| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
ESKİ SORUYA ESKİ BİR CEVAP [İran’da yapılan seçimlerle birlikte medyamız önümüze eski bir yemeği ısıtıp yeniden koydu. İran’da Reformcuların kazanmasına ramak kaldığı, seçimlere hile karıştırıldığı tezleri tekrar işlenmeye başladı. Buna cevap olarak on yıl önce yazdığımız, Ahmedi Nejad’ın beklenmeyen ilk seçim zaferinden sonra tekrar yayınladığımız , “İnsan Kısım Kısım” kitabımızda yer verdiğimiz, “Velayet-i Fakih inancının ardındaki (ve yol açtığı) toplumsal psikoloji” adlı yazımızı yeniden yayınlıyoruz. E.G] Ortadoğu yönetimlerini ve bu bölgedeki yöneten-yönetilen ilişkisini ifade edebilmek için genellikle, konu “vesayetçi” ya da “Asya tipi despotik devlet” başlığı altında ele alınsa da, onlara yakından bakıldığında aralarında çok önemli farklılıklar olduğu görülecektir. Türk ve İran yakın tarihlerinin şöyle hemen karşılaştırılıvermesi bile bu farklılıkları gözler önüne serecektir. Örneğin her iki devletin izledikleri din siyaseti birbirine taban tabana zıttır. Örneğin 19. yüzyılda Kaçar Hanedanı’nın sürekli bir ordusu bile yoktur ve hezimetle neticelenen Rus Savaşı’nı aşiret askerleriyle yapmak durumunda kalmışlardır; aynı şekilde bu hanedanın aristokratik saray görevlileri ve kölelerinin dışında düzenli bir bürokrasisi de bulunmamaktadır. Oysa aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu gelişmiş bir ordu ve devlet örgütlenmesine sahiptir. Her iki yönetimde, devlet ve dinsel kurumlar arasındaki ilişki de çok farklıdır. Osmanlı’da dinsel kurumlar; Bizansiyen (Ortodoks) bir geleneğin sonucu olarak devlete bağlı ve onun bir parçası iken, İran’da ise din, sanki Batı Roma’daki (Katolisist) yapıya benzer biçimde, kurumsal, toplumsal ve mali olarak devletten tamamen bağımsız şekilde örgütlenmiştir. İlk kez Safeviler döneminde, Sünni Osmanlı’ya karşı konjonktürel bir tercih olarak devlet dini olarak kabul edilen ve Şiiliğin kalesi Cebel Amil’den (Lübnan) Şii ulema ithaliyle gerçekleştirilen 12 İmam Şiiliğinin İran’a özgü bu ulemanın devletten özerk yapısı, Kaçar Hanedan’ının (1796-1926) yerel ve bölgesel güçleri hiçbir zaman denetim altına alamayan acz içindeki yönetimi sırasında iyice perçinlenmiştir. Bu türden tarihsel farklılıklar, zaman içinde, her iki yönetim üzerindeki Avrupa nüfuzunun etkisiyle daha da belirginlik kazanmıştır. Bu farklılıklar, Türk ve İran modernleşmesinin çok değişik kanallardan akmasına yol açmış ve halen de açmaktadır. Türkiye, modernleşmesi ve ulusal kültürü için temel yol olarak “ulusal arınma”ya, İran ise, bir başka modernleşme yolu olan “dinsel arınma”ya yönelmiş; iki çok değişik ulus-devlet, ulusal ve popüler kültür, devlet-sivil toplum ilişkisi ortaya çıkmıştır. Biz bu yazıda, “İslam”, “Ortadoğu” gibi genelleştirmelerden kaçınarak, Devrim’le birlikte ve sonrasında İran’da olup bitenlere odaklanacak, İran’a özgü olan psikososyopolitiğin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkıp var kaldığını ve geleceğinin nasıl göründüğünü belirlemeye çalışacağız. İran Devrimi’nin dinsel bir dünya görüşünün yol açtığı toplumsal bilinçlenmeyle değil, İran toplumsal formasyonunda ortaya çıkan objektif koşullar nedeniyle olduğunu, Humeyniciliğin sürece önderlik etmek için tarihsel bir fırsat yakalayıp değerlendirdiğini; yakalanan tarihsel fırsatın İran devleti ve toplumunda yaşanan, yeniden düzenlenmeyi zorunlu kılan sıkışma olduğunu ileri süreceğiz. Humeyniciliğin İran için ulus-devletin yeniden-kurucu ideolojisi olma işlevini üstlendiğini, temel direğinin velayet-i fakih doktrini olduğunu söyleyecek, buradan, İran’ı bekleyen gelecek sezinlemelerimizi türetmeye çalışacağız. Sezinlemelerimiz, istisnai bir imkan gibi görünen Devrim durumunun, her ne kadar İran İslam Devleti’nin bugüne kadar ayakta kalmasını sağladıysa ve bugün Irak’ta ABD’ye karşı bir Şii direnişine fırsat verdiyse de, aslında, İran toplumunda ve genelde Şii dünyasında çok ciddi bir teolojik krize neden olduğu noktasında olacak. Şii dünyasının bu teolojik krizi aşabilmek için, orta vadede radikal bir yeniden düzenlenmeye mecbur ve zor günlere mahkum olduğunu ileri süreceğiz. HUMEYNİCİLİK: İRAN ULUS-DEVLETİNİN YENİDEN-KURUCU İDEOLOJİSİ İran, yaşadığımız yüzyılda, genellikle Şah dönemindeki sosyoekonomik bakımdan hızlı gelişmeye ama siyasal bakımdan az gelişmişliğe bağlanan bir toplumsal formasyona sahipti ve İran Devrimi’nin objektif koşullarını ortaya çıkaran da bu toplumsal formasyondu. İran yönetimi, yüzyılın başındaki Pehlevi Hanedanı’ndan beri toplumsal muhalefeti baskı altına alan bir politika izledi. 1973’teki petrol gelirlerinin patlamasından sonra, mevcut baskılar daha da arttı; potansiyel sorun kaynağı unsurlar, özellikle aydınlar, devlet çarkına alındı. Belli bir toplumsal ve örgütsel özerklik derecesini koruyabilen iki grup, dinsel kurumlar ve “çarşı” idi. Şah, 1977’de iç sorunlar ve dış baskıların neticesinde, küçük siyasal liberalleşme önlemlerine başvurunca, siyasal örgütlenme ve deneyimden yoksun laik aydınlar, açık siyasal hedefleri olmayan toplantılar ve sivil hak talep eden dilekçelerle tepki gösterdiler. Fonlarla desteklenen, güçlü bir liderliğe sahip ve açık bir stratejisi olan, iyi örgütlenmiş tek toplumsal güç, Humeyni’nin arkadaşları ve müritlerinden oluşan “ulema”, öğrencileri ve taraftarlarının teşkil ettiği “şebeke” idi. Popülist ve radikal söylemin de yardımıyla, bu hareket, devrimci dönüşüm isteyen ama özerk hareket edebilecek örgüt ve kaynaklardan yoksun olan, pek dindar sayılamayacak toplumsal güçlere egemen olabildi. “İran devriminin İslami karakteri, belirli toplumsal sınıfların dini dünya görüşlerinden değil, dini kurumların İran’daki kendine özgü tarihsel konumundan kaynaklanır. Siyasi İslam’ın farklı biçimleri de dahil, dinsellik ve din dışılığın birçok örüntüsü devrimden önce İran’da yan yana varoldu. Şeriati tarafından vazedilen Halkın Mücahidleri’nin takip ettiği solcu, halkçı, modernist İslam, belki de öğrenciler ile diğer genç aydınlar arasında popüler olan siyasi İslam’ın en egemen biçimiydi. En iyi velayet-i fakih doktrini içinde özetlenebilecek olan Humeyni’nin siyasi İslam’ı, büyük oranda ulemanın gizli ağları, öğrencileri ve yakın takipçileri ile sınırlıydı. Şeriati’nin İslam’ının Batı kurtuluş felsefesinin cezbettiği, ama Batı’nın kültür emperyalizmine karşı olan ve bu kurtuluş felsefesini daha çok yerli kaynaklarda bulmak isteyen genç radikallerin arzu ve hoşnutsuzluklarını eklemlediği söylenebilir. Ama Şeriati’nin İslam’ının İran küçük burjuvazisinin bir sınıf olarak varoluşsal deneyiminden doğan bir dünya görüşünü ifade ettiğini söylemek zordur. Humeyni’nin o zamanki belirsiz doktrininin herhangi bir sınıfın dünya görüşüne bağlanması daha da az mümkündür. Humeyni’nin görüşü, siyasi idealler ve arzularla ilişkili olarak ulema ve onların öğrencilerinden oluşan belirli bir çevre içinde geliştirildi. Dindar İranlıların çoğunluğu Müslümanlar olarak siyasi değildi, aksine, Ali Şeriati’nin daha eklektik fikirleri ve vaazları ile bununla ilişkili “kurtuluşçu” İslami düşüncelerin yanı sıra, bu çevreden kaynaklanan ajitasyon ve örgütlenme tarafından siyasallaştırıldı. Belirli bir siyasal konjoktürde devrimci bir ideoloji olarak oluşturulan siyasal İslam ancak bu konjonktürün koşulları içinde anlaşılabilir.” (Sami Zubaida, “İslam, Halk ve Devlet”, İletişim Yayınları, 1994: ss.134-135) İran’da Humeynicilik’in önderlik ettiği devrimin ardından gündeme getirilen icraatlara bakıldığında ise, Humeyniciliğin asıl işlevi kolayca ortaya çıkmaktadır: İslami ideolojinin yönlendiriciliğinde kurulmuş yepyeni bir ulus-devlet modeli... İslami biçimlerle birbirine karışmış olan bu ilginç ulus-devlet modelinde, tarihsel örneklerinin devamı ya da yeniden canlanması değil de tamamen yepyeni ve daha devletin adında ortaya çıkan ikili bir yapı sergilenmektedir. Devletin adında geçen “Cumhuriyet” kavramı bile, Fransız Devrimi ve monarşileri deviren devrimlerin söylemsel ürünleriyle aynı anlamda kullanılmıştır; “Cumhuriyet”in yazılı bir anayasası, seçilmiş bir devlet başkanı, bir parlamentosu vardır. Anayasada belirtilen egemenlik ilkesinde de bu çelişkili, ikili yapı kendisini açıkça belli etmektedir: 6. Madde egemenliğin kaynağını halk iradesi olarak belirlemekte ama bir yandan da, velayet-i fakih ilkesiyle yönetici Fakih’e, genel, neredeyse keyfi yetkiler verilmektedir. Parlamentonun yasama yetkisi, Fakih’in onayına tabidir. Fakih ve üyelerinin yarısı Fakih tarafından atanan Vasiler Konseyi, yasamanın İslami hukuk ve genel ilkelere uygunluğunu denetlemektedir. Cumhuriyet, bakanlar kurulu, genel müdürlükler, bürokratik ilke ve prosedürleriyle tam bir kabine sistemi görünümündedir. Anayasa’da şeriatın tüm yasaların temeli olduğu belirtilmesine rağmen, medeni hukukun birçok maddesi önceki dönemden kalmadır ve gündelik hayatta ortaya çıkan sorunlar, çoğu kere medeni hukuk mahkemelerine havale edilmektedir. Devrimin ilkelerinin korunması, Pastarlara (devrim muhafızları) ve devlet dairelerindeki haraset komitelerine aittir. Pastarlar, iç güvenlikle ilgili görevlerinin yanı sıra ibadetlerin yerine getirilmesini, doğru giyim biçimlerini ve çalışanların İslami ahlak ve davranışlarını da denetlerler. İslam Cumhuriyeti, temel olarak bir ulema hükümetidir. Hükümette, parlamentoda, devrimci örgütlerde, kadro, taraftar ve asker toplamaya ve seferber etmeye yönelik kurumlarda, üst düzey kadroların çoğunu ulema işgal etmektedir. Bunların hepsi de, bir bütün olarak ele alındıklarında, nasıl bir İslami görünüm içerirse içersinler, son tahlilde, hem devlet örgütlenmesi hem de siyasal alanın yapısı ve söylemleri bakımından ulus-devlet modeline çok iyi uymaktadırlar. Tek istisna, Şii uygulamasında khoms denilen (belirlenmiş zenginlik unsurlarının beşte biri), dini vergiyi isteyenin kendi seçtikleri müçtehidlere verebilmesi