-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Dr. Bekir S. Gür
Dr. Bekir S. Gür
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Özgüven Uğruna Eğitimin Felç Edilmesi

Eğitim açısından Türkiye'yi Cumhuriyet tarihi boyunca şahit olmadığı yepyeni sorunlar beklemekte. Amerika'dan pedagojik yaklaşımlar, resmî ve özel çeşitli kanallarla ve son süratle ülkemize aktarılmakta. Her gün muhtelif vasıtalarla süslü biçimlerde karşımıza çıkan yeni söyleme göre, bu ithal edilen yeni eğitim yaklaşımları bütün eğitim sorunlarımızı çözecek. Oysa, Amerika'daki eğitim durumuna bir göz atılması ve Türkiye'deki mevcut eğilimlerin dikkatli bir incelemesi, durumun aslında ürkütücü derecede vahim olduğunu gösterecektir. Bütün göstergeler, İsmet Özel'in haklı olduğunu gösteriyor; Türkiye'de eğitim adeta bilinçli olarak her geçen gün biraz daha felç edilmekte. Uzun bir geçmişi olan Batılılaşma tarihimizden bildiğimiz bir şey var: Bizdeki Avrupacı aydınlar aslında Avrupa'yı iyi tanımaktan çok uzaktılar. Bugün, Amerika'da popüler olan kimi pedagojik yaklaşımların, -bu yaklaşımların eleştirisinden habersiz şekilde- Türkiye'de metafizik bir hava içerisinde her derde deva bir ilaç gibi sunulmasını gördükçe, felsefeyi pozitivizmden ibaret sanan Cumhuriyet döneminin Batıcı aydınlarını hatırlamamak mümkün mü?
Yeni pedagojik yaklaşımların kimi sorunlarını ele almayı sürdürme niyetindeyim. Bu yazıda, okulu klinik, öğretmeni ise psikolojik danışman hüviyetine sokan; kendine güveni olan ve fakat her yönden başarısız öğrenciler üreten, "özgüven" merkezli psikolojik yaklaşımın, eğitimde doğurduğu tahribata eğileceğim.

Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir?'de Aydınlanmanın temel düsturunu veciz şekilde ifade eder: "Bilmeye cüret et!". Kant'ı iki asır geride bıraktık. Her yandan eğitimi saran yeni moda eğitim anlayışları ile birlikte yeni düstur galiba şu: "Sevgili öğrenciler! Hiçbir şey dahi bilmeseniz olur, kendinize sonsuz güvenin yeter!". "Bilmeye cüret et!"menin "bilmeye cüret etme!"ye nasıl dönüştüğü, geniş bir incelemenin konusudur. Bu kırılmanın tarihsel seyrini ayrıntılı olarak inceleme amacında değilim. Kısaca bazı önemli noktalar üzerinde duralım.

Öncelikle, kaderin cilvesine bakın ki, yeni moda bilgi düşmanlığı, sonuna kadar Aydınlanmacı bir damardan beslenen çocuk-merkezli eğitimin bir ürünü! Açıkçası, bilgiye ve bilmeye değer atfeden klasik pedagojik yaklaşımdan öğrenci-merkezli yaklaşıma geçilmesi ile birlikte, bilginin ve bilmenin değersizleşmesi mukadderdi. Bu uzun süren değersizleştirme sürecinde, Amerika'da özellikle son otuz yılda özgüven ve benzeri psikolojik nosyonlar önemli bir vazife gördü. Amerikan pedagojisinde psikolojinin mümtaz yeri ile postmodern narsisizm kesişince, özgüven nosyonu etrafında eğitim kökten şekillendirildi.

Asırlar boyunca okullar bilgi edinme merkezleri olarak düşünüldü. Okul, öğrencilerin kendilerini yetiştirdikleri, temel beceriler ve bilgiler edindikleri bir mekandı. Öğrenci-merkezli eğitim ile birlikte okulun işlevleri değişti. Sözgelimi, okul bilgi verme işlevinden ziyade öğrencinin kendi ilgi ve istediği doğrultuda serbestçe gelişmesi için uygun ortamı hazırlama işlevini sahiplendi. Okullar, öğrencilere bir şeyler öğretmeden ziyade, onları koruma ve gözleme mekanlarına dönüştü. 20. asrın başından itibaren Amerikan pedagojisinde hayli mühim bir konumu olan ve pedagojiyi şekillendiren psikoloji, 1980'lerde duygusal zekadan tutun da çoklu zekaya kadar bir çok yeni nosyon eliyle pedagojiyi dönüştürmeye devam etti. İşte bu yeni süreçte, özgüven nosyonu daha bir önem kazandı. Bir çok eğitim araştırmacısının ortaya koyduğu gibi, öğrencilerin özgüveni sarsılmasın diye, bilindik bir çok geleneksel pedagojik pratik karalandı. Örneğin, sınıf içerisinde rekabetin öğrencilerin özgüvenine zarar verdiği iddia edildi. Bundan dolayı, öğrencileri başarılarına göre sıralama yerildi. Dahası, öğrencilere not verme olumsuzlanarak öğrenciye sürekli olumlu mesajlar verilmesi öğütlendi. Peki, özgüven nosyonuna dayalı bu yermelerdeki ve öğütlerdeki sorunlar nelerdir?

Doğrudan ifade edecek olursak, bilgi karşıtlığı bu zeminde iyice gelişti. Şöyle ki, not verme yerildiği için ve herkese sadece olumlu mesajlar verildiği için, hayli emek verilmiş bir çalışma ile pek de emek harcanmamış bir çalışma eşitlendi! Buna bağlı olarak çalışma ve bilme değersizleştirildi. Bu anlayışa göre, başarısızlık diye bir sonuç sözkonusu olamazdı. Geçen Temmuz ayında İngiliz medyası, Öğretmenlerin Meslekî Derneği (PAT) adlı kuruluşun yıllık konferansında ortaya atılan bir iddia hakkında geniş tartışmalara sahne oldu. Sözkonusu öneriye göre, "başarısız" kelimesi eğitim lügatinden çıkarılıp atılmalıdır ve yerine "ertelenmiş başarı" konulmalıdır! Elbette ki, bu öneri İngiltere'ye has değildir. Bu satırların yazarı, bir kamu ilköğretim okulunda birkaç yıl önce öğretmenlik yaparken, bütün öğrencilerin istisnasız geçirilmesine dair öğretmenlerin idare tarafından zorlanmasına şahit olmuştur. Son yıllarda iyice açığa çıktığı üzere, ilk ve orta öğretim eğitim sisteminde "başarısızlık" fiili olarak ortadan kaldırılmaktadır. Bütün öğrencilerin başarılı ilan edilmesinin altındaki mantığa göre yani psikologların verdikleri fetvalar uyarınca, eğitimden amaçlanan temel şey, öğrencilerin bir şeyler öğrenmesi değildir. Önemli olan, öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleridir; öğrenci, başarısızlıkla karşılaşırsa, hayal kırıklığına uğrayabilir ve bu onda onulmaz hasarlara yol açabilir, vs.

Herkesi başarılı kılma düşüncesinin altında yatan, yukarıda bahsettiğim türden bir gerekçelendirme, aslında çok da ciddiye alınacak bir görüş değildir; fakat bu görüşün eğitim sisteminde esaslı bir yer edindiği düşünülünce, üzerinde durulmasında fayda vardır. Bu mantığın sorunlu bir tarafı şudur ki, özgüven ve başarı arasındaki ilişkiyi yanlış kurgular. Eğitim profesörü Maureen Stout'un deyişi ile "başarı özgüvenden değil de, aksine, özgüven, başarıdan doğar". Bu ilişkinin yanlış anlaşılması sonucu, öğrencilerin özgüven sahibi olmasının bir başına başarı doğuracağı sanılmıştır. Oysa bu tamamen yanlıştır. Dahası, bu yanlıştan en çok zararı, yoksul kesim görmüştür.

Yani, özgüven etrafında örülen pedagojik pratikler, aslında toplumsal eşitsizlikleri artıran bir işlev görmüştür. Amerika'da beyazlar ile siyahlar arasındaki başarı uçurumunun, 1980'lere göre 1990'larda daha da kötüleşmesi bunun bir delilidir. Bunun böyle olması tabii ki bir tesadüf değildir. Şöyle ki, yoksul kesimin çoğunluğu için, okul büyük bir ümit kapısıdır. Oysa, yoksul ve bilgisiz öğrenci, aldatıcı bir özgüvenle şişirildiği için, kendine yepyeni fırsatlar sunabilecek bilgilerden tamamen mahrum şekilde mezun olur; buna karşın, yoksul olmayan öğrenciler bilgi durumlarını okul dışında aile kanalıyla tedarik ederler. Tabii ki buradaki fark, sadece bilgiye indirgenemez, ama bilgi önemli bir işleve sahiptir. Dahası, yoksul öğrencinin kendi bilgi eksikliğinin farkına varmasına yardımcı olunmaz. Böyle bir yoksul öğrenci, mezun olduğu zaman hayatın gerçekleri ile çok sert bir şekilde yüzleşir. Bir çok öğretmen, özgüven adına öğrencilere fazladan not vermek zorunda bırakılır; çoğu öğrenci hak etmediği notları alarak liseden mezun olur ve üniversite sınavı veya piyasa gerçekleri sayesinde mecburen kendi başarısızlığıyla yüzleşir. İşin daha vahimi, sürekli özgüven aşılanan bu özne, başarısızlığı kendisinde bulur ve de kimseden hiçbir hak talep edemez!

Öğrencilere özgüvenin gerçek anlamda verilmesinin yolu, onlara başarısızlıklarını söylemek ve dahi bunun üstesinden gelebileceklerini göstermektir. Öğrenci, başarısızlıklarını aştıkça ve başarabildiğini gördükçe, gerçek bir özgüven sahibi olacak, kendine inanacak ve çalışma azmi artacaktır. Sahici olmayan bir özgüven ve benzeri psikolojik nosyonları bir yana bırakmalı; çalışkanlık, sebat, azim ve gayretkeşlik gibi klasik pedagojik terimlerin anlamını yeniden keşfe çıkmalıyız. Bunu yapabilmenin yegane yolu, pedagojiyi, psikolojinin insafına terk etmekten imtina etmektir. Öğretmen, psikolojik danışman değildir; öğrenci ise her an psikolojik desteğe ihtiyaç duyan psikolojik bir hasta değildir! Öğretmen öğretmenliğini, öğrenci öğrenciliğini, psikolojik danışman ihtiyaç duyana danışmanlığını yapsın, hasta ise hastalığıyla baş etme ile uğraşsın.

Son olarak, sınıfta kalmanın minimize edildiği, başarı ile başarısızlığın gittikçe birbirine eşitlendiği bir sistemde, karnelerin dağıtılması üzerine "uzmanlar"ın bu dönem sonunda da, velilerin kırık notları olan öğrencilere kızmaması konusunda uyarı yapması sizce de biraz "çağdışı" değil mi? Uzmanların, velilere "Telaşa mahal yok, devletimiz olaya el koymuştur, bütün öğrencilerimiz başarılı olacaktır" diye bir açıklama yapması daha uygun olmaz mıydı?!

Not: Daha önce haber10'da yayınlanan "Yeni müfredat söylemleri: Amerikan pedagojisi, Amerikan mı pedagoji mi?" başlıklı yazım üzerine, yeni ilköğretim matematik müfredatını hazırlamada katkıları bulunan Doç. Dr. Safure Bulut, bana yolladığı mesajında, yeni müfredatın Amerika'dan alındığı şeklindeki tespitimin doğruyu yansıtmadığını ifade etmiş. Hayli istifade ettiğim eski hocalarımdan biri olan Bulut, Türkiye'deki matematik eğitimcileri arasında yetkin çalışmaları ile bilinen saygıdeğer bir akademisyen. Bulut'un bu haklı uyarısına binaen bir yanlış anlamayı düzeltmem gerekiyor sanıyorum. Benim müfredatı hazırlayanların, Amerika'daki yaygın müfredatlardan birini olduğu gibi alıp, bunlardan bize aktarma yaptıkları türünden bir düşüncem yok ve de olmadı. Eminim ki müfredat komisyonlarındaki bir çok hocamız, büyük bir özveri ile kendi çalışmalarını sergilemektedirler. Bununla birlikte, daha önceki yazılarımda uzunca yazdığım üzere, eleştirdiğim husus, müfredatın dayandığı felsefî temellerin sorgusuz kabul edilmesidir. Amerikan pedagojisinin ürünü olan ilerlemecilik ve inşacılık gibi pedagojik yaklaşımları eleştirisiz esas alıp, bunun üzerine çalışma yapılmasını sorunlu buluyorum. Herhangi bir Amerikalı eğitimcinin baktığı zaviyeden bakarak bizim eğitim sorunlarımız için çözüm üretme teşebbüsünün anlamlı olduğunu düşünmüyorum.

gurbekir@gmail.com

Bu makale toplam 3160 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1870, Satış 1.1970; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7640, Satış 1.7800
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi