Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
10 Şubat 2012, Cuma
 DÖVİZ KURLARI : 
Prof.Dr.Erol Göka
Prof.Dr.Erol Göka
Sağlık alanında dini danışmanlık şarttır!
Prof.Dr.Erol Göka

Sağlık alanında dini danışmanlık şarttır!

Her ne kadar ölümle ve matemle uğraşmak modern dünyada psikiyatri ve psikolojinin sırtına yıkılmışsa da kabul etmek gerekir ki, bu onların tek başlarına üstesinden gelebilecekleri bir görev değildir. Hurafe ve safsatalarla baş edilebilmesi, ölüm bilincinin artması ve sağlıklı bir matem yaşantısı için, mutlaka ilahiyatçıların da görev başında olması gerekir. Ölümle ve matemle ilgili olarak hem İslam-öncesi yaşantıların günümüze kadar etkisi sürdürmesinden hem de hatalı din algısından kaynaklanan birçok yanlış anlayış ve uygulama vardır.

Bugün ölüm anlayışımızda, ölüm korkumuzda eski inançlarımızdan önemli ölçüde izler bulunmaktadır. İslamiyet’le birlikte ölüler ve ruhlar alemiyle ilişkiler olabileceği şeklindeki inancının tamamen ortadan kalkmamasının nedeni bu izlerdir. Anadolu’da “Süneysi geldi!” diye bilinen, ölmüş bir kimsenin bir yıl kadar süreyle yakınlarının yanına geldiği inancı da eski Türk inançlarının halen devam etmesiyle ilgili olsa gerektir. Eski inançlar, kimi zamanda “İslami” bir biçimde varlıklarını sürdürürler. Ölenin ardından, üçüncü, yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günleri ve sene-i devriyesinde Kur’an-ı Kerim okutulması ve özel tören yapılması bu nedenle olabilir. Cuma ya da Arife günleri helva kavrulması, lokma ya da pişi kızartılarak koku çıkartılması da eski inançlardan köken alır. Amaç, geçmiş ruhların geldiklerinde mutlu olmalarını sağlamaktır. Hala birçok evde büyükler çocuklara, “Geldi, kapının önünde, cama vurmak üzere, ocağın başında” derler. Hatta sedirde onun için yer bile ayrılır. Anadolu’da eski Türk inançlarından kaynaklanan, çok canlı biçimde yaşayan davranışlardan biri de bir insandan bir talepte bulunulduğunda ya da bir iyilik görüldüğünde dua ederken, “Atanın başı hakkı için” veya “Ölmüşlerinin ruhuna değsin!” gibi ifadeler kullanılmasıdır. Keza eski inançların mirası olarak Anadolu’da hala yıldız kayınca köyden birinin öleceğine inanılır. Yıldızın kaydığını görenler, ölümün kendisine gelmemesi için, bu esnada “kayan yıldız benim yıldızım değil” deme gereği hisseder.

Elbette “ölüm” gibi her insanı ilgilendiren ve nihai bir nokta olan bir durum karşısında her toplumun, her kültürün bir onu karşılama, onunla ilgilenme ve baş etme biçimi olacak ve bunlar kendisini bir adetler, törenler silsilesi olarak gösterecektir. Bize düşen her kültürün ölüm karşısındaki tutumlarını, örf ve adetlerini saygıyla karşılamak ve bu saygı çerçevesinde bugünkü bilgilerimizden kaynaklanan yeni öneriler sunabilmektir. Örneğin eski inançlarımızdan kaynaklanan ve bugün ölümle ilgili safsata ve hurafelere temel teşkil eden, gereksiz bir korku salarak ölüm bilincimizi gerileten, ölümle ilgili yanlış bilgilenmemize yol açan durumlara karşı bir çaba içinde olmak gerekir. Bu çabayı gösterecek temel aktörler, ilahiyatçılardan başkası değildir.

Ölümle ilgili eski inançlarımızın, mutlaka değiştirilmesi gereken olumsuz etkileri en fazla matem konusunda sürmektedir. Bugün bile izleyenleri şaşırtan, hissedilen acının şiddetli bir teessürle dışa vurulduğu matemlerin kökeni de çok eskiye uzanmaktadır. Yas tutanların bağıra çağıra ağladıkları, saçlarını yoldukları, kendilerini yerlere vurdukları, elbiselerini yırtıkları, hatta saçlarını kestikleri, kulaklarını, yüzlerini bıçakla çizip yaraladıkları eski Türklerin “yoğ” denilen matem törenleri de o zamanlar Çinlileri ve yabancıları şaşkınlığa uğratıyordu. Matem işareti olarak saç kesme adeti ve ölenin bindiği atın kuyruğunun kesilmesi, karalar giyilmesi, yaslı çadıra bayrak asılması, elbiseyi ters giyme, başı açık tutma, başa siyah mendil bağlama gibi adetler Osmanlılarda da canlı bir biçimde varlığını sürdürdü, günümüzde de sürdürmektedir. Günümüze kadar süren adetlerden birisi de defin ve matem törenleri sırasında resmi “ağlayıcı” ve “ağıtçı”ların tutulması ve “ölü aşı”dır. Önceleri defin merasimini ifade eden “yoğ” törenleri, giderek ölüler için verilen yemek ziyafetinin karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Eski inançlarımızın matem yaşantısına verdiği değeri, ölen insanın anısının yaşatılması için çeşitli vesilelerle yapılan anma günlerini ve törenlerini desteklemeli ama matemin insanın kendisine ve fanilik bilincine zarar vermeye dönüşmemesi için de önlem almalıdır. “Cahiliye devri” denilen İslam-öncesi dönemde kocası ölen kadın, bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır, kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Bu devirde Araplar arasında, ölümünden sonra kendisi için bağıra çağıra, iyiliklerinin sayılarak ağlanmasını vasiyet edenler vardı. İslam Peygamberi, matemle ilgili sınırlayıcı sözlerini, büyük ihtimalle sağlıklı yas sürecini engellemek amacıyla değil, ölümle ilgili safsata ve hurafelere ve aşırıya karşı tutumlara karşı söylemiş olmalıdır.

Bu matem anlayışlarını sağlıklı bir hale çevirebilmek için ilahiyatçılarla sağlık çalışanlarının işbirliği yapmaları zorunludur. İslam dininde olması gereken matem anlayışını anlatabilmek ilahiyatçılara düşen görevdir. İlahiyatçılar olmadan ölüm ve matemle ilgili konularda sağlık çalışanlarının tek başlarına başarılı olmaları mümkün olmadığı gibi buna ne güçleri ne bilgileri yeter. Zaten ölümle ilgili konulardaki araştırmalara bakıldığında dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilahiyatçıların başı çektiği görülmektedir.

İlahiyatçılar, bu kadar işin içindeyken ve günümüzde sağlıklı dini bilgiye ulaşma imkanları ancak onlar sayesinde mümkün olabilecekken, anlaşılmaz bir biçimde ülkemizde din görevlileri pratikte, ölümle, ölüm bilinciyle ve ölüm korkusuyla, sağlıklı matem yaşantılarıyla değil “cenaze işleri”yle görevlidirler. Onların sorumlulukları, yalnızca cenazenin yıkanması, namazının kılınması ve defin işleriyle sınırlıdır. Ölmekte olan bir insana, çocuğa ve onların yakınlarına din görevlilerinin yaklaşması adeta yasak ve hatta ağır bir suçtur. Bu durumun dünyada bir eşi benzeri yoktur.”Din Psikolojisi” gelişmiş her ülkede olduğu gibi ülkemizde de ilahiyat eğitiminin, akademik müfredatın ayrılmaz bir parçasıdır ve “Din Psikolojisi” eğitiminin içinde, kendisi ve yakını ölümle karşılaşan, matem yaşayan insanlara nasıl yardım edileceğiyle ilgili “Dini Danışmanlık” bölümü vardır. Her halükarda Batılılaşmadan yana olanlar bile din görevlilerinin din hizmeti sunması konusunda düşünüp konuşmaktan hemen firar etmektedirler. Sadece ülkemizin koşulları gerekçe gösterilerek, ölüm bilincinin artması, safsata ve hurafelerden köken alan ölüm korkusunun yenilmesi ve sağlıklı bir matem yaşantısı için rehberlikleri inanılmaz faydalar sağlayacak insanların öcü gibi gösterilmesi akılların alacağı bir durum değildir.

Bütün bunları söylüyoruz; ölüm ve yasla ilgili konuların yalnızca ruh sağlığı profesyonellerine bırakılmaması, modern Batı ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de “dini danışmanlık” hizmetlerinin verilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Çünkü sağlıklı bir din anlayışının hem ölüm bilincimizin gelişmesinde hem matem yaşayan insanların acılarının azalmasında çok işe yarayacağına tüm kalbimizle inanıyoruz.

Ancak dini danışmanlık konusundaki bu görüşümüz “hemen şimdi danışmanlık hizmeti verilmelidir” diye yorumlanmamalıdır. Tüm psikolojik hizmetler gibi dini danışmanlık alanı da ülkemizde çok sorunludur. Din adına lafzın harfi anlamına çakılıp kalan, insanı derinlemesine anlamaktan uzak, anlayıcı değil yasaklayıcı, sığ dini bakışların, dinin şifa verici niteliğine engel olacağını elbette görüyoruz. Elbette yaşamdan, gündelik dilden kopmuş, sözüm ona “dini” bir jargonla ve kaba, sert, sığ bir din anlayışıyla yas yaşayan insanlara yaklaşan din görevlilerimiz olduğunu biliyoruz. Elbette bu din görevlilerinin, psikolojik bakışın gerektirdiği olgunluk içinde davranabilecekleri konusunda bizim de endişelerimiz var. Sözünü ettiğimiz dini danışmanlık hizmetlerini kimin nasıl vereceği belli olmadığı gibi, hizmetlerin içeriği ve eğitimin nasıl yapılacağı, kimlerin “ehil” kabul edileceği gibi alanların da tamamen bakir olduğunu biliyoruz.

Dini danışmanlık hizmetleriyle ilgili görüşlerimizi tüm bunlara rağmen dillendiriyoruz. Görevi yerine getirmek şart olarak önümüzde duruyorsa, çeşitli gerekçeler öne sürüp savsaklamadan hemen işe koyulmak gerekir.

Bu makale 1,430 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» İnsanın büyük seçimi: tek mi çift mi?
» Nereden Çıkardınız Geçimsiz Olmadığınızı?
» Şiddet, travma, kimlik, fanatizm ve matem
» Hayat ve ölümün devri
» Karizma geri çekildiğinde
» ‘Küçük annelik’ sorunu dini içtihatla aşılır
» O bu dünyadan göçtükten sonra
» Psikoterapi dünyayı değiştiremez ama!
» Ne çok N.Ç’nin ahını aldık!
» Kanlı Hayvan Kurbanının Psikanalizi
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı