- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Salih Selçuk
Sağ ile Sol'un Ötesindeki
Parti, örgütlü sınıf bilinci değil,
örgütlü iradedir. Leo Trotzki 1917 yılının 27 Mart günü New York limanından ayrılmak üzere olan SS-Christiania
gemisine, Amerikan pasaportlu sıkı bir devrimci bindi. (1) Bolşevik Partisi'ndeki
kod adı Trotzki olan Leo Bronstein'ın yanında 20 milyon Ruble gibi gerçek bir
servet ve New York'da eğittiği küçük bir muharip birlik vardı. Parayı ünlü banker
Jakob Schiff'den almıştı. (2) Aynı dönemde İsviçre'den Moskova'ya giden bir
trende Lenin kod adlı büyük devrimci Vladimir İlyiç Ulyanov bulunmaktaydı. Onun
o vagona binmesini sağlayan Alman gizli servisi şefi Max Warburg, Parvus kod
adlı Alexander Helphand aracılığıyla Lenin ve arkadaşlarına altı milyon Dolar
değerinde altın iletmişti. Altınlar, güçlü Amerikan mali çevrelerinden, Federal
Reserve Board'dan geliyordu. Bu banker grubunun müdür yardımcısı Paul Warburg
ile Max Warburg kardeştiler. (3) Anlı-şanlı konulardan bahsederken, bu tip para meselelerinin açılması hiç kimsenin
hoşuna gitmiyor. Yalnız bir zamanlar sosyalizme inanmış samimi eski (ve yeni)
Solcuların değil, herkesin canının sıkıldığını biliyoruz. Burada biri ülkesinin
yenilgisinin intikamını almak, bir diğeri para kazanmak, başka biri de belki
devrime inandığı için Lenin ve Trotzki'ye kendilerince yardım ediyor. Sonunda
nurtopu gibi bir devrim olmasına rağmen, insanlar bu konularla ilişkili olarak
gemideki o muharip devrimcilerden konuşmayı seviyorlar, ama para hikâyelerini
konuşmayı sevmiyorlar. Bunun nedeni, para ilişkileri ile yüce değerlerin
birbirine zıt şeyler olduğudur. Bu tip gizli-kapaklı para ilişkilerinden,
iyi para getiren bestseller entrika romanları çıkar ama onlardan 'iyi niyetle'
esinlenilemez. Bolşevik devriminin kaynağı kuşkusuz para değil, Lenin'in İRADELİ Bolşevik
partisiydi. Ne de olsa 'Komünist Parti, -devrimin çıkarları için- proleteryanın
sınıf bilincinin bağımsız, şekillenmiş hali' sayılıyordu. (4) Orta tabakaya
mensup Sol aydınların kurup yönettiği o Komünist Partilerde işçiler asla çoğunluğu
oluşturmadılar. Ama komünist partiler, 'işçi sınıfı'nın 'burjuvazi'ye karşı
'sınıf mücadelesi'ni "tarihin itici gücü" saydıklarından, dünyalarını
ve kendi yazdıkları tarihlerini ikiye ayırdılar: Bir tarafta işçiler, diğer
tarafta burjuvazi. Bu iki taraf, başka işi olmadığından birbirlerinin kafalarını
kıracak, tarihin tekerleği de ancak böyle dönebilecekti, birarada olmuyordu…
Tabii bugün bunları, eskinin bestseller tarih hikayeleri niyetine okuyoruz.
İktidara ve patronluğa susamış Sol-ideoloji sahibi modern orta/küçük burjuva
aydınlarının, büyük burjuvaları tasfiye ederek onların yerine geçtikleri kaba-saba
kapitalist sistem türüne kısaca sosyalizm diyorduk. Doğu'da Rusya'da, Çin'de, Doğu Avrupa'da, Vietnam'da, Kamboçya'da ve daha başka
yerlerde, eski kültür ve uygarlıklar, iktidar sarhoşu çenebaz küçük burjuva
sosyalistler tarafından barbarca yok edildiler. Yıkıntıların üzerine kirli betondan
fabrikalar kuruldu, insanlar ve çevre acımasızca kirletilip yok edildi. Burjuva
diktatörlüğüne rahmet okutan ve adına proleterya diktatörlüğü denen bu rafine
modern barbarlık, milyonlarca insanın Gulag'larda ya da Kültür devrimlerinde
yokolmasını sağladı. Tarihe 'sınıf ayrımı' açısından bakış, SADECE devrimci Sol entellektüellerin
bakış açısıydı ve sosyalizmin çöküşünden sonra da sessiz sedasız terkedildi,
çünkü sosyalist ideolojinin gazıyla ısıtılan irade sayesinde işliyordu. Tıpkı
Lenin'in daha 1902'de yazdığı gibi, aslında işçiler bu bakış açısına yakın değillerdi;
'sınıf bilinci'nin işçilere dışarıdan dikte edilmesi gerekiyordu. İşçileri kendi
haline bıraktığınızda sadece sendika bilinci geliştiriyorlardı, o kadar. (5)
Yani 'ezenlerle ezilenlerin arasında sınıf mücadelesi'nin toplumun asıl motoru
olduğu algılaması, sadece komünist partili entellektüellere özgüydü. Onların
bu ayrıma olan İNANCI ve İRADELERİ sayesinde gözler bir bütün olarak kapitalizmi
değil, kapitalizmin iki temel bileşkenini görüyordu: İşçiler ve kapitalistler.
Solcular "işçi diktatörlüğü", Sağcılar "patron diktatörlüğü"
meraklısıydılar. Solcular sol kapitalizm (veya bir tür merkantalizm olan
'sosyalizm'), sağcılar da sağ liberal kapitalizm istiyorlardı. Sosyalizme inanç
ve parti iradesi ortadan kalkınca liberal kapitalizme kapılandılar. Günümüzde
eski Solcu entellerle eski sağcı patronlar aynı "departman"larda ozon
delikli "nurlu" ufuklar için para aşkına birlikte çalışıyorlar. Burada dikkat çekici olan şey; 'Marksist' olduğunu söyleyen eski Sol örgütlerin,
kurdukları/kuracakları "sosyalizm"i dayandırdıkları temel Marx metinlerinin
birkaç kısa alıntıdan ibaret olmasıdır. Daha önemlisi, Komünist parti olmanın
amentüsü sayılan 'sınıf mücadelesi'-inancının da, Marx'ın temel eseri
'Kapital'de sadece iki yerde iki uzun cümleyle anılıyor olmasıdır. (6) Ayrıca
adı üzerinde Marx, temel eserine 'Sınıf Mücadelesi' adını değil 'Kapital' adını
vermiştir ve o kitabın temelini, PARA odaklı KAPİTALİST sistemin bir bütün olarak
eleştirilmesi oluşturmaktadır. Gerçekte Marx'ın teorisinin özü, -eski Sol klişelerin
bugün de söylediği haliyle- işçilerin tarafını tutup kapitalistleri alaşağı
etmek değildi. Marx, kapitalist ve işçi ilişkisi hakkında, 'Kapitalin varoluş
nedeni ücretli çalışmadır, ücretli çalışmanın varoluş nedeni de kapitaldir'
(7) diyordu. Yani işçi ile patron birbirine muhtaçtır. Biri olmadan diğeri olmaz.
İkisi, aynı kapitalist sistemin iki yarısıdır. Doğanın ve canlıların parayla ölçülebilir, paraya çevrilebilir şeyler olabilmeleri
için önce ücretli çalışma/iş aracılığıyla parayla ölçülebilir mala dönüştürülmeleri
gerekir. Kapitalist sistemin özelliği, varolan her şeyi, para birimiyle ölçülür
hale getirmektir, eh bunun için de kafa/kol emeği harcayan ve karşılığında para
alan çalışan insanlara ihtiyaç vardır. O çalışanlar olmadan ne o yeraltı/yerüstü/insan
kaynakları mal haline getirilebilir, ne de o mallar tüketilerek yeniden daha
fazla paraya çevrilebilir. Kutsallık, yüce duygular, kadim değerler para kaldırmaz.
Tıpkı parayla turistik gezilerde "dans eden" mevlevi kılıklı tiplerin
mevlevi dervişi olamayacakları gibi, kutsal şeyler paraya tahvil edildikleri
anda biterler. Bugün kutsallığın süpermarkette hap niyetine satılan iyi ambalajlanmış
mal haline gelmesinin nedeni, onun parayla ölçülebilir bir fiyatının olmasıdır.
Reel sosyalizm yıkılıp sosyalizmin gölgesinde kaldığından ne olduğu ama görünmeyen
reel kapitalizmin ipliği pazara çıkınca, her konuda birbirine güya düşman ama
kapitalizm konusunda dost, Solcularla Sağcıların ipliği de pazara çıktı. Şimdi
eski faşistler Che beresi takıp eski komünistler de neofaşist olunca veya Amerikan
neo-con'larının Türkiye temsilcisi haline gelince, artık herkes neyin ne olduğunu
anlamıştır. Bunların ortak yanı kapitalizm taraftarlığıdır. Biri solundan,
diğeri sağından, aynı kapitalizmi savunmaktadırlar. Ortak yanları, dünyayı
reel kapitalist sistem içindeki tâlî ayrımlara göre konumlandırıp cepheleştirmektir.
Varlıklarını sürdürebilmeleri için sistem içi tâlî/yapay düşmanlıklara muhtaçtırlar.
Kapitalist sistem bu kez, işçisiyle, kapitalistiyle, enteliyle, ideolojileriyle,
kültürüyle, milliyetçilikleriyle, köktendincilikleriyle, para sistemiyle, çalışma
sistemiyle, SAHİDEN çökmekte olduğundan, kapitalizmin savunucularını deşifre
etmek artık çok daha kolaylaşmıştır. Ve sistemin Sağlı Sollu savunucuları, hızla aptallaşmaktadırlar, çünkü paranın işlemediği "para kazanılmayan" hiç bir konuya/çabaya girmemekte ve böylece insan aklının/ruhunun/kalbinin özünden uzaklaşmaktadırlar. Halbuki insanın insan olması ve insani kalitesini artırıp mükemmelleşmesi için, asıl parayla ölçülemeyen yanlarını geliştirmesi gerekir; çünkü bu alanlar erdemdir, inançtır, sanattır, ruh güzelliğidir, ahlaktır, sevgidir, aşktır, ve bunlardan süzülen yaşam tecrübesidir, birikimdir, özgür düşüncedir vs. Bunlar olmadan, sadece para/pul/mal/mülk edinmek için kullanılan ve insanın hayvani karakteriyle ilgili güdülerle, insan değil en iyi ihtimalle taze ot olunur. Günümüzde, parasal ölçü sistemine uymayan ya da zorla o kalıplara sokulup ruhsuzlaştırılamayan gerçek değerler ya yok sayılmaya, ya da yokedilmeye çalışılmaktadır. Tabii artık insanlar uyanıp bu değerlere sahip çıkıyorlar. Çünkü insan, bu değerler olmadan otlaşmakta olduğunu, bir çeşit çalışan/tüketen biyolojik robot haline gelmekte olduğunu artık görmektedir. (Bu gerçek bile, tekdüzeliğe alışmış saksı tipi şehir insanını ırgalamayabilir) Ama bu şekilde yalnız ücretli köle olunmuyor, kendi yaşam koşullarını ortadan kaldırıp topyekün intihara doğru yolalan acaip bir canlı türü haline de geliniyor. Ve dünyada hiç bir canlı türü bu kadar aptal değildir. Öyleyse, insanlığın parayla ölçülemeyen ortak değerleri, insanın insan olarak kalması için olduğu kadar, onun kendi kendini yok etmemesi için de olmazsa olmaz şarttır. İnsanlığın varlığını sürdürebilmesi için insanlığın ortak ve yüce değerlerine ve onlar sayesinde sahip olduğu AKLINA şiddetle ihtiyacı vardır. Ancak o zaman, kapitalist yaşam ve düşünce biçiminin insanlık düşmanı karakterini anlayabilir. Ve bunun için Harvard'da "mastır" yapmaya falan da gerek yoktur; tam tersine, oralarda beyinlere kazınan sistemin klişeleri ve fetişlerinden kurtulmak, gerçek anlamda özgür düşünceye kapıları ardına kadar açmak gerekmektedir. Sistemi el birliğiyle insanlığa yararlı bir sisteme dönüştürmek için oluşan ortak aklın çıkış noktası, Sol-Sağ gibi geçmişte kalan bölünmelerin ötesinde, insanlığın ortak yüce değerleridir. Yani herkesin önce aklını başına toplaması gerekiyor. Bu değerlerle çelişmeyen ve ayrım yapmadan bütün insanların, dünyanın ve hayatın korunması için yapılan ve yapılacak olan tüm çabalar, önce tek tek insanlarla ilgilidir, yani kişisel/özel bir karakter arzetmektedir. Burada eğer sisteme karşı mutlaka bir 'mücadele sahası' 'cephe' falan aranıyorsa, o saha herkesin bizzat kendi içindedir. Burada 'mücadele' insanın kendisiyledir. Para kazanmak için hastasında yeni hastalıklar "keşfeden" doktorun tavrını mı, yoksa para/pul düşünmeden hastasını kurtarmaya ve insanların hasta olmasını her koşulda engellemeye çalışan Kübalı doktorun tavrını mı benimseyeceğiz? (8) Birinci tavır insanlığı gerçek bir sosyal/ekonomik/çevresel felaketin eşiğine getirmiştir. İkinci tavır ise, adil bir dünyanın el birliğiyle kurulmasının anahtarıdır. Bu kişisel vicdan mücadelesi, çağımızın asıl mücadelesidir ve sistem içi Sol-Sağ "mücadelesi" gibi hikâye değil gerçektir. DİPNOT Bu makale toplam 2539 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||