| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 9 Şubat 2012, Perşembe | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Hükümeti yıkmak ve Gülen Hareketi'ni terörist ilan etmek üzere Genelkurmay'da hazırlanan belgenin gerçek çıkması, zor soruyu yine gündeme getirdi: Neden Türkiye'de demokrasiyi kalıcı hale getiremiyoruz? Gerçekten de bizim sorunumuz, halk olarak demokrasiyi benimsememek veya kurumlarını bilmemek değil. Bu konuda, 1876'daki Birinci Meşruiyet'ten beri kazandığımız büyük bir tecrübe var. 1950'den 1960'a; 1965'ten 1970'e; 1983'ten 1997'ye ve 2002'den günümüze demokrasiyi yaşadığımız dönemler oldu. Sorun, bu demokratik dönemlerin her defasında ters bir rüzgârla tersyüz edilmesi. Demokrasinin birçok prensibini hayata geçirmeyi başarıyoruz, ama kalıcı hale getiremiyoruz. Yine bir moladan sonra demokrasinin yürüyüşe geçtiği Özal'lı yıllarda dünyayı anlamaya başlamış biri olarak, bir gün Sincan'da tankların balans ayarı yapacağını düşünmemiz imkânsızdı. Ama oldu. Yaşadığımız post-modern darbeyle neye uğradığımızı şaşırdık. Sonra AK Parti'nin başa geçtiği 2000'li yıllar geldi. AB sürecinin de etkisiyle yine umutlar arttı. Kangren olmuş birçok sorunun çözülebileceği hayalleri kurulmaya başladı. Darbe anayasasının yeniden yazılacağını bile düşünmeye başlamıştık. Ama umutların üzerine 367 darbesi, 27 Nisan gece yarısı muhtırası, parti kapatma davasının gölgesi düştü. Halkın büyük bir çoğunluğunun, sandıktan çıkan güçlü ve reformcu bir hükümete kavuşmanın heyecanını yaşadığı günlerde, bazı odaklar demokrasiye çelme takmak için düğmeye basmıştı. Yakamoz, Ayışığı, Eldiven darbe teşebbüslerini, Darbe Günlükleri'nden okuduk. Ergenekon davasıyla bu cuntacıların üzerine gidilmesi olumlu bir gelişmeydi. İlk kez cuntacılıkla yüzleşiliyordu. Ama çok geçmeden, Silivri'deki bu tarihî hesaplaşma sürerken, Nisan 2009 tarihli bir darbe planı daha ortaya çıktı. Örtbas edilmeye çalışılan planın detaylarını biliyorsunuz. Aslında bu virüsle baş etmek zorunda kalan tek ülke biz değiliz. Komşu Yunanistan'dan Avrupa'nın en doğusundaki Portekiz'e birçok ülke yakın tarihte bu hastalıkla mücadele etti ve virüsü bir daha kolay kolay dirilemeyecek kadar etkisiz hale getirdi. İspanya'nın tecrübesi bu açıdan çok önemli. Çünkü onların da bizimle benzer problemleri vardı. Onların da ülkenin parçalanması korkusu vardı. Onlar da dinin, sosyal ve siyasal hayattaki konumunu tartışıyorlardı. Onların ekonomisi de geri kalmıştı. Onların da baskıcı bir tek parti mirasları vardı. Bugün İspanya, darbecilik virüsünü yenmiş bir ülke olarak karşımızda, ama biz hâlâ aynı dertten çekiyoruz. İspanya'yı demokrasiye taşıyan süreç, Franco'nun Kasım 1975'te ölümüyle başladı. 1978'de kabul edilen demokratik anayasa ile önemli bir aşamaya geldi. 23 Şubat 1981 günü Antonio Tejero'nun başarısız darbe girişimi bardağı taşıran son damla oldu. Sancılı süreç, İspanya'nın Avrupa Birliği üyesi olmasıyla geri dönülemez hale geldi. Ülkesinde yaşanan bu süreci ve Türkiye'nin demokrasi çabalarını çok yakından izleyen bir İspanyol ile konuşurken, ona Türkiye'nin neden bu mücadelede başarılı olmadığını sordum. Türkiye'nin neyi eksikti? Altını çizdiği en önemli nokta, İspanya'da merkez sağ ve solun demokrasi konusunda aynı şekilde düşünüyor olmasıydı. Türkiye'de sağ ve solun darbeye yaklaşımı farklı. Cuntacılıkla yüzleşme davası olan Ergenekon'da, CHP'nin avukatlığa soyunması bunun en açık göstergesi. İspanya'nın bu süreci başarmasındaki diğer nokta, halkın talebiydi. Türkiye'nin aksine İspanya'da halk süreci takip etmek için sokaktaydı. Demokrasi talebini sürekli hissettiriyordu. Avrupa Birliği şemsiyesinin, İspanya'da demokrasinin yerleşmesine katkısı büyük. Ancak İspanya'nın 1985'te birliğe üye olduğunu, demokrasi konusundaki kararlılığın bundan çok önce başladığını unutmamak lazım. İspanya'nın demokrasiye geçişini anlatan kapsamlı makalelerde bile görülemeyecek önemli bir noktayı ise Madrid'de katıldığım bir konferansta öğrenme fırsatım olmuştu. İspanyol bir akademisyen, cuntacılık virüsünü kurutmak için Franco dönemi mantalitesiyle hareket eden üst komutanların ordudan uzaklaştırıldığını söyledi. Darbeye karışanlar doğrudan cezalandırılırken, diğerleri de dolgun emeklilik maaşlarıyla barışçı bir şekilde kenara çekilmişti. Yaşadığımız süreçte, demokrasimizin de ordumuzun da İspanya'dan öğreneceği çok ders var. a.bilici@zaman.com.tr ZamanBu makale 227 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |