Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Doç. Dr. Aliye Çınar
Doç. Dr. Aliye Çınar
Alevîlik Tartışması Üzerine
Doç. Dr. Aliye Çınar

Alevîlik Tartışması Üzerine

Alevîlik Tartışması Üzerine

Alevîlik olgusundan bahsetmeye başlayınca, kültürel ve sosyal yapıların değişkenliği ve farklılığı burada da hemen karşımıza çıkar. Zira Alevilik adı altında tek tip bir yapıdan söz etmek mümkün değildir. Ancak bütün farklılıklarla birlikte, Alevîlik dediğimiz oluşumu ortak bir payda altında tanımlamaya kalkıştığımızda, tıpkı bir çadırı ayakta tutan temel direk gibi, Ali sevgisi veya Ehl-i Beyt muhabbeti öne çıkmaktadır. Buradaki ayrıştırıcı unsurun iyi sabitlenmesi gerekmektedir. Zira kültürel antropolojinin verileri ışığında konuşursak, “bir kültürün tasnif biçimini ve algı haritasını normal olmayan davranış belirler”. Ya da azınlık olan grupların teşekkülünde “olumsuz travmalar” oldukça belirleyicidir.

Bu düşünce ekseninde Alevî kültürüne baktığımızda, Kerbela travmasının ne kadar önemli olduğunu fark ederiz. Şiilik algısının eski Türk inançlarıyla buluşması (Alevilik), yabana atılmayacak bir farklılıktır. Altı çizilmesi gereken husus şudur: Şii algı, Kerbela travması ile asıl bünyeye reaksiyon göstererek, onu eleştirerek adeta yeni bir yol olarak ondan ayrılmıştır. Bir kere Sünni paradigmaya Kerbela olayı yüzünden kafa tutan Şii algı, insan gerçeğini “ağlayarak” (Hz. Hüseyin’in şehid edilmesini) vurgulamaktadır. Bu önemli bir dirençtir. Çünkü Sünnilik iktidar uğruna insanı göremediyse, bu, benlikte bir şişkinliğin alametiydi. Şii algı buna itiraz etmektedir.

Dahası bu yol, çok daha komplike katmanlarla karışıp, yeni bir senkretik (çok farklı/zıt dokuların uzlaşması) bünye olarak varlık sahnesine çıkmıştır. Bu zıt dokular, bilhassa, Gök Tanrı inancı (Tengri), Zerdüşlük, Budizm ve İslam tasavvuf öğretisinden karma, melez bir tanrı tasavvuru olarak çıkmıştır sahneye. İşin garibi, Tasavvuf öğretisi üzerinden Alevilik meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa asıl sorgulanması gereken bu sayesinde meşruiyet umulan tasavvuf düşüncesidir. İnsan-ı kâmil düşüncesi, Allah ile insan Arsındaki ontolojik mesafeyi kapata yazan tasavvufun ihdas ettiği bir tampondur. Alevilik de bu görüşe sahip çıkmıştır. Zira Budizme çok aykırı değildir.

Kerbela olayındaki sözünü ettiğimiz itiraz veya direnç, eski Türk inanç ve gelenekleriyle buluştu. Özellikle insana yapılan vurgu ve insan gibi değerli bir varlığın ölümsüzlüğü (hulul ve reenkarnasyon) fikri, Ali algısında, insan ve Tanrı’yı bir araya getirme düşüncesini beslemeye başladı. Şüphesiz burada gulat denilen aykırı ve direşken Alevilikle, esnek Alevi algısı arasındaki ton ve doku farklılıklarının olduğu unutulmamalıdır.

Şiilikte tam olarak öne çıkmasa da, Alevilikte tam olarak metafizik düşünceye bir itirazın varlığı dikkatten kaçmamaktadır. Bir başka ifadeyle, dini olanı öte dünyaya değil bu dünyaya dâhil etme protestosuydu. Sünnilik ahireti öne çıkararak, insanı ve dünyayı ikincil konuma düşürmüştü. Bu anlamda bütüncül bir İslam algısı için Şiilik, önemli bir damardır. Aynı şekilde, Türk inanç coğrafyası, daha da önemlisi Türklerin Tanrı tasavvurunun antropolojik evrimi veya onların direnç gösterdiği dogmatik inançları açığa çıkarmada, Alevilik önemlidir. Nitekim Alevilerin dirençleri de sözünü ettiğimiz kırılma ve farklılıkları oldukça iyi göstermektedir.

Eğer bu durumlar tam olarak tespit edilebilirse, Alevilik, ateizm veya Hristiyanlaşan aleviler konusu, daha açıklık kazanır. İnsanın merkeze alınması, Hristiyanlıktaki İsa’nın Tanrı insan düalitesini çağrıştırmaktadır. Gaybtan/ahiretten ziyade dünyaya odaklanmış bir dünya görüşü, iman eksenli değildir. Buradaki dini örgü inançtır. Akidevi bir özellik arz etmektedir. Doğal olarak animist bir dini örgü, iki uçlu bıçaktır: Bir ucu insan merkezli inanç, diğer ucu teolojik anlamdaki gayba odaklı imanı inkârdır. Bunlar birbiriyle bağlantılıdır. Eğer modernleşen Alevilik algısını, zaten din değil diyerek, sekülerleştirmek, sadece Alevileri yabancılaşmaya mahkûm eder. Bunun için, dinî kurum ve semboller ağıyla, Alevilerin canlı bağlantısının temin edilmesinde hepimiz sorumluyuz. Çünkü yabancılaşmanın ve kimlik krizinin aşılmasında, bu bağın dinamik olması son derece önemlidir.

Bu gelenekte anonim bir forma bürünen, “Hüseyin’in kanı için münkire kılıç çalınması gereği” söylenegelmektedir. İnsanın vurgulanması, teolojik anlamda yeni yorumları getirecektir şüphesiz. Bu bağlamda tasavvufi kültürde olduğu gibi, Alevilikte de insan ve Allah arasındaki ontolojik farkı/mesafeyi kaldırma temayülü vardır. İnsan-ı kâmil, Hz. Ali veya Dede (Dede/baba), kültürde bu işlevi görmektedir. Ilımlı Aleviler bir yana, direşken olanların Kâbe olarak Dede’yi görme arzusu bununla ilgilidir. Bir bakıma, insan vurgusu, Kâbe olarak odak işlevini görmektedir.

Kısacası Aleviler Ali soyundan olmayı ayrıcalık olarak görmüşlerdir. Topluluğun bu şekilde anımsayışı, geçmişlerinin tarihine ve kendi kimliklerinin gerçeklerine özel bir girişi mümkün kılar; ki bu giriş, ilkece öteki kişilerin ve toplulukların tarihlerine ve kimliklerine ait olmalarına mani olur. Söz konusu toplumsal bellek sayesinde o topluluk tarihlerini yeniden kurarlar. Hatta hatırlayarak yenilenme belki de tekrar tekrar kurulmanın bir başka adıdır. Mesela Şiiler bu canlandırmayı Muharrem ayında çılgınca bir öfkenin sahnelenmesiyle gerçekleştirirler. Söz konusu durum Kerbela’yı yeniden canlandırmadır ve Cebrail kurbanı denen bir de kurban keserler. Hüseyin’in gömülmesine varıncaya kadar, toplumsal hafıza her şeyi yeniden hatırlayarak, halkın mateme bürünmesini sağlar. Hatta kendini tutmak anlamına gelen oruç ve oruçta gösterilen iradeye atıfla, Kerbela’daki duygusallık, fevrilik ve ihtiras, eleştirilerek canlandırılır. Hatta bugün Suriye ve İran’da yaşayan Şiiler için bu figürlerin hatırlatılması, ağlama sebebidir. O halde, bu toplumsal hatırlayış yabana atılamaz.

Kerbela olayı ya da anlatısı, o kültürel kodlara tutunanlar için, adeta bir şifre özelliğine sahiptir. Çünkü bu anlatı, büsbütün bir eylem öbeğini temsil eder. Bu travmaya ya da algıya tutunanları anlamak ve kim olduklarına cevap bulmak istiyorsak, söz konusu anlatıya gözümüzü dikmek zorundayız. Çünkü kişilerin kimlikleriyle, yaşam öykülerini kazandıkları gruplar arasında sıkı ilişki vardır. Bir yaşam anlatısı, birbiriyle bağlantılı anlatılar dizisinin bir parçasıdır. Söz konusu anlatı, kişilerin kimliklerini edindikleri grupların öyküsü içine gömülüdür.

Bu anlatı, bir Alevi teolojisi ve Alevi personalizmi/şahsiyeti için önemli bir durumdur. Person kelimesi, köken itibariyle maske ve sahnedeki aktör anlamına gelmektedir. Böyle olunca, Alevi şahsiyet, nasıl bir maske altında ve sahnede kendini gerçekleştirmektedir? Bu önemli bir sorundur. Aslında bu sorunu açığa çıkarmak zıt bir yönden Sünni personalizmini de ortaya koymayı ima eder. Açıkça söylemek gerekirse, acaba kendini Alevi olarak tanımlayan kaç entelektüel böyle bir çabaya girebilir? Sünni asimilasyon mu onları kendi anlatılarından uzaklaştırdı? Yoksa geçmişle ciddi dini bir bağın olduğu, su götürür bir gerçek mi? Kendi içlerine kapalı kalan dili, özgürleştirip, büyük dolaşıma katamamakta, sadece Sünnilerin direnci mi söz konusudur? Bu konularda iyi bir hesaplaşmaya ihtiyaç vardır.

Modern zamanlarda kültürün içinde dinin eritilip adeta iptal edilmesi gibi, Alevilikte de dinî ögeler tamamen kültürel yapı olarak görülmüştür. Bu anlamda bir ötekileştirme durumu daha çok tehdit olabilecekken, modernleşme macerası bu işe olumlu katkı sağlamıştır. Çünkü modernleşme ile Alevilik zaten muhafazakarlığa bir reaksiyon olarak algılandığından, yine bir tepki mekanizması olarak sol düşünceye eklemlenmiştir. Böylece bir başka sorgulama noktası daha belirmektedir. Acaba şimdilerdeki Alevilik tartışması, kökleri Osmanlıya kadar giden, büyük anlatıya, bir direnç ve asimile olmama isteği midir? Çünkü Kerbela travmasında olduğu gibi benzer bir durum, Osmanlı Safevi ilişkisinde de yaşanmıştır. Osmanlı bir şehir devleti olarak göçebeliğe karşı çıkmaktan ziyade, Alevi algıyı kabullenmek istememiştir. Aleviler de haklı olarak itiraz etmiştir. Daha sonra bu itiraz politik ve ideolojik bir kisveye mi büründü?

Aslında nereden ve nasıl bakarsak bakalım, Sünni paradigma içinde eritme stratejisine, Alevilik direnç göstermiştir. Böyle olunca, doku farkının her şeyden önce teslim edilmesi gerekir. Daha sonra ayrıntılar üzerine tartışılması lazım gelir. Farklılık kültürü açısından, aynılaştıranın bir tür despotizm ve karşısında da reaksiyon olarak, ayaklanma ruhunu doğurduğu gerçeğinden hareketle, her iki şemsiye de kendi içlerindeki otantikliği ile kabul edilmelidir.

Sözünü ettiğimiz durum kabul edildiğinde, devletin yetkesi bir sorun olabilecek mi sorusu gündeme gelecektir? Ancak laik bir devlette dini kimlik, bir özgürlük olarak kabul edilse sorun olmayacaktır. Bu noktada laiklik ve devlet yapısının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Daha ziyade Diyanet bir yanlılık olarak görülüyorsa bunun gözden geçirilip yeni düzenlemeye gidilmesi lazımdır. Elbette bundan önce Alevilik din-kültür ilişkisi bağlamında çok iyi irdelenip, dinî bir yapı mı yoksa kültürel folklorik bir örgü mü? bu sorunun açığa çıkarılması önceliklidir. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, Aleviliğin farklı bir teolojisinin çıkarılması, her şeyden daha hayatidir. Bu konuya getirilen açıklık, alevi antropolojisini gündeme getirecektir. Kısacası, Alevilik olgusu ne sadece sosyal tarihin, ne sadece mezhepler tarihinin, ne de sözde din sosyolojisinin alan araştırmalarının merhametine bırakılmalıdır! Sosyal tarih, teoloji, antropoloji ve etnisiteyi (kürtlük) içine alan bir politik bilimle birlikte, bütüncül (holistik) bir bakışla incelenmelidir. Kısacası farklı bir dini yapı olduğu inkâr edilmemelidir.

Bu farklılık genelde görmezden gelinmekte ve bir tür mezhep olarak algılanmak istenmektedir. Oysa bunun böyle olmayacağını gösteren fazlasıyla hem gösterge hem de göz ardı edilmeyecek bir direnç vardır. Nitekim Ortaçağ'da Avrupa'da Alevi Hareketi Katharlar isimli çalışma, Katharların, Hıristiyan topluluk içinde, “biz gerçek Hristiyanız” diyerek, aykırılıklarını nasıl maskelediklerini; aynı şekilde Müslüman topluluk içinde de “biz gerçek Müslümanız” diyerek, farklılıklarını ne şekilde örtüp, kendi varlıklarına gelebilecek tehditleri engelleyerek var olduklarını, tetkik etmektedir.

Sonuç olarak Aleviliğin, eğer benzerliklerle birlikte özgün dinî bir yapı olduğu sonucuna ulaşılabilirse! (özellikle direşken ve esnek olmayan Alevi algı), ilahiyat fakültelerinde Alevilik konusu, araştırma alanı olarak bir kürsüye tahsis edilmelidir. Ya da başlı başına Alevilik Araştırma Merkezleri kurulmalıdır. Sünniler, iktidar ifadesi olarak, özne olmaktan uzaklaştırılmalıdırlar. Şüphesiz bu yenilik, din antropologlarınca –alanın hareket noktasına sadık kalarak– incelenmelidir.

Din dersi, zorunlu olmalı/olmamalı tartışması yerine, dini pratikleri, imanın ve İslam’ın şartlarını öğretmekten çok, dinin doğası, bir kültür bağlamı içinde ele alınmalıdır. Zaten din ve kültür arasındaki organik bağı ortaöğretimde öğrenen öğrenci daha esnek bakmaya aday olacaktır. Kısacası orta öğretimde din dersi, idare edilen bir kukla görünümünden, esasında Sünnilerden beklenen bir taleple, azade edilmelidir. Her şeyden önemlisi, bu tartışmaların kökeninde bilgiyi içselleştirebilen bireylerin kıtlığı yatmaktadır. Eğer bu aşılabilirse, esnek ve toleranslı insan sayısı artacaktır. Yine geldik asıl meseleye: Cehalet ya da Bilgi. “Olma”ya götürecek bilgi barometresi yükselirse,”olmama”nın varlık sahnesi daralacaktır.

Not: Din antropolojisinin mahiyeti hakkında bilgi için, Sosyolojik ve Antropolojik Açıdan Dine Bakış, (Emin Yayınları, 2009) kitabımıza bakılabilir.

aliyecinar@gmail.com

Bu makale 2,792 kez okundu.

YORUM YAZ
BU MAKALEYE YAPILAN YORUMLAR
YAZARIN SON YAZILARI
» Mevlana’nın Dünyasına Girebilmenin Imkanı
» Refah Düzeyi Yükselirken Neleri Yitiriyoruz?
» Namus Adına Yasa İhlali!
» Çağrı ve Var Olma
» Uygarlık ve medeniyet etkileşiminde oryantalizm anlatısı
» İslamofobi: Neyin Fobisi?
» Bu ‘İslamofobi’nin Neyi Farklı?
» Değişen Dünya ve Yerinde Say(may)an Oryantalizm
» Günümüz Türkiye’sinden İdeoloji ve Dine Bakış
» Niçin felsefe? Nasıl felsefe?
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı