haber10.mobi
Haber10 Arama
Peren Birsaygılı
Peren Birsaygılı
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
İslamcılar oğuz atay’ı neden sevmedi?

Ben öteden beri romancıları meselesi olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırmış bu yüzden de elime aldığım her romanı bu insiyakla okumaya başlamışımdır. Sayfalarda ilerleyip, elimde tuttuğum romanın yazarının meselesi olmayanlar sınıfına dahil olduğunu sezdiğim an ise okumayı derhal bırakırım. Zira toplumsal hayata ve insanoğlunun ızdıraplarına ayna tutmayı başaramamış, dolayısıyla içinde bulunduğu çağın vicdanı olmaktan uzak bir takım yazılı metinlerle oyalanmak ziyadesiyle zaman israfı gibi gelir bana. Boşa kürek çektiğim hissini uyandırır, sıkar, bunaltır. Üstelik gereksiz yere gözlerinizi yormuş olmanız da cabası… Bu yüzden bir sayfa dahi fazla okumak artık düpedüz zul gelir.

Meselesi olan romancı ile kurulan ilişki ise bambaşkadır. Bu kez kaybolursunuz sayfalar arasında. Saatler birbirini kovalar. Yazar bazen hiç farkında olmadığınız bir noktaya dikkat çekerek sarsar sizi. Bazen ise zaten bir süredir zihninizde evirip çevirmekte olduğunuz düşünceleri kulağınıza fısıldayarak hayretler içerisinde kalmanıza neden olur. Aklınızın içinde türlü görüntüler, her akşam kapınızı çalan can sıkıcı fakat yokluğu da bir türlü tasavvur edilemeyen eski dostlar gibi düşünceler belirlemeye başlar. Her sayfada biraz daha kalabalıklaşır hesaplaşmak zorunda olduğunuz suretler. Biraz daha artar artık bir parçası olduğunuz o serüvenin çekim alanı. Ve böylece kapılıp gitmiş, siz de ortak olmuşsunuzdur yazarın arayışına.

Yazarımızın ise izini sürdüğü tek bir şey vardır aslında; İnsan…

Evet Tehlikeli Oyunlar’da "Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Şaşılacak olansa, insanlıktan payı olanların onun ölümünü nasıl seyrettikleri, ölümüne nasıl katlandıkları; dahası, insanlığın ölümü'nü hızlandıran, ondan nasibini alanların, paylarını almayanlar kadar cesur olmayışlarıdır; gidişatı görüp işine daha fazla sarılmak yerine ümitlerini kaybedip köşelerine çekilmeleridir.” diye haykıran Oğuz Atay’dan bahsedeceğim.

Cemil Meriç'in ifadesiyle “Hastalıklı, çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit olan sağ ve sol kavramlarını 'ti'ye almakla kalmayıp, kavramlara takılmanın çok ötesi ve üstüne çıkarak sadece insanî değerlerin oluşturduğu bir atmosferin hikayesini yazmış” olan Oğuz Atay’ı anlatmaya çalışacağım.

Ancak vurgulamak istediğim böyle bir adamın varlığının Türk edebiyatı için ne büyük bir kazanç olduğu falan değil. Uzun uzun Oğuz Atay’ın sahip olduğu eşsiz edebi dehadan bahsetmek niyetinde de değilim. Zira Tutunamayanlar hiç süphesiz Türk Edebiyatı’nın en büyük başyapıtları arasındadır. Bireyin her şeyden önce kendiyle savaşmasını hayati bir sorun olarak masaya yatıran “Tehlikeli Oyunlar”, unutulmaz kahramanı “Hikmet Benol” üzerinden, kişinin önce kendini alt etmeden toplumsal eylemlere soyunamayacağını böylesine detaylı anlatan nadir eserlerdendir. Peki ya bir insan sevdiği bir hikayeyi belli aralıklarla en fazla kaç defa okuyabilir ki? Beş defa, bilemediniz on defa… Aynı hikaye hiç kırk küsur kere okunur mu? “Demiryolu Hikayecileri” okunur. Hatta kimse bu hikayenin adeta bir Dostoyevski ustalığı ile yazıldığını inkar edemez. Ya da hiç kimse aynı kitapta yer alan “Beyaz Mantolu Adam”ın okuyucu üzerinde tıpkı Gogol’un “Palto”sundaki kadar şiddetli bir tesir bıraktığını görmezden gelemez.

Velhasıl Oğuz Atay okumadan Türk Edebiyatı’ndan söz etmek çok büyük bir gaflet olur.

İşte bu yüzden “Türkiye İslamcılığı Oğuz Atay’ı neden sevmedi?” sorusunun cevabını arıyorum.

1960’lı yıllardan itibaren dünyada yaşanmaya başlayan değişimi ilk fark eden ve fark etmekle kalmayıp bu değişiminin Türkiye üzerindeki etkilerini en iyi analiz eden Oğuz Atay, neden Türkiye İslamcılığı tarafından daima görmezden gelindi, küçümsendi veyahut yabancılaştırıldı, işte bunu merak ediyorum.

Eğer edebiyatının en önemli vasıflarından birisinin, içinde bulunulan sosyal ve siyasal zemini ayrıntılarıyla tasvir etmek olduğu konusunda hemfikir isek, Oğuz Atay’ın yazdığı her satırın ne ciddi bir belge niteliği taşıdığını neden kavrayamadılar, bunu anlamaya çalışıyorum.

Ve iki tür cevap beliriyor zihnimde.

Bunlardan ilki; Roman kültürleri maalesef beşinci sınıf hidayet romanlarıyla sınırlı kalmış ’80 sonrası Türkiye İslamcılığının, Oğuz Atay’ın adeta Nietzschevari bir ironiyle ete kemiğe büründürdüğü kahramanlarını çözümlemeye yanaşmayacak kadar tembel oluşuydu.

Zira kötü kitaplar insanı düşünce tembelliğine alıştırır.

İşte bu yüzden, öncesinde rezil bir hayat süren adamların-kadınların, gayet yavan bir dille kaleme alınmış o hidayet öykülerini anlatan kitaplarla oyalanmak, gerçek edebiyatından lezzetinden yoksun bir tembelliğe alıştırmıştı onları da.

Bir yazarın, tıpkı Maksim Gorki gibi kendi ideolojisi çerçevesinde yazmak istemesi gayet doğaldı, bu yüzden Müslüman kimliğini ön planda tutan yazar-çizerler de dinleri çerçevesinde eser üretmek isteyebilirlerdi pekala. Ancak bunların belirli bir estetiğe ve zeka pırıltısına sahip olmasının gerekliliğe de asla göz ardı edilmemeliydi.

Oysa bu göz ardı edildi ve temel tezi modernleşme sürecinin Türkiye’yi içine sürüklediği ahlaki çöküş olan bu berbat kitapların yazarları sırf mahalleden oldukları için baş tacı edilirken, Oğuz Atay görmezden gelindi. Ufuklar daraltıldı, zihinler tembelleştirildi, insanlar derya içinde deryadan habersiz balıklar gibi aynı bayatlamış

öykülerin içine hapsedildi ve bütünün önüne kalın bir perde çekildi.

İşte bu yüzden “Nasıl ezberlenir Allah’ım Arapça dua eden insanın kemiklerinin Latince isimleri” diye hayıflanan Selim Işık’ın bu sözlerindeki müthiş ironiyi göremediler. Oysa Selim Işık, İslamcılığın sürekli karşı tezler oluşturmaya çalıştığı modernitenin, insan üzerinde meydana getirdiği kalın ve ince tüm kırılmalarının yansıması olan bir karakterdi. Demek ki; “İslam moderniteyle bağdaşır mı?” sorusuna cevap aramaktan canları çıkan kesimler, kendilerini gerçek edebiyatın lezzetine bırakmalı, yeni yetişen nesillere de bunu işaret etmeli ve ara sıra Oğuz Atay’a da kulak vermeliydiler. Zira "Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım; mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim, azaldığımla kaldım." gibi yüzlerce ifadede tezahür bulmuştu bu kırılmalar. Ancak okurken insanın içini acıtan bu cümlelerin sahibini tanıyamadılar maalesef.

İkincisi ise ve biraz daha okumuş yazmış olan kesimlerin gerekçesi ise; Oğuz Atay’ın romanlarında-öykülerinde ön plana çıkan intihar-ölüm temasına karşı oluşları ve bu yüzden de yazarı “arabesk” olarak nitelendirişleri idi.

Oysa, Oğuz Atay’ın roman ve öykülerinde anlatılanlar, intiharın eşiğine gelmiş insanların hezeyanlarından ibaret değildi. O büyük bir isyan edebiyatçısıydı. İntiharı da asla bir çözüm olarak sunmuyordu. Bunun böyle olduğunu iddia etmek, Oğuz Atay’ı hiç ama hiç anlayamamış olmaya işaret ediyordu sadece. Zira kahramanları, psikolojik anlamda çaresizliğe düşmüş, güçsüzlüklerini intihara yönelik eyleme geçirmiş kimseleri falan değil çok daha fazlasını ifade ediyorlardı ve her şeyden önce hikayesi olan bir sürecin kahramanlarıydılar.

Hikayeler ise, Doğu-Batı ikileminde tercihini Batı’dan yana yapan resmi ideolojinin yarattığı sosyal trajedinin kahramanları etrafında dönüyordu. Tıpkı çok sevdiği Tanpınar’ın Doğu’yla Batı arasında binamaz kalmış kahramanları gibi, modernleşme ve gelenek arasında sıkışmış insanların öyküsünü yazmıştı Oğuz Atay da.

Beceriksiz bir oyuncu gibi sağa sola yalpalayan, tutunamayanların trajedisini kaleme almıştı.

Yalnızlık, sessizlik ve anlaşılamamak… Bunlar tıpkı yarattığı kahramanlar gibi, onun da trajedisiydi aslında…

Zira hayatının son günlerinde günlüğüne "Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."diye yazdıktan sonra, “Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi” demiş ve kendini Tutunamayanlar’ın o unutulmaz kahramanı Selim Işık’a benzetmişti.

Uzun sözün kısası bu dünyadan beyaz mantolu bir adam gelip geçti işte.

Türk edebiyatının yetiştirdiği en büyük yazarlardan olan Oğuz Atay, son günlerinde dahi devam eden terk edilmiş acısı ile “Ben buradayım ey okur! Ya sen nerdesin?” diye sorarak veda etti hayata. En büyük projesi olan “Türkiye’nin Ruhu” nu yazmaya ömrü yetmedi maalesef.

Ve Türkiye siyasal, kültürel ve sosyal tarihinin geçirdiği evreleri, kavganın gürültünün en yoğun olduğu dönemlerde dahi tüm ideolojik önyargılardan uzak, tamamen insani bir bakış açısı ile ele almaya başarmış olan Oğuz Atay hakkında yapılacak en ufak bir değerlendirme ya da gösterilecek en ufak tecessüs dahi bir hakkın teslimi anlamına gelecek iken, Türkiye İslamcılığı Oğuz Atay’ın hakkını hala teslim etmedi.

İşte bu yüzden bugün İslamcı camia, senelerdir görmezden geldiği, önemsemediği, küçümsediği ve yabancılaştırdığı bu adama özür borçlu.

Adeta insan zekasına hakaret bazı kitapları İslami roman diye millete okuturken, Oğuz Atay adını unutturdukları için çok büyük bir özür borçlular hem de…

perenbirsaygili@gmail.com

Bu makale toplam 4965 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5260, Satış 1.5320; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0960, Satış 2.1060
2004 - 2010 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: (212) 280 26 00 | Faks : (212) 280 89 09 | haber10@gmail.com