimiz birlik (iman-ahlak-bilgi), etik ile estetiğin birbiriyle örtüştüğünü de ima eder. Dolayısıyla iyi olanın, ancak iyi olan bir şeyi görebileceğini söylemek durumundayız. Bir başka ifadeyle, en yüksek iyiliğin idraki bir bakıma, insanın kendisinin iyilik derecesiyle doğru orantılıdır. Dahası bu düşünce bize bir başka kıstası da armağan etmektedir. O da kutsal kitapların herkese kendini açamayacağı durumudur. İyilikle, bu gizemli dünyanın kapıları açılmaya başlayacaktır. İnsan iyi insan olma bakımından yükseldikçe, mesela Kur’an’daki pek çok kıssa ona göz kırpacaktır. Sınırları ihlal etmeyi göze almayan ve ruhunun küçülmesine göz yummayan kişinin ahlaki skalası yükselirken, örneğin Kur’an’daki Yusuf kıssasını (Yusuf-Züleyha aşkı) anlamaya başlayacaktır. Yine insan aklının, gayb ile bu dünya arasındaki salınımı esnasında şüpheden uzak kalamayacağını Yunus kıssası gösterecektir. Bir peygamberin şüphe ve teslim olma süreci, iman fiilindeki kaygı ve şüpheye referans olacaktır. 4. Kültür’de Tanrı’nın Önemi Dawkins doğal eleme ve natüralist tutumunu sürdürürken, insan ruhunun bir boyutunu iptal etmektedir. İnsan doğal olarak inanmak isteyen bir varlıktır. İlkel dinlere baktığımız zaman, “tabu” dikkati çeker. İnsan ruhu evrilse de, özde sahip olduğu doneleri geride bırakmaz. Şu ya da bu şekilde insanın bir şeyi tabulaştırma ya da kültürel tasniflerin dışına koyup böylece onun tikelliği etrafında kültürel örüntüyü inşa ettiğini söyleyebiliriz. Bu insanın doğal bir özelliğidir. Antropolog Mary Douglas’ın Saflık ve Tehlike (Purity and Danger) isimli kitabı kültürde ‘tabu’nun vazgeçilmezliğini analiz eder. Ona göre her kültürde bir şey dokunulmaz ve yasaktır. İlkel bir kültürdeki tabu bir yaratık olabilirken, dini bir yapıda Tanrı veya modern toplumda bir başka put tabu olarak görülmektedir. Douglas düşüncesinde, tabu tek bir varlığın, kültürel tasniflerin herhangi birinde yer almamasından doğmuştur. Örneğin Lele topluluğunda pangolinin etinin yenmesi yasaklanmıştır. Pangolin, Leleler’in bildiği herhangi bir hayvan tasnifine dâhil edilemez. Bu haliyle o, bütün geçerli hayvan kategorilerine karşı durur. Bazı bakımlardan diğer hayvanlara benzese de kesinlikle herhangi bir hayvan ailesine mensup değildir. Mesela onun da tıpkı balık gibi pulları olmakla birlikte, ağaçlara tırmanma yeteneği vardır. Dişi bir memeliden çok yumurtlayan bir kertenkeleye benzer; ancak sanki bir memeli gibi yavrularını emzirir. İlginç olan diğer küçük memelilere karşıt olarak, pangolinin bir doğumda sadece tek bir yavru doğurmasıdır. O kültürde pangolini öldürmek kesinlikle yasaktır. Bunun nedenini sorgulamak mümkün olmadığı gibi, o topluluğu ilkel olarak sınıflandırıp rafa kaldırmak da doğru değildir. 21. yy bilimsel teknoloji bakımından çağa damgasını vuran topluluklar da incelendiğinde kültürel kodlarında akılla izah edilemeyecek tabuların hala geçerli olduğu görülebilir. Mesela Japonlar pek çok bakımdan teknolojide söz sahibi olsalar da yasaklarını ve tabularını sürdürme konusunda oldukça isteklidirler. Zira kültürlerinin iflas etmesini kesinlikle göze alamazlar. Kısacası sözünü ettiğimiz pangolin hem tekil bir hayvan, hem de diğer sınıflara dâhil edilemeyen sınıflar sisteminde bir tekillik olarak varlık gösterir. Kültürel tasnifte tekil varlık, daha çok kendini tecrübede ve eşyanın tasnifinde fark ettirir. Başlangıçlar ve sonlar tekil anlardır. Dahası onun tekil olması hasebiyle merkezi bir önemi vardır. Her şeyden önce bu tekiller zamanın sınırlarını çizer. Zaman bir bakıma tekiller etrafında dönmeye başlar. Çünkü varoluşun homojen ögelerinin bütününden zamanı kesip ayıran ve zamanın devirlerini sınırlayan küçük zaman birimleri ya da anlar tekilliktir. Bir başka ifadeyle zamanı bu tekillikler kurar. Örneğin kurban ve sunaklar, mabetler tekillikte kurulduğu gibi, dünyanın ekseninin geçirildiği merkezler de tekilliktir. Bu anlamda ikizler de tekilliktir, çünkü bilinen tasnife meydan okur. Yine anomali doğumlar da tekilliktir. Öyle ki Pentagon’u, büyük güçlerin bir tekillik ve dünyanın merkezi olarak konumladıklarından, bombalanma olayı bunu teyit etmektedir. Hangi güç bu olayı gerçekleştirirse gerçekleştirsin, paranın ve askeri gücün tabulaştırıldığının bir dışa vurumudur 11 Eylül olayı. Dolayısıyla insanın ruhunda bir şeyi tabulaştırma temayülü her zaman var olagelmiştir. Onun ekseninde kültür ve medeniyet teşekkül edecektir. Her kültür doğal olarak tabulaştırdığı şeye saygı duyulmasını isteyecektir. Kapitalizm bir güç olarak kendini dayatıyorsa, gerçekte kapitalist ruhun mihrabı para olacaktır. Modern kültürde para nasıl kutsanıyorsa, bir Afrika kabilesinde de başka bir şeyin tabulaştırılması çok doğaldır. Eğer kültürel örüntünün temelinde din varsa –ki her kültürün temelinde din olmakla birlikte, daha sonraki türevler dinin eşgalinden yükselerek var olmuştur- şüphesiz din, saygı gösterilmesi gereken, âdeta bir tabu özelliğine sahip olacaktır. Mesela bir milletin kurtarıcısı olarak görülen bir lidere saygısızlık da kabul edilemez. Bir milliyetçinin bayrağına saygısı neyse bir dindarın mesela Müslüman kişinin Kâbe’ye ya da Hz. Muhammed’e saygısı odur. Bu nedenle, insan ruhunun özelliğini kavradığımız zaman, Dawkins’in dini tabu olarak görmeyi eleştirisi havada kalmaktadır ya da ateist bir tutumla, sadece ve sadece dini eleştirme arzusu olarak kendini göstermektedir. Dahası Mary Douglas’ın yukarıda zikredilen çalışması, ilkel diye düşünülen bir kültürü ötekileştirmenin sadece bir ideolojik yanılsama olduğunu ortaya koymaktadır. İlkel ve modern olarak ayrılan toplumsal hafızada, ritüellerin aynı mekanizmayla işlediğine işaret eden Douglas, tabu düşüncesinin nevrotik ya da çocuksu bir kalıntı olduğu iddiasını yerle bir eder. Douglas nasıl ki ırkçılığa (Batı rasyonalizminin sözde üstünlüğüne!) bu şekilde darbe indirdiyse, bu zafer, dini ilkel gören düşünceye de iyi bir cevaptır. Doğal olarak da Dawkins, Danimarka’daki karikatür krizini bir abartı olarak algılamıştır. Bu Müslümanların müsamahakâr olmamasıyla ilgili değil; bilakis ruhlarının en hassas ve en anlamlı havzasına saldırıyla alakalıdır. Çünkü bir Müslüman için peygamber sevgisi biyolojik bağların, yani ana baba sevgisinin ötesindedir. O, anlam dünyasını onun etrafında örmüştür. En merkezi noktayı hedef almak, onun anlam dünyasını alabora edecektir. Ancak bir tanrıtanımaz dünyasından bu durum abartılı hatta saçma gözükecektir. Bu bağlamda ateistin inananı, inanan kişinin de ateisti anlaması mümkün değildir. İlkine göre, bu modern çağda insanların aklı dururken bir şeylere veya dine inanması ne kadar beyhude ise, ikincisi için de akıl önemli olmakla birlikte insan ruhunun tamamını temsil edemez. Dinsiz insan, ruhunun çoraklaşmasını göze alıyor demektir, inanan dünyasından baktığımızda. İkisi de birbirine acınası gözle bakmaktadır. Ateiste göre, bir peygamberin karikatürünün çizilmesinden dolayı bunca gürültü yersizdir. Ancak, bu eylemi gerçekleştirenler, yani karikatür çizenler, ruhun dinamiklerini çok iyi bildikleri için, Müslümanların en can damarına saldırmaktadırlar. Buradaki nüansı kaçırırsak, anlamsız bir kör dövüşü kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle de, bir perspektiften, ötekini yargılama, sadece bilinmedik bir alan hakkında konuşmaktan başka bir şey değildir. Sonuçta, Dawkins’in evrim fikrini sosyal alana uyarlaması bir ölçüde kültür olgusuna izin verse de, medeniyet mefhumunu kesinlikle iptal eder. Çünkü medeniyet, “belli bir güce ulaşmış kolektif yaratılardır.” Bu yaratılar, toplum hayatını doğuran ve toplum hayatının bütünlüğünü sağlayan birleştirici bir inanç ve ahlak nizamıdır. Oysa kültür, toplumsal yaşamdaki her türlü maddi ve manevi üründür. Bu manevi ürünlerin kökleşmesi, kültürü kapsayan/içine alan medeniyeti besler. Materyalist bir dünya görüşü kültürün maddi boyutunu tanıdığından, doğal olarak medeniyetin yerine (maddi) kültürü ikame eder. Not: Bu yazı şu kitabımızdan alınmıştır: Tanrı Yanılgısı Üzerine –İnanmak ya da İnanmamak, Profil Yayıncılık, İstanbul, 2009. Bu makale 3,558 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |