| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Bir garip hikâyedir ülkemizin gidişatı. Devenin sadece hörgücü değil, bütün bünyesinin eğri büğrü olması gibi bir şey bizimkisi. Hele hele pozitif ve fen bilimci olan profesörlerimiz sazı ele alınca, iş iyice çarpıcı ve aleni hale geliyor. Ülkemizde sosyal konular ve din mevzu bahis olunca, herkes birinci sınıf bilim adamı oluyor. Hatta sahası dışındakiler de burada üstat kesiliyor. Acaba bu kadar kolay olduğundan mı? Saha boş bırakıldığından mı? Halkımız her şeyi yutacak kadar cahil olduğundan mı? Yoksa ben her şeyi bilirim hezeyanı, bilim adamlarımızı teslim mi aldı? Aslında en iyi fen bilicilerin bildiği bir mevzu var. Bir teorem, ispatlanmadan önce bir kanıdır. Dolayısıyla o, zihinsel bir egzersiz ve basmak olarak görülür. Bunu çok iyi bilen bilim adamları, toplumsal sahadaki her bir konuda kesin bilim perestlik sergilemektedir. Bir sosyal bilimci asla organik kimya hakkında konuşmayı düşünmez. Ancak bazı fen bilimciler, evrimden tutalım da Kürt meselesine, etnisiteden teolojik bir mevzu olan ateizme, Marmara’da deprem olma ihtimalinden, din-bilim ilişkisine varıncaya kadar kesin bilimsel KANI beyan ederek, bilimsel tezler ileri sürmektedir! Ancak bu güzel fırsatı onlara sanki üniversite yapımız vermiyor gibi, güzelim üniversitelerimize çamur atmaktadırlar. Oldukça profesyonel bir mekanizma olsa, sözünü ettiğimiz kesim, değil başka bir alanda, kendi uzmanlık alanının alt veya yan birimlerinde bile zor söz söylerler. Kim bilir… Kurumlar da toplumun bireylerine göre yapılanıyor. Narsist bir bireyler topluluğuna, kurumların da izin vermesi gerekir! Başka türlü nefes almak zor olmaz mı? Acaba sosyal bilimler o kadar kolay mı? Bu, insan denen varlığın bir formülde halledileceği anlamına gelir. Oysa sosyal bilimlerde insanın karmaşıklığı ve toplumun indirgenmezliği ilk bilgiler arasındadır. A. Carrel’ın insan denen meçhul ibaresi çok tutmuştu. Laboratuar ile toplum özdeşleştirilmekte çoğu zaman! Hidrojeni analiz etmek ile insanı tahlil etmek birbirinden çok farklı olmalı. Belki de Frankfurt okulundan H. Marcuse’un “Tek Boyutlu İnsan” isimli eseri hala aktüel. Zira insanın çok boyutluluğu kabul edilse, insan denen bilmeceyi çözmeye herkes koşmazdı! Horkheimer’ın Akıl Tutulmasını biz epey daha yaşamamız gerekiyor. Zira ne kadar çok fazla karanlık arasında kalındıysa, o kadar tutulma olacaktır… Acaba fen bilimleri dogmatizmi mi beslemektedir? İster istemez insanın aklına bu gelmekte. Bilimsellik denen ve ayyuka çıkarılan Aydınlanma aklı dogmatik midir ki müritleri böyle davranmaktadır? Peki, dogmatizm nedir? Kelimenin etimolojisine inelim: “Dogma”, bir felsefî doktrinin temel kabul ettiği bir noktaya işaret eder. Mesela tecrübeci düşünürler için yegâne bilgi kaynağı duyu dünyasına dayanır. Yine materyalist bir dünya için, dünyanın aslının maddeden meydana gelişi bir dogma veya kesin gözüyle bakılan bir kanıdır. Zamanla dinlerin inanç ve akideleri için de aynı kavram kullanılır olmuştur. Örneğin İsa Mesih’in yeniden dirileceği veya Protestan akidesine göre onun gerçek bir kişi olmadığını düşünme de birer dogmadır. Mesela İslam’ın beş şartı ve imanın altı esası da bir akidedir, bir dogmadır. Dogma kelimesindeki ironik yön şudur: Bir yandan onun bir kanaat olarak görülmesi, öte yandan da bu kanaatin kesinliği konusunda ısrarlı olunmasıdır. Bu özellikle sözünü ettiğimiz problem için geçerli bir durumdur. Acaba kesinlik fikriyle yetişen bilim adamları bu kesinlik hastalığına yani dogmatizm ve peşin hükümde ısrarcılığa duçar olmasınlar? Tecrübeciliğin sosyal bilimlerdeki en iyi yansıması olan, anket sonuçları için bile çoğu zaman, bilimsel olarak en iyi yalan söyleme metodu denir. Hal böyleyken, toplumbilimlerindeki bilim furuşluk anlaşılır gibi değildir. Galiba biz Batı’ya çok fazla fen bilimci gönderdik… Sosyal bilimcilerimiz de toplum mühendisliğini kaptı geldi. Belki de eleştirdiklerimiz, bu sosyal bilimcilerden çok etkilendi. Toplum ve insan Descartescı düşünceyle analiz edilmeye çalışılırken, doğal olarak hala Newton’cuyuz bilimde ve fizikte… Nereden bakarsak bakalım, ortada çok ciddi bir sorunun olduğu muhakkak. Zira bilimde şüphe ve eleştiri önemliyken, dogmatizm öne geçiyorsa bir yerlerde çok ciddi açmaz var demektir. Bu konu gündeme gelince de hemen din tu-kaka yapılır. Çünkü ona dogmatik gözüyle bakılır. Özellikle de pozitivizmin etkisiyle, din dogmatik olarak görülmektedir. Ancak aynı mekanizma bilim perestlik için geçerli değil midir? Çünkü din denildiği zaman, onun peşinen kabul edilen inanç akidelerinden dolayı, dinin bizatihi dogmatik bir özellik arz ettiği, dahası dindar insanların dogmatik olduğu görüşü zaman zaman gündemi meşgul eder. Bir kere, din denen olgu, insanın Tanrı’ya olabildiğince yaklaşma çabası, yani erdem ve algı bakımından yükselmesi olarak düşünülürse, dogmatizm kavramı, doğrudan açıkta kalır. Çünkü bizzat hayat hamlesi ve gelişme serüveni ile bir düşünceye kesin kanaat besleyip ona göre düşünce geliştirme ile gelişme ve var olma mücadelesi birbirinden oldukça farklıdır. Zira bu çabada kesin bir inançtan ziyade iman etme söz konusudur. Bu tür bir dindarlık, iç güdümlü ya da derunî bir yapıdadır. Böyle olunca onun bizatihi yapısı dogmatizme direnç gösterir. Kısacası pozitif bilimciliğimiz, tıpkı dogmatik dindarlıkta olduğu gibi, dış güdümlü bir otoritenin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu anlamda din ve bilimin dogmatikliği pekâlâ kesişebilir. Çünkü her ikisi de dış güdümlü olunca dogmatizm kaçınılmaz olmaktadır. Sanki bu bilimcilik ütopyası bizi fazla tahakküm altına aldı. Onun altında ezildikçe görüş alanımız daraldı. Böyle olunca sabit fikirli olmamız da oldukça tabiî bir durum oldu. Belki de dogmatik kişilik yapımız, Aydınlanmacı düz mantıkta var olma mecrası buldu! aliyecinar@gmail.com Bu makale 1,675 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |