 Rüstem Budak
Üniversiteler, Ne Zaman Üniversite Olacak?
Rüstem Budak
17 Ekim 2009 Cumartesi 00:54
|
Bilgi; her zaman birey, toplum, devlet ve medeniyetlerin var oluşuna temel teşkil etmiştir. Bilginin hayata ve insana nasıl tekabül ettiği- edeceği sorunu çözülmek istenir. Teorik ve pratik olarak zamana, mekâna şekil verilir. Üniversiteler; bilginin- ilmin- felsefenin, üretildiği- tartışıldığı- denendiği- konuşulduğu- yazıldığı kurumsal merkezlerden biridir. Genel olarak, çeşitli bilim ve sanat dallarında faaliyet gösteren fakültelerden oluşan ve öğretim ve bilimsel araştırma çalışmaları yapılan yüksek öğrenim kurumu olarak ifade edilir. Doğudan- batıya medeniyet öğelerini taşıyan tüm yapılarda eğitim kurumlarının varlığını görmekteyiz. Üniversite kavramsal ve pratik olarak Avrupa’da ortaya çıkmış bir eğitim kurumudur. Ülkenin ekonomik- sosyal- kültürel- tarihsel varlığını keşfeder ve yorumlar. Gelecekte dünyayı ve ülkeyi bekleyen sorunları teşhis etmeye ve bunların nasıl çözümlenebileceği noktasında fikirler üretir. Üniversiteler özel veya kamu alanında mesleki istihdama insan yetiştirir. İnsanın düşünmesi ve üretkenliği önündeki engelleri kaldırır.
Üniversiteler yeni eğitim- öğretim yılına başladı. Türkiye’de üniversitelerin geleneğinden gelen sorunlarla birlikte değişimin, hem en önemli dinamiği hem de değişimin önünde engel oluşturan en önemli kurumsal yapılardan biri olmuştur. Türkiye’nin kendi güç ve iradesini keşfederek tarihsel var oluşuna yeni açılımlar katma mücadelesi vermeye çalıştığı son yüzyılda üniversitelerin içinde bulunduğu tıkanıklıkları tartışmak zorundayız.
Üniversitelerin sistemin kurumsallaşması ve yaygınlaşmasını temel edindiği bir ülkede bu ideolojik kumpası aşacak algının yerleşmesi önceliklidir. Siyasal algı ve dönemsel rüzgârlara açık halde bulunan üniversiteler, kendi misyonlarını hatırlayacak ve bunlara sahip çıkacak tavrı gösteremediler. Darbelerle bölünen ve yeniden tanzim edilmeye çalışılan zamanlarda üniversitelerin bu sürece eklemlendiğini; öğrenci, eğitim felsefesi ve öğretim üyelerini de kapsayan baskı ve yönlendirmelerin had safhaya ulaştığı görülmüştür. Her darbe döneminde öğrenci ve öğretim üyelerine yönelik sürgünler, okuldan atmalar, izolasyon ve yıldırma çalışmaları ile eğitimin belli bir gelenek içerisinde kendini ürettiği- yenilediği ortamlar olamamışlardır. Yaşadığımız zamanda ise özellikle 1980 darbesi ile şekillenen süreçte apolitik, ideolojisiz, küresel sistemin buyruklarına uyan, popüler kültürün pençesinde hazların doyurulmasını amaçlayan, bilgiyi elde etmek noktasında bir mücadele içerisinde olmayan bir öğrenci profili oluşturulmuştur.
Üniversitelerde özgürleşme problemi had safhadadır. Özgürlük problemini aşamayan bir yapının da bireysel ve kurumsal olarak işlerliğini oluşturması mümkün değildir. Siyasal sistemin yönlendirmesi ve baskıları dışında öğretim üyelerinin ideolojik referanslarını üniversitenin amacı ve mantığına büründürme mücadelesinden kaynaklanan fikirlerin tartışıldığı, üretildiği ve yorumlandığı zeminler olmaktan uzaktır. İdeolojik algı körlüğü en çok üniversitelere sirayet etmiştir. Her üniversitede öğretim üyelerinin oluşturduğu hâkimiyet mücadeleleri verilir. Bu çalışmalarına öğrencileri de ekleyerek üniversiteler birer ideolojik eğitim kampına dönüştürülmüşlerdir. Son yıllarda bu ideoloji askerlerinin son direnişi devam etmektedir. Başörtüsü yasağı, ideolojik baskılar ile süregelen alışkanlıklar devam ettirilmektedir.
Ülke insanlarının bu kurumlarda eğitim hakkı ve fırsat eşitliği noktasında gitgide fark açılmaktadır. Üniversiteye giriş sınavında bölgesel farklılıkların yarattığı eğitim kalitesi öğrencileri yavaş yavaş sınıfsal anlamda ciddi ayrımlara götürecek noktaya gelmiştir. Git gide artan üniversite maliyetlerini karşılamaktan uzak sistem içinde orta ve alt tabaka kesimlerin öğrenim fırsatı azalmaktadır. Barınma ve bursluluk noktasında öğrencileri kapsayacak ve yardımcı olacak bir çalışma geliştirilememiştir. Açılan yeni üniversiteler ve sürekli artırılan kontenjanlara paralel barınma ve bursluluk imkânları artırılmıyor. Belediyelerin verdiği bursların CHP tarafından açılan dava ile engellenmesi bir imkanı ortadan kaldırmıştır. Sürekli olarak zenginleşme iddiasındaki işadamları- holdingler- firmalar; kurumsal olarak bursluluk ve araştırmalara fon ayıracak perspektiften çok uzaktır. Barınma açısından öğrenciler halkın ve vahşi piyasanın insafına bırakılmaktadır.
Vakıf veya diğer özel üniversitelerin kalite ve verimleri tartışmalıdır. 1990’lı yıllarla birlikte artan ve üniversite alanında önemli yer kaplayan özel üniversitelerin bu sürece yaptığı katkılarda sorunlar bulunmaktadır. Her türlü altyapının hazırlandığı üniversitelerde başlangıçta tanımladığımız üniversite perspektifinden uzak kalmışlardır. Özellikle öğrencilerin motivasyonlarında problem yaşanmaktadır. Paralı olarak eğitim gördükleri kurumu bir üniversite olarak görmekten ziyade para ile diploma alacakları bir yapı olarak yaklaşmaktadırlar. Derslere katılım, araştırma, proje üretme ve diğer üniversite ameliyelerinde çok pasif kalmaktadırlar. Hocalar ile aynı zamanda ticari bir kurum olan üniversitelerin kurumsal yapısına halel gelmemesi için bu sürece fazlaca müdahale etmemektedirler. Sermaye sahiplerinin kurduğu üniversiteler, kendi küresel sermaye ve ekonomik işlerliklerine eleman yetiştirmek için kurulan mekânlar olmaktan öteye geçmemektedirler.
Üniversitelerde öğretim üyeleri arasındaki ilişkiler bilgi- değer zemininden ziyade mevki- makam kavgası üzerinden yürümektedir. Üniversitelerdeki akademik süreklilik ve yenilenme çok önemlidir. Yeni öğretim üyelerinin seçiminde liyakat ve ehliyetten ziyade; yandaşlık, ideolojik birliktelik ve itaat ön plandadır. Yüksek lisans ve doktora süreçlerinde öğrencilerin verimli bir şekilde yetişmesi sağlanamamaktadır. Öğrenciler bazı tezsel çalışmalardan öte, alanlar ile ilgili çalışmalara yönlendirilmemekte, hocalar öğrencilerinin kendilerini geçmesine izin vermemektedir. Son olarak YÖK tarafından yapılan düzenlemelere rağmen öğretim üyeleri alımında adrese teslim şartnameler hazırlanmaktadır. Doktora ve bundan sonraki süreçlerde tüm bölümler için kaydu şart olarak benimsenen yabancıl dil zorunluluğu eğitim kalitesini yükseltmekten ziyade azaltmaktadır. Örneğin yardımcı doçent olan bir öğretim üyesi belli bir yaşa kadar mücadele verdiği İngilizce sınavını geçemediği takdirde bu süreçten kopmakta ve akademik çalışmalarında yeni safhaya geçememektedir.
Üniversite rektörlerinin seçimi, kurumsal işleyişi zenginleştiren ve yönetimi pratikleştiren yapıda değildir. Seçimle belirlenen isimlerin arasından YÖK tarafından tavsiye edilen ve Cumhurbaşkanlığı tarafından seçilen rektörler üniversitelerde kalite ve verimi artırmaktan ziyade iktidar olmanın devamlılığını sağlayacak çalışmalara vakit ayırmaktadır. Rektörlerin çoğunluğu üniversitelerine yeni bir ufuk çizecek bir perspektife sahip olmaktan yoksundur.
Üniversitelerdeki eğitim- öğretim, yüksek lise konumlanmasına denk düşecek durumdadır. Özgürlüğün olmadığı, ulusal- uluslar arası sisteme kul yetiştirme stratejisine uygun öğrenci yetiştirme amacına matuf, alt ve üst yapıda büyük boşlukların olduğu bir kurumda üniversite kimliğinin oluşması beklenemez. Bilimsel bilgi üretimine ne derece katkı yaptığı ile belirlenen uluslar arası istatistiklerde yer almayan ve bunun kaygısını taşımayan bir yapı oluşmuştur. Son yıllarda bilimsel makale sayısı ile övünen üniversitelere Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ankara Üniversitesi’nde yaptığı açıklamayla bir hatırlatması oldu: "Bilim adamlarımızın, üniversitelerimizin performansı konuşulurken hep gittiğim yerlerde yayın sayısına atıfta bulunuluyor. Bunun zaman zaman aldatıcı olduğu kanaatindeyim. Bir üniversitenin performansı ölçülürken yayınların yanında ne kadar patent aldılar, ne kadar buluş yaptılar, ne kadar yerli ve yabancı fonlardan faydalandılar, AB çerçevesi içerisindeki çerçeve programlarından ne kadar Türk üniversiteleri pay aldı. Bu konularında ölçü olması gerektiğine inanıyorum.” Öğrenciler binbir emek ve zahmetle geldikleri okullarında pasif bir halde zamanlarını doldurup mezun olmaktadırlar. Öğrencilerin 5- 6 yıl daha hayatla yüzleşmeden, ülke ekonomisine yük getirmeden zamanlarını geçirdiği mekânlar olmaktan öteye geçmemektedirler.
Yeni üniversitelerin açılması yeni fırsatlar olarak görünse de hem yapısal hem de içerik olarak uzun yıllar sorunlar yumağında boğuşacak kurumlar açılmış bulunmaktadır. Birçoğunun henüz ne eğitim- yönetim binası ne de öğretim kadrosu bulunmaktadır. Önce isim sonra kadro ve yapılanma hedeflenmektedir. İllerde üniversite açılmasında ekonomik kaygıları aşan bir endişe oluşmamıştır. Hiçbir altyapısı olmayan onlarca üniversitede hangi konum ve bilgi ile eğitim verileceği tartışmalıdır. Bu tür üniversitelere gidecek hocaların ne derece verimli olabileceği belli değildir. Bir yerde tutunamayan öğretim üyelerinin kendilerini atacağı sığınak olmaktan öteye geçmeyecektir.
Üniversitelerin, üniversite kimliğini gerçek anlamda kazandığı zaman bir medeniyet perspektifinden, bağımsızlıktan ve özgürlükten bahsedebileceğiz. Zihinsel dezenformasyonun had safhaya ulaştığı dönemde aidiyetini oluşturamamış, ilke ve kaidelerini ortaya koyamamış, ülke gerçekliğini tanıyamamış ve bunu kuşanamamış bir üniversitenin ülke geleceğine ipotek koyduğunu söyleyebiliriz. Kendi kendini tanımlayarak, kendi gerçekliğiyle yüzleşecek, var oluşunun temellerini ortaya koyacak bir üniversitenin oluşması herkesin hayalidir. Bu hayal gerçekleşmeden ülkenin felçleşmiş el- ayak- zihninin harekete geçmesi beklenemez.