-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
"<m:Red>Avrupa Savunulamaz</m:red>"
Taha Özhan
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
"Avrupa Savunulamaz"
Fanon'un da hocası olan Aime Cesaire, sömürgecilik üstüne yazdığı ve post-kolonyal literatürde bir klasik olan eserinin hemen girişinde bu yazının başlığını dile getirir. 1800'de Batılı güçlerin yeryüzünün %35'ini, 1880'de %67'sini ve 1914'e vardığımızda dünyanın %85'ini farklı formlardaki tahakkümlerle sömürgeleri haline dönüştürdüklerini gözümüzün önüne getirirsek, Cesaire'ın "Avrupa Savunulamaz!" feryadını daha iyi idrak edebiliriz. Yaşanan bunca AB, medeniyet ve batı tartışmaları hengâmesinde Avrupanın müdafa edilemez bir olgu olduğunu ifade etmek bir ironi gibi durabilir. "Hemen herkesin" farklı formlarda, nispeten ateşli bile sayılabilecek tarzda batı öykünmeciliği yaptığı bir zaman diliminde kontra bir çıkış, yukardan bir değerlendirme ve komplekslerden uzak bir tasavvura dayanma birçokları için kafa karıştırıcı, hatta anlamsız gelebilir. Önümüze paketlenip sunulan kolaycı çözümler dünyasına, artık bir fetişizm ve son dönemlerde siyasal bir şizofreni halini alan batılı iddialara, teknik ve medeniyet ayrımını yapmaktan yoksun sunî sosyal ve siyasal muhayyileye karşı bir söylem dillendirmek, batıya aşağıdan bakanlar için idrak edilebilecek bir düzey değildir.

Batı'nın iddialarının bir fetişizm haline dönüşmüş olması kendi halinde bir seyrin neticesinde gerçekleşmedi. Kapitalizmle simetrik bir mecra izlemiş olan bu "yaratıcı tahripkârlık" süreci oldukça bilinçli bir ekonomi-politik tasavvurun hayata geçirilmesi şeklinde zuhur etti. Bu sürecin ahlakî boyutunu veya maliyetini Antonio Gramsci'nin çözümlemesiyle okursak, beraberinde bir "kültürel hegemonya" inşa ettiğini görürüz. Bu hegemonyanın, Gramsci'nin vurgu yaptığı bir çok farklı veçhesinin ötesinde, bizce en can alıcı yönü vücuda getirdiği hegemonik dildir. Bu dil belli bir kültür mayasından beslenen ve Batı dışındaki dünyaların yabancısı olduğu, insanlık geçmişlerinden böylesi bir tecrübenin izleğini takip edemeyecekleri, en hafif ifade ile "yeni" olan bir fenomendi. Bu yeni olgunun en belirgin özelliği ise, kendisinde olmayan bir "insanlık tecrübesini" başka havzalardan hoyratça kotarması, kendisine mal etmesiydi. Dikkat edilirse medeniyet jargonu merkezli tartışmaların ekseriyeti de, batının bu kotarmayı yaptığı dönemlerde, bizzat Batı tarafından başlatılmış stratejik tartışmalardır. Bu tespiti yapmamızın sebebi, Batının, bu münazaralardan, sahip olmadığı bütün tarihsel, ahlakî, siyasî ve hepsinden önemlisi insanî bir "sözde birikimle" çıkmış olmasındaki çelişkilere dikkat çekmek içindir. Sahi, nasıl olmuştur da, Batı, yeryüzünün tarihini, tecrübesini ve birikimini kendisine mal edebilmiştir?
Vakıanın bizce iki yönü vardır: Batının ahlak dışı bir şekilde kotarması ve bu talana "aşağılık kompleksi" içerisinde destek veren post-kolonyal özneler. Hakikaten, Batı post-kolonyal dönemde, post-kolonyal özne haline getirdiği (bir kısmının da gönüllü olarak geldiği) halklar ve onların ürettiği sosyal-siyasal muhayyile olmasa idi icat ettiği fetişizmi dünya üstünde tesis edemezdi. Bu tespitimiz, ister istemez, sömürülen halkların niçin böylesi bir vazifeyi ihtiyarî veya gayri-ihtiyari olarak kabul ettiği sualini karşımıza getirecektir. İşte bu noktada, bu makalenin üstünde yoğunlaşmak istediği meseleye ulaşacağız: Batı ekonomi-politik kavramsallaştırmasını, üretim ahlakını, insandan-tarihten-Allah'tan soyutlanmış "toprak-emek-kapital" kurgusunu tarihin sonu olarak pazarlamayı başardığı sürece; yenilmiş ve kaybetmiş halkların kısa vadede bir başarı hikayesine olan acil ihtiyacını tahrik edebildiği sürece kendisini müdafa edebilmektedir.

Kapitalizmin yapısal bir şekilde toprağı, emeği ve kapitali şekillendirdiği, kapitalistin kültür ve dünya tasavvuru çerçevesinde ete-kemiğe büründürdüğü inkâr edilemez bir hakikat olarak karşımızda duruyor. Lâkin, bu hakikatın bir vakıa olarak insanlığın hayatında arzı endam etmesi ebedi olarak değişmeyeceği anlamına gelmiyor. İşte bugün insanlığın yaşadığı krizin birinci dereceden veçhesi bu hakikatin öncelikle değişmeyeceğine batılı anlam haritaları içerisinde ikna olmak ve bu kabül sürecinin ardından da batı adına, kapitalizm adına ne varsa birer fetiş haline dönüştürülmesidir. Bir sınıf mücadelesini, ahlak mücadelesini, toprak ve haysiyet kavgasını anlamsızlaştıran girdap bunun ta kendisidir. Böylesi bir nihilizm safhasında insanlığın Avrupa'dan öğreneceği tek şey ders almaktan ibarettir. O ders ise ancak Avrupa-merkezci tefekkür dünyasının bayağı hudutlarından kurtulmakla mümkündür. Bize ait, bizim topraklarımıza ait, bizim anlam haritamızda bulabileceğimiz mevzileri yeniden kazmayı düşünmekten korkmamak gerektiğini zihnimize kazıyarak işe başlayabiliriz. Toprağa, emeğe ve kapitale dair kendi nazarımızdan bakmaktan çekinmediğimiz anda yeni cümleler kurmaya başlayabiliriz. Batının kendi dışındaki dünyaya dair yaptığı en tahripkâr müdahale serpiştirdiği "korku tohumlarıdır". Korku mitleri üstünden inşa edilen bütün sosyal ve siyasal muhayyileler, son tahlilde, Batının birer post-kolonyal öznesi olmaktan kurtulamazlar. Bu acı neticenin vuku bulması çoğu kez batının bizzat her merhalesine müdahil olduğu bir süreçte değildir. Zira bu korkuların çoğu Batı dışındaki dünyanın kapitalizm karşısında fiilî olarak çaresizliğinin birer nihilist uzantısıdır. Bu nihilist kurguyu kırmak meselenin özüdür, zira asıl mesele Avrupadan önce de insanlığın bir tarihinin olduğunu, Avrupadan sonrada olacağına inanmakla başlar. Hatta bir adım daha atıp, insanlığın varoluş mücadelesinde Batının doldurduğu yerin cürmünü tespit etmek gerekir. Belki bu tespitten sonra yeisten çok ümidin varolduğu keşfedilecektir.

Kapitalizmin varolmasının tartışmasız tek bir şartı var: Durmaksızın biriktirmek. Böylesi bir devinim içerisine "toprağı, emeği ve kapitali" koyduğumuzda yabancılaşma kaçınılmazdır. Bu döngünün devam edebilmesi için kapitalist sistemin üç sacayağı olan unsurların hepsinin istisnasız bir şekilde tüm sosyal ve tarihi dokudan arındırılması gerekir; eğer böylesi bir yalıtım yapılamıyorsa da sistemle barışık hale gelmelidir. Ezcümle ne toprağın tarihsel yükü, ne emeğin sosyal yükü ne de kapitalin paylaşım yükü kapitalizmin biriktirme döngüsüne çomak sokacak tarzda olmamalıdır. Böylesi bir denge, aynı zamanda, Batılı anlatının ne kadar kırılgan bir yapısal zemine oturduğunu görmek açısından da ehemmiyetlidir. O halde, toprak kapitalin istediği gibi at koşturduğu bir mekan olma konusunda direnirse, emek kapitalin arzu ettiği homo economicus olmayı kabul etmediği zaman ve kapital, kapitalistin istismar etmek istediği şekilde mülk sahipleri arasında dolaşmakta zorluk yaşadığı anda Avrupalı nasıl bir uygarlık dili kullanacaktır? Ne söyleyecektir bize? Toprağı sadece yatırım mekanı olarak gören, emeği salt üretim aracı haline getiren ve kapitali daha fazla sermaye biriktirmenin yolu olarak kurgulayan Batının insanlığa söyleyecek neyi vardır? İnsanlığı kendi nihilizmine davet eden kapitalist dünya algısının elinden daha fazla biriktirme ve Avrupanın 10.yy'dan kalma açlık sendromunu aldığımızda geriye ne kalmaktadır? Batının karnını daha fazla doyurmaktan, doysa bile stok yapmanın gayri insanî yollarını icat etmekten başka yeryüzüne hediye ettiği ne vardır? Yeryüzü tarihinde ilk kez batılı kapitalist kurgu sayesinde yapısal açlıkla karşı karşıya kalmıştır. İnsanoğlunun tarihinin hiçbir döneminde görmediği yapısal açlık niçin batı ve onun paradigmaları eliyle yeryüzüne hediye edilmiştir? Bu cümleler romantik bir yaklaşımın tepkici özensiz terkipleri değildir.

Gerçekten de, Batının sahip olduğu ve insanlığın hayrına olan, "müdafa edeceğimiz" neyi vardır?

Neoliberal tepkileri duyar gibiyiz. Batının tabiata sağladığı üstünlükten (ki doğrusu tahakkümdür) dem vurmaya başlayıp, demokrasi-insan hakları mırıldanmalarına hızla atlayan paketlenmiş fetişlerin nihilist bir edâ ile haykırıldığını kulaklarımızda hissediyoruz. Bu yazıda, kapitalist medeniyetin iktisadî istatistiğini, kuramsal ekonomî-politiğini deşifre etmemiz de mümkündü.1 Lâkin, böylesi bir tedkikin anlamlı olabilmesinin yolu varolan sistemin tarihin sonu olmadığını, dünyaya bir nihilizm edâsıyla dayatılan yapıların insanlığın değil, aksine Batının ve Avrupamerkezci zihnin açmazı olduğunu görmektir. Meselenin can alıcı yeri burasıdır. Yazının tekrar başına döner ve bu sefer de "Avrupa'nın Savunulamaz!" olduğunu haykıran Cesaire'ın şakirdi Fanon'yu hatırlarsak bize yardımcı olacak, zihin açıcı olacak bir mecraya doğru kayabiliriz. Fanon "yeryüzünün lanetlilerini" kendileri olmaya çağırıp, Batının onlara verdiği hiçbir reçetenin ve ilacın dertlerine derman olamayacağını söyler; dahası, "ilk kurşunu" kafalarındaki Batıya sıkmadan özgürleşemeyeceklerini ifade eder. Çünkü Avrupa muhayyilesi bir "oluşun" sonucu değildir, zira o "icat edilmiştir". Fanon "komprador zihinlerin" böylesi bir isyanı tahayyül bile edemeyeceklerini zikreder. Bu meyanda Batı dışındaki dünya halklarının önünde fazla tercih imkanı yoktur. Ya Batıya aşağıdan bakmaya devam edecekler ve bir süre sonra bu mekânlarına râm olacaklar ya da yukardan bakmaya başlayıp kendilerine biçilen mevkiyi terkedecekler.

Ezcümle, Wallerstein'ın "sonbahar" metaforu ile ifade edersek, kapitalizmin batının hamuruyla bugün insanoğluna lutfettiği renkli görüntüler olduğu mukakkaktır. Homo economicus'u ziyadesiyle "meşgul" ve "işgal" edecek renklilikte bir hayat vadetmektedir. İnsan ile homo economicus arasındaki farkı teslim edecek kadar insaf sahibi olanlar, Batı'nın sözümona uygarlığına ne kadar itibar edilmesi gerektiğini idrak edeceklerdir. Herşeyin ötesinde, bugün yaşanan kapitalist renklilik sonbaharın renkliliğini andırmaktadır. Kimse sonbaharın renklerinin mucizevi cazibesini inkâr edemez. Lâkin ancak aklı evvel şairler sonbahara aldanırlar. Zira sonbahar ismi üstünde bir sondur!

Bugünün dünyası, yaşlı yeryüzünün daha önce hiç görmediği kadar büyük zenginlik ve yaygın fakirliğin bir arada olduğu tenakuz portreleriyle dolu. Dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam geliri, dünya nufusunun en fakir yüzde 47'sinin toplam gelirine eşit. En geri kalmış 48 ülkenin dünya ticaretindeki toplam payı sadece %0.4. 23 trilyon dolarlık dünya zenginliğinin ancak 5 trilyonu dünya nufusunun %80'ine ait. Dünya genelinde 1.3 milyar insan günde 60 sentin (900,000 TL) altında gelirle yaşamaktalar. BM raporlarına göre, dünyanın en zengin 200 kişisi yıllık gelirlerinin %1'ini verseler, yeryüzündeki bütün çocukların ilköğretim masrafı karşılanabilir. Dünya'nın en zengin yüzde beşi, dünya zenginliğinin %86'sını, dünya piyasasının %82'sini, yabancı yatırımların %68'ini kontrol ediyorlar. Dünya'nın en zengin ülkelerinde GSMH 30,000 doların üstündeyken, en fakir ülkelerinde 1000 doların altında. Hatta bu 1000 dolar bile gerçekçi değil. Çünkü, fakir ülkelerde ortalamanın etrafında olan sınıfın büyüklüğü zengin ülkelere göre çok daha kötü durumda. Bir milyara yakın insan temiz suya ulaşamıyor. Hepsinin ötesinde, insanoğlunun çok uzun bir zamandır, küresel anlamda insanı doyurmanın yollarını bulduğu bir dönemde, 2003 yılı BM Kalkınma Raporuna göre 800 milyon insan açlık çekmektedir.
Yukardaki tablo kapitalizmin küresel anlamda bir yayılma ve sermayeyi biriktirmeye başladığı dönemlere kadar ortada yoktu. Dolayısıyla yaşadığımız süreç bir taraftan kapitalin tabiatı gereği şaşılacak bir durum değilken, diğer taraftan da bu sürecin ideolojik ve teorik meşruiyetini hazırlayan neoliberal iktisadi ve siyasi uygulamaların neticesidir. Evet, yaşlı yeryüzünün can şekişen en son resmi salt iktisadi bir menkıbenin mesuliyeti değil, aynı zamanda liberal siyaset felsefesinin sefil sonuçlarındandır. O halde, bu tablodan kaynaklanan sorunlar nasıl çözülecek? Kimsenin kolay ve kestirmeden çözümleri olmadığı muhakkak. Lakin çözüme dair konuşmak için, öncelikle sorunların kaynaklarını teşhir ve teşhis etmemiz gerekmektedir.

tozhan@hotmail.com

Bu makale toplam 2162 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1840, Satış 1.1940; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7770, Satış 1.7930
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi