Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Açıkİstanbul
Açık 20° / 26°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Peren Birsaygılı Mut
Peren Birsaygılı Mut
İstanbul’da sonbahar ve louıs althusser
Peren Birsaygılı Mut

İstanbul’da sonbahar ve louıs althusser

Hayat tüm sıradan ayrıntılar beraberinde akıp giderken, bir görüntüye takılır zihniniz bazen. Nasıl mı? Bir yerden bir yere gidiyorsunuz ya da ne bileyim durakta otobüs bekliyorsunuzdur örneğin. İşte bu gibi zamanlarda gördüğünüz bir sahne, bazen sizi fazlasıyla etkisi altına alabilir. Oradan uzaklaştıktan sonra da gördükleriniz üzerine düşünmeye devam edebilirsiniz. Bir bakmışsınız ki, üzerinden günler geçmesine rağmen hala o anı kurcalamaya devam ediyorsunuzdur zihninizde. Ve kısa süreliğine de olsa içinden geçtiğiniz o görüntüye dair ne varsa hala ölçüp biçiyorsunuzdur düşüncelerinizde.

Her neyse, İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nin oralarda bir yere işim düşmüştü. Ve insanı çileden çıkartan o manzarayla yüz yüze geldim bir anda. Beş altı başörtülü kız öğrenci, bir yandan ellerindeki çanta ve kitapları bırakacakları bir yer ararken, öte yandan başörtülerinin üzerine peruk ya da şapka takmaya uğraşıyorlardı telaşla. Diğer öğrenciler ellerini kollarını sallaya sallaya yanlarından geçerek okul kapısından içeri girerken, onlar içeri girebilecekleri son hali vermeye çalışıyorlardı üstlerine başlarına.

Bir devletin kendi evlatlarını nasıl aşağıladığının resmiydi bu gördüğüm manzara.

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Başörtülü kız öğrenciler, yere bıraktıkları çantayla kitaplarını alarak ve kendilerine son şekli vermiş halde birer birer içeri girmeye çalışırken, bir grup solcu öğrencinin slogan sesleri duyuldu az öteden.

Kahrolsun faşizm!

Ne için olduğunu da anlamamıştım ama böyle haykırıyorlardı işte… Hem de üst üste…

Kahrolsun faşizm! Kahrolsun faşizm! Kahrolsun faşizm!

Yanlarından gelip geçen başörtülü kız öğrencileri görmediler dahi. Onların çiseleyen yağmurun altında yere bıraktıkları çanta ve kitapların da farkına varmadılar. Zaman bir toz bulutu gibi akıp giderken, başörtüsü zulmünün de hala süregeldiğinden muhakkak haberleri vardı oysa. Ancak kapının önünde yaşanan bu büyük dramı umursamadan sonlandırdılar protestolarını ve ardından da dönüp bir kez olsun yaşıtları genç kızların yaşadığı o trajediden yana bakmaksızın dağıldılar oradan zaten.

***

Bu an üzerine düşünürken, düşünceleri çok kıymetli bir büyüğümün de adını zikretmesi ile Louis Althusser düşüverdi aklıma ansızın. Zira Althusser, kapitalist ya da kapitalistleşme temayülü olan toplumlarda bireyin bencillik özelliğinin bir özne olarak kabul edildiğini söylüyordu. Özne isterse sesi kısılana kadar “Kahrolsun faşizm” diye haykıran bir solcu öğrenci olsun, bu durum böyleydi işte. Herkes ancak kendi davasının neferi, kendi özgürlüklerinin savunucusuydu nihayetinde. Üstelik başörtüsüne özgürlük mücadelesi, asla solcu grupların önemli gündem maddelerinden biri haline gelmemiş, dolayısıyla da başörtülü öğrencilere şöyle dört başı mamur bir destekleri olmamıştı bu zamana kadar.

Peki neden?

Az önce söylediğimiz gibi, umursamazlık ya da tüm enerjilerini kendi davaları uğruna harcamaları mıydı buna sebep?

Elbette hayır!

Bunun nedeni, neredeyse hemen her konuda devlete muhalif olan solcu grupların söz konusu başörtüsü yasakları olduğunda, farkında olmaksızın devletin ideolojik aygıtlarından biri haline gelmiş olmalarıydı.

Özellikle feodal toplumlarda din gerçek muhtevasından uzaklaştırılarak nasıl devletin en önemli ideolojik aygıtlarından biri haline geliyorsa, bu kez sosyalizmin özgürlükçü tarafının deforme edilerek solculuğun devletin ideolojik aygıtlarından biri halini almasından başka bir şey değildi bu.

İşte tam da bu noktada Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” kavramı üzerine uzun uzun düşünmek, hatta bu kavramı güncelleştirmek gerekiyordu.

Bunu yapabilmek için önce devlet aygıtlarını tanımlamamız lazımdı. Zira Althusser Marksist teoride devlet iktidarı ve devlet aygıtları şeklinde var olan klasik öğretiyle tanımlanan devlet aygıtları kavramının açılarak, devletin baskı aygıtları ve devletin ideolojik aygıtları şeklinde bir sınıflandırmanın da yapılmasının gerekliliğinden bahsediyordu.

Peki Marksist teoriye göre devlet aygıtları neyi ifade ediyordu?

Çok basit; Orduyu, polisi, hapishaneleri, mahkemeleri ve hükümetleri, başka bir deyişle idareyi…

Yani tamamı kamu alanında yer alan zincir halkalarını…

İşte Althusser bunların tamamını devletin baskı aygıtları olarak ifadelendiriyordu. Ve devletin baskı aygıtlarının gizli destekçisi olarak adlandırabileceğimiz “devletin ideolojik aygıtları” şeklinde bir kavram ortaya atarak yeni bir perspektif kazandırıyordu bizlere. Ve bakın Althusser bu konuda başka neler diyordu;

“Devletin birden çok sayıda DİA olduğunu gözlemleyebiliyoruz… DİA’ların bu çokluğunu bütünleştiren birlik dolaysızca görülmez… Devletin birleşik (baskı) aygıtının tümüyle kamu alanında yer almasına karşın, DİA’ların (görünüşteki dağınıklıkları içinde) en büyük bölümünün özel alanda bulunduğunu saptayabiliriz… Devletin(baskı) aygıtı ‘zor kullanarak’ işler, oysa DİA’lar ideoloji kullanarak işlerler.” [1]

Althusser’in bu bahsettiği DİA’lar ise dini kurumlar (kilise, cami), eğitim kurumları, kültürel-hukuki-siyasi örgütlenmeler, ideolojik öğretiler ve haberleşme kanalları yani yazılı ve görsel medyadan başkası değildi…

Devletin tüm bu ideolojik aygıtları insanın düşünce ve davranışlarının biçimlenmesinde çok önemli bir role sahiplerdi… Althusser, DİA’ların işçi sınıfının mücadelesi üzerindeki etkilerini –haliyle- Marksist bir bakış açısı ile uzun uzun analiz ediyordu. Ve tıpkı kavramı oluştururken hegemonya kavramından fazlasıyla etkilendiği Antonia Gramsci gibi çok büyük katkılar sağlıyordu Marksist düşünce tarihine.

***

Peki şimdi kendimizi bir süreliğine o gün meydanda adeta kendini paralarcasına “Kahrolsun Faşizm” diye slogan atan solcu arkadaşın yerine koyalım.

Ve şu soruyu soralım kendimize;

Bugün burada çiseleyen yağmurun altında, bir yandan ellerindeki kitapları koyacak uygun bir yer ararken, öte yandan başörtülerinin üzerine şapka ya da peruk takmaya çalışan başörtülü öğrenciler, düpedüz birer faşizm mağduru iken, ya ben bu duyarsızlığım neyi temsil ediyorum?

Bir devlet kendi kız evlatlarını böyle aşağılarken, ben sahip olduğum düşüncenin temelinde yatan özgürlük ve eşitlik vurgusundan ne kadar haberdarım acaba? Yani herkesin 1 oy hakkı varken, tıpkı sınıf ayrımı olduğu gibi eğitim alanında da ayrımcılık olduğunu neden görmezden geliyorum?

Görmezden gelmiyor ve bunun düpedüz bir zulüm olduğunu düşünüyorsam, neden sesimi daha fazla yükseltip başörtüsüne özgürlük mücadelesine destek vermiyorum?

Yoksa sol düşünce başörtüsü konusundaki aymaz tavrı ile varlığından bu denli muzdarip olduğu devletin ideolojik aygıtlarından biri halini mi aldı?

………

Sahi ben hiç Althusser okuyor muyum?

Onu da bilmiyorum!

[1] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, İstanbul 2003, s. 169-170

Bu makale 2,353 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Türkiye solu’nun referandumla imtihanı
» Ortadoğu'nun LEVIATHAN'ı
» Anadolu'dan büyük yürüyüş
» Madenciler kimin umurunda?
» Taksim’de 1 mayıs bir lütuf muydu?
» Sinan Çetin’le demleme çay!
» İttihat ve Terakki darbeci miydi?
» Deprem değil; Vahşi kapitalizm
» 'Bu Kalp' sizi de unutmaz!
» Martin Heidegger suçlu muydu?
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı