| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Elif Şafak’ın “Aşk” isimli romanı son zamanlarda kendinden hayli söz ettirdi. Acaba insanları hangi açıdan kıskıvrak yakaladı bu roman ve böylesine ilgi gördü? Bir edebiyat yazını olarak mı insanları kavradı? Romandaki dil, yeni bir inşa olarak mı etkileyiciydi? Yoksa hepsinden öte üslup mu sarıp sarmalıyordu insanları? Nihayet konu mu bu denli hayatın içindendi? Elbette aşk, gizemli bir etkiye sahip. Zaten Şafak da bu efsuniliği eserin eksenine alır ve onun etrafında döner kurgu: Ona göre insan, “ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..” Özellikle hasretinde olanlar için yazıldığı besbelli romanın. Yani huzursuz insanlara huzursuzluklarının nedeni hatırlatılarak, aşkın dışında kaldıkları için böyle esmer günler içinde oldukları söylenmekte zımnen. Öyle ki roman, kendini de bu anlamda önemli bir yere yerleştirmektedir: AŞK’ın ortası derken, ya eserin içindesiniz ya dışındasınız. İçinde kalanlar mutlu demeye çalışıyor bir bakıma... Çare olarak da aşk önerilmektedir? Ancak acaba herkes âşık olabilir mi? Bu tema çok fazla önemsenmiyor? Oysa huzursuz insanın belki de en büyük handikapı âşık olamamasıdır; yani bu doneler (veriler) olmayabilir ruhunda. Zira inanamayan insan olduğu gibi, âşık olmayan insan da olabilir pekâlâ. Bunlara romanın önerisi ne acaba? Nitekim bizzat Mevlana, buna işaret ederek, aşk duygusuna yabancı olanların işinin zor olduğunu hatırlatmaktadır. Romanda asıl etkiyi, evli bir kadının, aşk sayesinde özgürleşmesi ve cesur serüvene çıkabilme durumu yapar. Bu da, kadınların sahip olamadıkları fakat hayalini kurdukları bir fantasyadır ve aşkın hasretinde olanları bir araya getirir, bu hayal. Romanın aslı etki gücü buradan beslenmektedir: Yoksunluktan ve sahip olunamayan yaşantılardan. Nitekim Şafak, Mesnevi’deki bir hikâyeyi aktarmakta ve farklı bağlamda kullansa da gerçekte çıkış noktasında bu vardır. Hikâye şöyle: Bir gün bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir "yabancı"yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. İşte romanda (mutsuz ve nevrotik) kadın okuyucular ile Ella arsındaki ortak nokta, yelken açamadıkları özgürlük ve sürekli yenileyemedikleri bir hayat. Şafak burada çözüm önerisi olarak aşkı koymakta ve aşkın gücünü arttırmak için ilahi aşkı da devreye sokmaktadır. Ancak ilahi aşkın ne olduğu çok açık değil. Belki de, evrenin çekirdeği aşk, her şey bunun etrafında döner diyerek, aşka ilgiyi artırmaktadır romancı. Bu bağlamda Mevlana’yı başköşeye oturtması oldukça anlamlıdır. Yazar romanını şu şekilde özetliyor: Romanda Boston'da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella’nın dünyasında Mevlana’nın etkisi ön plana çıkarılıyor. Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir. Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır. Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller… Ella, “cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri”, diyen Şafak özellikle ülkemizdeki kadın profilini iyi dile getirmektedir. Özellikle romanı kadınların okuduğunu anımsarsak, asla böyle bir şeyi yapmayacak olan kadın, roman bitene kadar olsun (romanın/hayalin hiç bitmesini istemez zira), kendilerini hayal dünyasında oldukça rahatlamış hissediyor. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor diyor Şafak. Ancak bunu kaç kadın yapabilir, özellikle de ülkemizde? Romanda aşırı şekilci ve kuralcı yaşama başkaldırı var. Şüphesiz bu da kadınların hal-i pür melalini terennüm etmektedir. Zira çoğu kadın hayatını planlar, programlar yaparak geçirir: “Çantalarına ajandalar, özel notlar koyar, üç ay sonrasını inceden inceye planlar.” Böyle bir kadının "yarın" saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümü yazara göre. Zira Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Böylece kadınların para ve lüksü değil; ruh ve beden eşlerini bulmalarını vurguluyor inceden inceye. Elbette bu, yaşamlarından pişman olan kadınlar için istenen ancak asla yapılamayan bir durum. Ancak yazar, insanları yarın saplantısından çıkarırken, “aşk saplantısına” sürüklemektedir. Nitekim Mevlana öğretisi de bunu verir. Elbette kişinin kendini bulmasındaki en büyük engel kibir ve kinin ortadan kaldırılmasında aşkın çok önemli bir yeri vardır. Ancak o sürekli varoluşu beslemekle birlikte kapıları açan bir maymuncuktur. Ondan sonraki –elbette onunla beraber– gelişimler ve farkındalıklar çok önemlidir. Mevlana öğretisinin en iyi ifadelerinden biri olan, sema’da da aşkı nihaî hedef olarak görme vardır. Şafak bu fikri roman kurgusu olarak işliyor. Hem sevilen bir öğretiyi arkasına almak suretiyle güç kazanıyor, hem de aşk gibi müphemlikler denizinde çekicilikle belirsizliği birlikte vererek ufukta okuyucuyu hayal dünyasına göndermeyi ve ora kalma isteklerini perçinliyor. Şafak, ülkemizde hatta dünyanın başka yerlerinde Ella gibi nice kadının olduğunu hatırlatıyor. O, çocuklarını büyüten, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hisseden, arayış içindedir. Amerika'da Mevlana'yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! diyor ve ruhsal bakımdan sıkışmış olan kişilerin Mevlana’yı bir özgürleşme alanı olarak gördüklerine işaret ediyor. Yazar işin başında kahramanın, hem dünyevi hem ilahî bir aşk yaşamak istediğini söylüyor. Ancak bu oldukça kurgusal bir durumdur. İnsanın ruhani aşka odaklanması diye bir şey nasıl olabilir? Zira dünyevi aşkın içinde keşfedilebilir bu. Tam da bu tespitimizi doğrularcasına o, Ella’nın Aziz'i tanımadan sevdiğini, onun bedenine değil kelimelerine âşık olduğunu söylüyor. O, bunun kendisi için önemli bir bilmece olduğunu söylemekle birlikte, tam bir muamma olarak durmaktadır. Acaba ilahi aşk, tanımadan sevme midir? Yoksa sevme tam olarak tanımayı ve bilmeyi içine alan bir durum mudur? Çünkü İslamî gelenek içinde özellikle de sufizim de, bilmek ile sevmek aynı anlama gelir. Çünkü insan kendi ruhunun gücünü fark etmek suretiyle, ilahi güce teslim olmaktadır. Bu anlam da sevmek inanmaktır. Şafak, “bir insanı tanımadan, kelimelerine âşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz?” diye soruyor. Kanımca bu üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. O, Şems'in de Mevlana'ya ilk söylediği sözü hatırlatarak, Ella’nın durumuna açıklık getirmeye çalışır: 'Gör beni.' Oysa Şems ona “gör beni” derken, zımnen medrese ilmi içinde sıkışıp kalan zahiri Mevlana’ya özünü görmesini söylüyor. Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var derken Şafak, aslında, Ella’nın ruhundaki boşlukları veya heyulamsı salınışları ilahi aşk olarak isimlendirmesi oldukça düşünülmeye değer bir durumdur. Tıpkı Batı’nın Rumi mistisizmini hümanizm kılıfında sunması gibi. Yazar Amerika'da en çok okunan şair Rumi, diyor. İslam dünyasının Shakespeare'i olarak bilindiğine işaret ediyor. Böylece, bir sanatçı bir edebiyatçıyı, oldukları gibi yani sanatçı ve edebiyatçı olarak okumak gerekir. Eğer o, bir din paradigmasının kurucusu olarak algılanırsa, hatların karıştığı söylenebilir. Zira bu durumda manipülasyonların yapılması oldukça doğaldır. Uzakdoğu’nun mistisizmini aynı tonda verecek bir başka sanatçı da pekâlâ olabilirdi! Öte yandan Batı’nın bir özgürlük alanı olarak (sınır tanımayan) aşkı ifade edebilmesi için her zemin uygun değildir. Her ne kadar Mevlana öğretisi İslamî bir yapının içinden doğduysa da, bu özgürlüğü veriyor vehmine kapılınmaktadır. Oysa İslam’da ruhsal bütünlük ve irtifa için sınırın ihlal edilmemsi gerekir. Bu konuda İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı isimli aşk anlatısı oldukça çarpıcıdır. Sınırı ihlal etmeden aşkı yaşmak: Aşka masum açılana aşka kendini öyle verir, diyor İbn Hazm. Öte yandan o, “üzerindeki giysilerin düğmelerini çözmedikçe, ayrılık düğmelerini çözmeyeceksin...” diyerek aşkın gücünü ve önemini öne çıkarıyor. Şimdi bunu günümüz bireyciliği ve (sınırsız özgürlüğü) içinde anlamlandırmak oldukça zordur. Acaba Şafak’ın (ve Batı yazınının) vurguladığı hümanizm insanî olanı, mistisizm ise ilahî olanı mı temsil etmektedir? Ya da böyle mi algılanmaktadır? C. Jung’un mistik deneyimi, metaforik olarak, deniz kenarında oturan kişinin dalgaların içine ruhen salınması olarak değerlendirir ki bu durum, gerçekte, ruhsal yayılımdan başka bir şey değildir. Oysa din tam bir odaklanma sürecidir. Şahsiyet yayılmaz bilakis toparlanır. Mistisizm ruhsal salınımı öne çıkarıyor. Belirsizlikler deryası, asla ilahi bir din değildir; olsa olsa kişinin bilinç ve bilinçdışının buluşamamış ve bütünleşememiş olmasın verdiği bir sancıdır. İşte bizim insanımızı burası çekiyor. Kendilerindeki kopukluk, gerilim ve huzursuzluğu seyrediyorlar Ella’da. Onun yavaş yavaş ruhsal yayılımı, sınırların kaybedilişini bir rahatlama olarak okuyorlar. Ve bu sınır durumları da ilahi aşk adı altında değerlendirmeleri oldukça manidardır. Ortada patolojik bir aşktan bile söz edilebilir. Aşığın ruhunun sınırlarını kaybedişini Mevla’na Şems’i kaybederek; Ella’da Azizi hemen yitirmek suretiyle dışa vuruyor. Tıpkı Batı insanının ve Türk modern insanının dini istemeyip, ancak dinin yerini dolduracak bir arayışta Rumi mistisimizni yani aşk dinini merkeze alması gibi, Elif Şafak’ta, diğer dinlerden farklı olarak aşk dinini öne çıkarıyor. Tam bir şahsiyet olarak, ibadeti eksene alan bir din vurgusu yoktur Şafak’ın anlattığı Mevlana öğretisinde –ki öğretin doğasında da vahdet-i vücut, insan ve Allah arasındaki ontolojik farklılık kaldırılmıştır. Nitekim İsrail’de Yunus Emre’nin çevrilmesi ve ilgi görmesi bu gerçeği açığa vurmaktadır. Çünkü Yunus düşüncesi, insan ve Allah’ı birlikte eritmiyor, bunun yerine kültürdeki Vahdet’i, Tevhid olarak algılıyor (Tıpkı Sina Dağı’nda Musa’ya seslenen (diyalog) Tanrı gibi). Esasında, aşk dini bir basamaktır. Elbette bu anlamda önemlidir. Aşk dini dine girişi sağlar. Benlik prangalarını kırarak ve nefret otağını kurutarak. Ona saplanıp kalmak, kişilik gelişimi açısından bile doğru değildir. Aşk sarhoşluğu (saplantısı) aşılarak atlanacak bir köprüdür. Bu anlamda din, söz konusu sarhoşluğu mu, tam olarak uyanıklığımı getirir? Kısacası aşk dinini merkeze koymak, dinin içini boşaltmaktır. Dinin elbette yanlış yorumlarının insanları yaftaladığı ve dini şekiller manzumesine hapsettiği bir gerçektir. Mevlana öğretisindeki hoşgörü dikkati çekiyor. Elbette bugün insanları etiketliyor, öteliyor, ötekileştiriyorsak, Mevlana düşüncesi bir kalkan olarak sunulmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, Mevlana hayatında birbirinden oldukça farklı iki dönem yaşıyor. İkinci dönemde ne kadar hoşgörülü ise, ilkinde o kadar kendi ve öteki arasında sınırları çizmiş bir kişidir. Hatta Mevlana’ya ait olmayan “ne olursan ol, yine gel” sözü bile yanlış yorumlanmıştır. Elbette Mevlana “gel” derken, gel seni her halinle kabul edeceğizin ötesinde; gelince, geldiğin gibi kalma, Müslüman ol, diyor. Oysa bu da keyfi yorumlanmakta, mistik deryada yüzüyorsan gel şeklinde verilmektedir. Meşrebin ve dinin önemli değil! Nitekim Şafak, Mevlana'nın eşi Kerra'nın bir iç konuşmasına yer veriyor: "Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem'i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana'ya bile. Ama Meryem'in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum..." diyor. Yazara göre ilerleyen sayfalarda Şems, Kerra'nın bu endişesine cevap veriyor: 'Meryem Ana'yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu... Ancak bu diyalogda, sözünü ettiğimiz dönüşüm ve aşk dini konusundaki müphemlik öne çıkıyor. İslam’a geçmiş bir kişi İbrahim’i gelenek içindeki bütün şahsiyetleri kabul eder ve sever. Ne var ki buradaki özlemle Şafak, klasik İslam algısını eleştireceğim derken, gerçekte İslam’ın özünü çarpıtıyor. Meryem’i özledim demek, Hıristiyanlığı özledim demektir zımnen. İslam aşk dini ile bu kadar esnetilmeye izin vermez. Neredeyse burada oryantalist bir düşüncenin ilmekleri vardır. Çünkü İslam, kendinden bir önceki dini hem kucaklar hem aşar. Önceki özlenmeyecek kadar, bütün unsurlar zaten vardır kendi içinde. Sözünü ettiğimiz mistik dokuyu tam olarak anlayabilmek için, Şems’in Mevlana ile ilk karşılaştığında ona sorduğu soruya dikkatimizi çevirmek durumundayız: Mevlana’ya “Beyazid-i Bistami (Allah’ın nuru) mi önde, Hz. Muhammed mi?” diyor. Doğrusu buradaki soru bile, Allah ile insan arasındaki ontolojik (varlık bakımından) farkı kaldırarak, sadece aşk dinini ve vahdet düşüncesini vurguluyor. Özellikle, İran-Hint ve Zerdüştlüğün İslam ile mezcedileceğinin ilk işaretidir bu soru. İşte Batı da İslam’ı istemiyor, ancak böyle bir melez anlayış, oldukça hümanist geliyor. Ancak bunu söylerken Mevlana’nın İslam’ı dışladığını değil yeniden yorumladığını söylemeliyiz. Zaten o, Mesnevi'de Musa ile çobanın hikâyesinden sonra diyor ki: 'Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de..." Belhli Mevlana ile Tebrizli şemsin karşılaşması elbette doğu mistisizmini öne çıkarmıştır. Feridüddin Attar’ın Mantık’ut Tayr isimli hikâyesi edebi bir eser olarak oldukça etkileyicidir, ancak gerçek İslam’ın özü bu olabilir mi? İslam, Allah ve İnsan’ın farklılığını oldukça net olarak ortaya koyar (İnsan insandır, manevi bakımdan yükseldikçe insan olma bakımından kemale erer; onun Allah’ta kaybolması fikri İslam’ın özüyle uygun değildir). Şafak da, aşk şeriatı"nda birlik var, ayrımcılık yok diyor ve şöyle sürdürüyor: “Ama birliğin olması için de insanın 'benlik zannı'nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir 'ben' zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz.” Ayrı ben değil midir insan acaba? Allah’la nasıl birleşecektir? İslam’da asıl birlik Tevhid düşüncesidir. Tevhid de Allah’ın yegâne İlah olduğunu kabul etmektir. Diğer ilahlarla vedalaşmak ve selama kavuşmaktır Tevhid veya İslam. Not: Elif Şafak’a ait ifadeler Aşk’dan ve kendisiyle yapılan röportajdan alınmıştır. Bu makale 7,046 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |