 Abdulhamit Bilici
İran'a acı uyarı: İntihar etmeyin
Abdulhamit Bilici
29 Ekim 2009 Perşembe 08:35
|
İki günlük ziyaretinin ardından Başbakan Erdoğan'ın, Türk büyükelçiliğindeki basın toplantısına ilgi çok büyüktü. Türk, İran ve uluslararası medyadan 70-80 gazetecinin, ağzına kadar doldurduğu salondaki toplantı canlı yayınlanıyordu. Ziyaretin zamanlaması, toplantının önemini artırmıştı.
BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve Almanya'dan oluşan 'P5 Plus' grubunun hazırladığı öneriye, İran'ın cevap vereceği günlerdi. Teklif, İran'ın, 5 yıl boyunca elindeki zayıf uranyumu zenginleştirilmek üzere Rusya ve Fransa'ya göndermesini öngörüyordu. Cevabın 'evet' olması, süreç için kritikti.
Tam bu sırada Erdoğan, Tahran'da gücü temsil eden hemen herkesle görüştü: Dini lider Hamaney, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Birinci Yardımcı Rahimi, Meclis Başkanı (eski nükleer başmüzakereci) Laricani, Dışişleri Bakanı Muttaki.
O kadar ki, Ankara'ya dönmeye hazırlanırken, Hamaney'le randevu saatinin değiştiğini öğrendik. Çok geçmeden bunun, Ahmedinejad, Rahimi ve Muttaki'nin de görüşmeye katılma arzusundan kaynaklandığı anlaşıldı. Yani bu isimlerle ikinci kez görüşülecekti.
Başka faktörler de vardı, basın toplantısına ilgiyi artıran. Erdoğan'ın ünü, Misak-ı Milli sınırlarını çoktan aşmıştı. İslam dünyasında nereye gitse, büyük sevgiyle karşılanıyordu.
AP, Reuters, DPA, El Cezire gibi kurumların mikrofonları hazırdı. Bu yüzden Erdoğan da sadece Türkiye ve İran'a değil, dünyaya hitap ettiğinin farkındaydı. Her sözünü tartarak söylüyordu. Doğru tercüme için her cümleden sonra duraklıyordu. Malum krize dair mesajlarının hem Batı hem de İran için adil olmasına dikkat ettiği belliydi. Türkiye, nükleer silaha kökten karşıydı. Erdoğan, bunu, Güvenlik Konseyi'ndeki nükleer güçlerin yüzüne söylediğini hatırlattı. Barışçı nükleer ise İran dahil her ülkenin hakkıydı.
Nükleer silah karşıtı tutuma İran'ın da dahil olduğu açıktı. Tahran'ı da uyarmaktan kaçınmadı. Hükümetinin 7 yıldır "düşman kazanma, dost kazan" felsefesini izlediğini söyleyen Erdoğan, İran'a da aynısını tavsiye etti. Suriye ile ilişkileri örnek gösterdi. En açık ikazı ise, "Yakın tarihi dikkate alarak intihar etme." sözüydü. Başbakan'ın, bunu söylerken, ikazlara aldırmayarak ülkesinin ve kendinin acı sonunu hazırlayan Saddam'ı ima ettiğini düşündüm.
Doğalgaza ilişkin sorum hariç, hep İranlı gazetecilere söz verdi. İki noktayı merak ediyorlardı: 7 Aralık'a ertelenmeden önce Erdoğan'ın, İran'ın hemen ardından ABD'ye gideceği bilindiğinden, İranlı gazeteciler bir arabuluculuk olup olmadığını. Bir de bunca yaşanandan sonra Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerin düzeyini düşürüp düşürmeyeceğini. Erdoğan, ikisine de 'hayır' deyip Türkiye'nin İsrail ve nükleer politikasını detaylarıyla anlattı.
İranlı bir bayan gazeteci, Erdoğan'ın BM'deki konuşmasında neden Mevlânâ ve İbn-i Sina'dan Türk diye söz ettiğini sordu. Onların İranlı olduğunu düşünüyordu. Eleştiriyi tebessümle karşılayan Erdoğan'ın cevabı hayli bilgeceydi. Alimlerin değerinin evrensel olduğunu, nerede doğup öldüklerinin önemli olmadığını söyleyip Farsça teşekkür etti. Bu dost ikazlarının ve bu teşekkürün Tahran'da ne kadar karşılık bulacağının ortaya çıkması fazla zaman almaz.
Zaman