hakkıdır; tutucu müçtehidlerin özerkliği ve yetkileri, İslam Cumhuriyeti’nin muhtemel mezar kazıcısı olarak geçerliliğini korumaktadır. İran, Humeynicilik ile bir yandan devletin ve toplumun yaşadığı sıkışıklık ve daralmadan nefes alma imkanı bulmuş ama bir yandan da aynı dinsel kaynaktan beslenen tarihsel bir kurumun öldürücü muhalefetine de zemin hazırlamıştır. İRAN DEVLETİNİN VE TOPLUMUNUN NEFES BORUSU: VELAYET-İ FAKİH Tüm bu sistemi var eden Humeynicilik’in temel taşı ise, velayet-i fakih doktrinidir. Zaten bu nedenle, başından beri birtakım ulema velayet-i fakih ilkesine karşı olmuşlardır. Velayet-i fakih ilkesi, İran Devrimi’nde toplumu Humeyni’nin peşinden sürükleten ana güdüleyici, İran İslam Cumhuriyeti’nin temel taşı olmuştur; bu ilke, devletin ve halkın nefes borusudur. Velayet-i fakih’e duyulan inanç, toplumu rasyonel ve irrasyonel, bilinçli ve bilinçdışı biçimlerde çok derinden kuşatmış olup İran halkının tüm siyasal ve dinsel tasavvurlarını etkilemektedir. İran’daki mevcut sisteme muhalif olanların da yıkmaya çalıştıkları asıl nokta, velayet-i fakih ilkesidir. Humeynicilik ve onun temeli olan velayet-i fakih ilkesi, her ne kadar Hanbelilikte Sünni bir benzeri ve tarihsel bir kökü olduğu iddia ediliyorsa da, İslami siyasal düşüncenin ana akımından radikal bir kopuşu temsil etmektedir. Zira İslami siyasal düşüncenin ana akımı, açıkça Allah’a itaatsizliğe (ma’siyya) zorlamadığı sürece Emir’e (yönetici sınıfa) itaati zorunlu kılmaktadır; ma’siyya durumunda bile, ahali için, en fazla ayaklanmaya yol açmayan bir direniş nasihatinde bulunulmaktadır. Oysa Humeynicilikte, “halk” bir yandan Kurani bir kavrama (el-nas) yapılan göndermeyle, ama bir yandan da ve esas olarak “bir toprağa ve devlete sahip modern ulus”un, devrimin ve değişimin gücü anlamında kullanılmaktadır. Velayet-i fakih doktrini ile Kurani anlamı dönüşüme uğratılmış devrimci “halk” fikri arasında çok derin bağlanma noktaları vardır. Humeyniciliği yeniden-kurucu ulusçu bir ideoloji haline getiren bu noktalardır. İlk kez İhvan hareketinde, din ve devletin birliğinde ısrar eden modern fundamentalist bir nitelik göze çarpmaktadır ama İhvan için İslam ve İslami otorite nosyonları, bir ulus-devlet modelinden ziyade, basit bir kabile modeli içinde inşa edilmiştir. Bu açıdan modern ulusçu kurucu bir ideoloji olma anlamında İhvan, Humeynicilik ile aynı kefede ele alınmamalıdır. Velayet-i fakih, Şii İmamet doktrininden de radikal bir kopuştur. Ancak Ali soyundan gelen soy karizmasına sahip olan bir varisin meşru yönetici olabileceği düşüncesi üzerine bina olan şii İmamet doktrini, Humeyni’nin hem meşru yönetimi “Adil Fakih”e (İmam) indirgemesi hem de dinsel bakımdan aydınlanmış (ki İran tipi aydınlanma, İmam’ın liderliğinin kaçınılmaz olduğunun kabulünü gerektirir) Ümmet (Siz “İran ulusu” diye okuyun) fikri sayesinde parçalanmıştır. Şii inancına göre On İkinci İmam, M.S. 873’ten yani yaklaşık 1200 yıldan beri gaip’tir; 1200 yıldır Şii toplumu Gaip İmam’ı beklemektedir. Şii ulema da bu nedenle “yöneticiye itaat” noktasında, İslam’ın ana akımının çizgisini izlemek zorunda kalmıştır. Ulema, Humeyni’ye gelinceye kadar asla Şahlığın meşruiyetini sorgulamamış, adil olmayan ve baskıcı Şahları tel’inden öte bir adım atamamıştır. İmam-ül Zaman’ın henüz ortaya çıkmadığı bu “Büyük Yokluk Dönemi”nde zaten yapılabilecek bir şey de yoktur. Humeyni’nin İmamet öğretisi, bu geleneği değiştirmiş; Humeyni, objektif koşulların sağladığı imkanlarla “Büyük Yokluk Dönemi”nde de bir şeyler yapılabileceği fikrini İran toplumunun gündemine çıkmamacasına sokmayı becerebilmiştir. O güne kadar adil bir Şah’tan beklenebilecek en erdemli tutum, inançlı din adamlarına danışmakla sınırlı iken, Humeynicilikle birlikte artık adil bir fakihin Şah’tan yönetimi devralması imkan dahiline girmiştir. Humeyni, Şii imamların hepsinde görülen ortak özelliğin tam bir hukuk bilgisi ve adil bir uygulama olduğunu düşünüyor; tarihteki Şii imamların Ali soyundan gelmenin onları üstün ve yanılmaz kılması sayesinde elde ettikleri bu ontolojik iltiması, “Büyük Yokluk Dönemi”nde nesep gözetmeksizin hak edene (O, kendisidir) sunmaktan başka çare olmadığını söylüyordu. Tıpkı Peygamber ve 12 İmam gibi tam bir hukuk bilgisine ve adaletli bir uygulamaya sahip olan birisi (kendisi) de, her ne kadar kişisel ontolojik üstünlük bakımından onların seviyesine varamasa da, hükümet etmede onların dengi olabilirdi. Bu yeni İmamet doktrini, boyun eğmeyi, beklemeyi ve Kerbela’nın acısına yanmayı kader bellemiş ama diğer taraftan Gaip İmam’ın nasılsa bir gün yeniden zuhur edeceğine inanan ve devrimin sosyoekonomik ve siyasi olarak objektif koşulları içinde yaşayan İran halkına ilaç gibi geldi. Humeyni sayesinde, kötü kader yıkılacak, beklenilene hiç olmazsa belli ölçülerde varılabilecekti. Humeyni’ye yüklenilen vasıflar, konjonktürle ve dolunayda Humeyni’nin yüzünün görülmesi gibi din-dışı inanç kaynaklarıyla da birleşince ortaya devrimi yapacak inanılmaz bir toplumsal enerjinin katarsisi çıktı. Humeyniciliğin en çarpıcı özelliklerinden bir başkası, “halk” ve “cumhuriyet” gibi oldukça modern ve Batılı kavramlar kullansa da, Humeyni’nin görünüşte düşüncelerini “Batı ya da Batı’dan etkilenmiş siyasi-ideolojik kavramlara hemen hiç başvurulmadan, tamamen geleneksel İslami tartışma terimleriyle” kurmuş olmasıdır. Bu tarih-dışı kendine özgü söylem, halkın İmam Humeyni’ye bağlılığının temel nedenleri arasındadır. Sanki Batı ve Batı düşüncesi hiç yokmuş gibi İmamlık sorununa çözüm bulmaya çalışan Humeyni, İran halkının kalbine giden yolu da bu tarih-dışı söylemiyle böylece açmış olmaktadır. Konjonktürel olarak sıkıştırılmış, tarihsel koşulların dayattığı baskılardan yılmış, ulusal bir kurucu ideolojiden yoksun İran (devleti ve toplumu) için bu tarih-dışı yol, yeniden hayal kurmanın, yeniden bir ideale kavuşmanın biricik yoluydu. Humeyni’nin tarih-dışı söylemi, yalnızca yeni bir hayal yolu açmadı; her kurucu ideoloji için gerekli olan bir düşman “öteki” de inşa etti: “Büyük Şeytan Amerika.” HUMEYNİ’DEN SONRA İran, kendisine Humeynicilik ve velayet-i fakih doktriniyle bir çıkış yolu buldu ama bunun ne kadar uzun süreli bir çözüm olduğu bugüne kadar belirsizliğini korudu. Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi, İran-ABD yakınlaşmasının ip uçlarının belirmesi ve geçen yıllardaki üniversite olayları, çözümün sonuna gelindiğine dair Humeynicilik hakkında karamsar senaryoların ortaya çıkmasına neden oldu. Ancak biz, İslam Devrimi’nden sonra yeniden yapılanan devlet örgütlenmesinin ancak bir karşı-devrimle yenilenebileceği gerçeğinden ayrı olarak, gelenekten radikal bir kopuş getiren ve Şii halkın dünyaya bakışını değiştiren velayet-i fakih doktrininin kuşatıcılığını ve derinliğini gözeterek, İran’ın Humeynicilik’ten kolayca vazgeçemeyeceğini ileri süreceğiz. Humeynicilik ve velayet-i fakih doktrini, Humeyni’nin yaşamıyla sınırlı değildir. İran toplumu, Şah rejiminden kurtulurken, geleceğini çok uzun yıllar etkileyecek bir tarihsel karar da vermiştir: Artık çilekeş bir rızayla Gaip İmam’ı beklemeyecek, yönetici olarak kendisine adil bir Fakih arayacaktır. Bu karar toplumsal psikolojinin konfigürasyonunu tepeden tırnağa değiştirmiştir. Siyasi, ekonomik ve toplumsal süreçler, bu yeni psikolojik konfigürasyona göre seyredecektir. Bu süreçlerden her biri, nispeten farklı zamansal ivmelerde özerk şekillenmeler gösterebilir ama toplumsal psikolojik zaman çok yavaş ilerler. Bir başka deyişle, toplumun psikolojisinin değişimi, siyasi, ekonomik ve toplumsal değişime göre oldukça yavaştır. İran toplumu, velayet-i fakih’e inanmak için yüzyıllarca beklemiştir. Bundan geri dönüş için yine uzun yıllar, büyük toplumsal alt-üst oluşlar gerekmektedir. Şimdi sorulması gereken soru şudur: “İran’ın ülke olarak konumu, velayet-i fakih inancını nasıl değiştirecektir?” İran, gerek ülke içinde gerek uluslararası konjonktürde başarılı olursa, velayet-i fakih inancı da güçlenecek, tersi olması halinde ise toplumsal psikolojide ve dinsel inançlarda gedikler açılacak, istifhamlar belirecektir. İran toplumu, İslam Cumhuriyeti ile öyle bir seçim yapmıştır ki, kendi inançlarını risk altına atmıştır. İran’daki dinsel inancın geleceği, İslam Cumhuriyeti’nin geleceğine endekslenmiştir. İslam Cumhuriyeti’nin başarısı, dinsel inançların katkısıyla coşkuyu büyütecek, başarısızlık halinde ise, İran toplumunu sonuçları önceden kestirilemeyecek bir çözülme, kaotik bir görüntü beklemektedir. Şüphesiz tüm devletler için başarısızlığın geleceğe olumsuz bir yansıması söz konusudur ama bu gerçek İran İslam Cumhuriyeti için fazlasıyla caridir. İran, başarısızlığa katlanmayacak bir toplumsal psikolojide karar kılmıştır. İran, son zamanlara gelinceye kadar, toplumsal psikolojideki yeni duruma uygun “meydan okuyucu” bir siyaseti, uluslararası toplumdan yalıtılma pahasına sürdürmüştür. Halkın Devrim’e ve İslamcı yönetime inancını yitirmemesi anlamında, bu, uygun sayılabilecek bir politik tutumdur. Zira İran toplumu, bu politikada İran devleti “Hakk”ı, dünyanın geri kalanı “Şeytan”ı (ABD) simgelediği için, başarının ölçütlerini değerlendirecek mecali bulamamaktadır. Ama bu, medyanın tüm dünyayı evin içine taşıdığı bir dünyada ila nihaye sürdürülecek bir politika değildir. Zaten son yıllarda İran dış politikasına bakıldığında, “meydan okuyucu” tutumun dışında, başka arayışlar olduğu hemen dikkat çekmektedir. Bu başka arayışların, özellikle Cumhurbaşkanlığı makamıyla İmamlık makamı arasında boy gösteren çelişkilerin, “Büyük Şeytan”la olan yakınlaşma çabalarının İran toplumunun psikolojisini nasıl etkilediğine dair elimizde somut bilgiler yoktur. Elimizde somut bilgiler olmayan bir alan da İran toplumunun modern gündelik yaşamdan beklentileridir. Modernlikle ilgili genel bilgilerimiz, toplumun tüketimin artırılması doğrultusunda düşünmeye başlayacağı ve tüketim kalıplarının değişeceği şeklindedir. Tüketim örüntülerinin değişmesi alanında, özellikle kadınların kendilerine bakım ve güzelleşme konusunda neler yaptıkları, gençlerin Batı’daki gelişmeleri nasıl izledikleriyle ilgili çok ilginç gözlemler, artık kimseden saklanamaz hale gelmiştir. İran toplumunun modern dünyanın tüketim kalıplarına özenen kesimi, dış dünyayla olan yakınlaşma çabalarına olumlu bakıyor olsa bile, velayet-i fakih doktrinine inançları ölçüsünde vicdanlarındaki ulusal ve dinsel ögeler, onların kişiliklerine suçluluk duygusu pompalayacaktır. Irak Şiiliği başta olmak üzere, Şii dünyasında beliren anti-Amerikanizm de İran toplumu tarafından kendi başarısı gibi algılanacak ama bir yandan da söz konusu suçluluk duygusunu daha da artıracaktır. İran toplumunun henüz kendilerini modern tüketim kalıplarından uzak tutacak kadar, dinsel ideolojiyle dizginleme becerisi gösteren kesimi ise, dış dünyayla yakınlaşma çabalarından hoşnut olmayacak, iç dünyaları şüphe ve hayal kırıklığı girdabına sürüklenecektir. Ülke içindeki ekonomik ve siyasal olumsuzlukların etkisi de benzer bir etki yapacaktır. İran toplumu, Batıcılık ve Humeynicilik arasındaki girdapta daha uzunca bir süre çırpınacak gibi görünmektedir. Böyle bir tablo içinde, toplumsal psikolojinin önemini anlayan İran yönetici sınıfı için başarılı olmaktan başka şans görünmemektedir. Başarı, gerçekten elde edilemiyorsa, başarılıymış gibi yapılabilir; bunun yolu da siyasi manipülasyondan geçmektedir. Olmayan sorunlar, olmayan düşmanlar icat edilerek, halka başarı hanesi yüksek bir yekun göstermek çok zor ama imkansız olmayan bir yoldur. Yazının buraya kadar olan bölümü, büyük ölçüde, “Avrasya Dosyası” Dergisinin Sonbahar 1999, İran Özel Sayısı’nda yayınlanmış, 1999 sonrası gelişen olaylar, kitabın birinci baskısına ve elinizdeki ikinci baskısına eklenmiştir. Topluluk psikolojisinden yola çıkılarak yapılan analizlerin tutarlılığı ve gelecek hakkındaki isabet değerleri okuyucunun takdirine kalmıştır. Ancak İran için velayet-i fakih inancının çok güçlü bir tarihsel öyküye dayalı, keskin ve geri dönüşü oldukça zor olan bir virajı temsil ettiği şeklindeki tespitimizi İran’la ilgili olayların her seferinde doğruladığı açıkça görülmektedir. Ülkemizdeki de dahil olmak üzere Batılı medyanın sürekli bir biçimde İran’da reformcuların kazanmakta olduğu şeklinde yıllardır yaptıkları yayınların güdümlü ve yalnızca propagandif nitelikte olduğu, Ahmedi Nejad’ın seçilmesi ve nükleer krizi gerekçe göstererek yeniden “Büyük Şeytan Amerika” ile çatışmaya girişmesiyle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Üstelik Ahmedi Nejad’ın keskin söylemleri, dindar olmayan İranlılar tarafından bile desteklenmektedir. Dinsel inançların ve değerlerin büyük tarihsel alt-üst oluşların neticesi olarak gündeme geldikleri, halkın toplumsal bilinçdışında kök saldıkları için ortadan kaldırılmalarının da öyle kolay olmayacağı İran örneğinde bir kez daha ayan beyan ortadadır. Ama dünyada olup bitenler, bir başka gerçeği daha gözlerimizin önüne sermektedir: Hırs ve güç arzusu ile hareket eden bazılarının gözleri, ayan beyan gerçekleri bile göremeyecek kadar körleşmiştir. Bu makale 1,581 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |