haber10.mobi
Haber10 Arama
Peren Birsaygılı
Peren Birsaygılı
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Bir yorgun savaşçı; Kemal Tahir

yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda

ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi

saplanıp hançer misâli bir hilâl

sokaklar serseri, biz serseri…

A.İlhan

80’li yıllarda çocuk olanlar iyi bilir; Binlerce insanın üzerinden buldozer gibi geçen o postal heyetinin geride bıraktığı acı hatıralar, bazı evlerde kapanmayan bir yara gibi hala kanamaya devam ederken, dışarıda da mizansen gibi bir hayat hüküm sürerdi. ’80 sonrası uslu çocuklar demokrasisi, kapitalizm ile olan ilişkisinden böylesi bir Türkiye meydana getirmişti işte. İthal ürünlerle dolu dükkanların renkli vitrinleri, ışıklı reklam panoları, iç bulandırıcı müziklerini sokağa kadar taşıran diskolar, saçma sapan barbie bebekler, papatya kadınlar… Onlar yani şehrin insanları… Yaşamları her türlü renkten yoksun bırakılanlar, ya neon ışıklarıyla renklendirilmiş dünyaların seyrine dalıyorlar ya da dövizin dalgalanmalarıyla avutuyorlardı varlıklarını. Ve tüm karşı propagandaya rağmen, madalyonun öteki yüzü olan çürümeyi hissetmemek mümkün değildi. Evet, gidenlerin ardından toplum da yavaş yavaş çürümeye başlamıştı. Önce bizi biz yapan değerler ve ilkeler, ardından da hayallerimiz ve ümitlerimiz nasibini almıştı bu çürümeden.

Biz çocukları, düşüncenin maddeye yenik düştüğü bu labirentten kurtarmanın en etkili yollardan birisi ise, bizleri kitapların büyülü dünyasıyla tanıştırmaktı. Babam, her akşam elinde yeni bir kitapla eve gelir, “Bitirince bana da anlatacaksın” diye gülerek saçlarımı okşardı. Koşarak gider, odamdaki somyanın altına saklanarak okumaya başlardım. İçeride Ruhi Su ya da Cem Karaca çalar, ben ise saçlarımda babamın o yumuşacık eli, düşleye düşleye okuduğum kitabın başkahramanı olarak hayal ederdim kendimi. Ve somyanın altındaki yarı karanlıkta beni kimse yenemezdi o zamanlar.

Okumaya ara vererek evin içerisinde gezindiğim zamanlarda ise, daima onunla karşılaşıyordum. Salon sehpasına bırakılmış, mutfak masasının üzerine yarı açık konulmuş ya da kütüphanedeki diğer kitapların içerisinden çekilerek acemice geri yerleştirilmeye çalışılmış kitaplarının arka kapağında siyah beyaz resimlerini gördüğüm bu yüz, karşıma geçmiş cilt cilt gülümsüyordu bana adeta.

Bu yüz Kemal Tahir’e aitti…

Ve yazdıklarının henüz bir bile satırını okumadan, çocukça bir içgüdüyle sevivermiştim onu.

Bu yüzden kitaplarından birini alarak, kimselere göstermeden okuyup bitirmeye ve okuduklarımı anlatmaya karar verdim. Sözde herkese büyük bir sürpriz yapacak ve bir sürü iltifat alacaktım ancak bu girişimim büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Zira henüz ilkokul 3.sınıftaydım ve okumaya Devlet Ana ile başlamış fakat tüm uğraşlarıma rağmen 40-50 sayfadan ötesini okumayı başaramamıştım. Kendimi aptal gibi hissetmiştim ve ne yalan söyleyeyim çok da canım sıkılmıştı. Gizlice Devlet Ana’yı yerine koydum ve bu kez Yorgun Savaşcı’yı alarak, telaşla odama sakladım. Akşamı iple çekiyordum. Sanki o akşam her şey düzelecekti. Sanki o ve ben, tekrar, en baştan, yeniden tanışacaktık. Sanki kapısını ilk defa çalacaktım. İçimdeki can sıkıntısının yerini büyük bir umut kaplamıştı. O ise gülümsemeye devam ediyordu.

Yorgun Savaşçı’yı heyecanla okumaya başladım ve bu kez bitirmeyi başardım da. Hoş, o uzun diyaloglarda ne çektiğimi bir Allah biliyordu, bir de ben… Ancak her şeye rağmen gururla evdekilerin karşısına geçtim ve okuduklarımı anlatmaya çalıştım. Babam ve bir arkadaşı gülerek 1-2 soru sordular ancak tatmin edici cevaplar veremedim, hatta düpedüz çuvalladığım bile söylenebilirdi. Zira olayların tarihi arka planını yeterince izah edemeden, adeta bir macera filmi anlatır gibi anlatıvermiştim Cehennem Cemil’in hikayesini. Üstüne üstlük, uzun diyalogları okurken çok yorulduğum gibi saçma sapan bir bahanenin arkasına sığındığım için, yorgun savaşçı diye eğlendiler benimle.

Ancak babam daha sonra ciddileşti ve bu kitabın bir zamanlar yasaklanmış kitaplardan birisi olduğunu söyledi. Çok şaşırmıştım… Nedenini sorduğumda, bunu ileride kendiliğinden bulmam gerektiği söyleyerek, benimle bir anlaşmaya vardı. Ve bu anlaşma gereğince, evin her köşesinden bana cilt cilt gülümseyip duran o kitapları kütüphaneye geri bırakıp, 3 sene sonra yani ortaokula başlayınca, bu kez babamın belirlediği sıraya uygun olarak tekrar okumaya başladım.

Önce Esir Şehrin insanları geldi. Sonra Yorgun Savaşçı, Bozkırdaki Çekirdek, Yol ayrımı, Kurt Kanunu, Köyün Kamburu, Sağırdere, Göl İnsanları, Rahmet yolları kesti, Devlet Ana ve ardından diğerleri…

***

Büyülenmiştim zira diyaloglardaki çeşitlilik ve yaratıcılık akıllara durgunluk verecek kadar güzeldi. Okurken su gibi akıyordu adeta… Herkesin sahip olamayacağı kadar büyük bir edebi yetenekti onun sahip olduğu. Ayrıca Türkçenin bütün imkânlarını kullanarak, Cumhuriyet sonrası alışılmış "edebi" dilin dışına çıkması, yani Tanpınar’ın tabiriyle “tamamen kendine has bir dil makinesi kurarak, bir dil dünyası yaratmış olması”, özellikle bütünsellik açısından günümüz yazarlarına örnek olması gereken çok güçlü bir dil hakimiyetinin göstergesi idi.

Evet, düpedüz büyülenmiştim ancak bunun tek nedeni Kemal Tahir’in bu eşsiz edebi yeteneği değildi elbette. Okudukça gördüm ki; Karşımda hayatı boyunca genel kabullerden ve şablonlardan uzak durmaya çalışmış bir cumhuriyet sonrası aydını vardı. Ve bir sınıfın adamı olmayı beceremeyecek güçlü bir arayışa teslim etmişti düşüncelerini. Zira etrafında gördüğü gerçekliği ya da yaşadıklarını düşüncelerine uydurarak, lümpence kendini kandırmıyor, felsefi düşünceleri ve toplum gerçeği arasında tam bir mutabakat bulunması için çabalıyordu. Onun amacı, toplum gerçeğinin en temel ve saklı unsurlarını, en can alıcı noktalarını dile getirmekti. İşte bu yüzden, cumhuriyet sonrası aydınlarının sahip oldukları şablonların, özellikle de klasik sosyalist öğretinin Türkiye toplumu için yeterli olmadığını dile getirerek, bu konuda sesini ilk yükselten insanlardan biri olmuştu.

Ve bu sesin önemi çok büyüktü.

Zira Anadolu insanını, kendine sunulan şablonlar içerisine koyamayan Kemal Tahir, bugünün kaynağının dünden geldiğini çok iyi bildiği için, Osmanlı’yı yeni bir bakış açısı ile araştırmanın ne denli önemli olduğunu fark edebilmişti. Ve kökünü batıdan alan, kendi tarihinden ve kültüründen kopuk Türkiye solunun zihin konforunu bozacak nitelikte olmuştu yazdığı her satır.

Çünkü Kemal Tahir, toplumunun Batı'daki üretim biçimlerinden çok farklı bir dokuya sahip olduğunu görüyor ve Osmanlı tarihinin siyasal ve sosyal olaylarından günümüze uzanan süreci de, bu temel ilkeden hareketle izah ediyordu. Ona göre Türk toplumu, klasik Marksist şemanın izlediği yoldan geçmemiş, Osmanlı’dan bu yana merkezi iktidar etrafında toplanmış üretici halk kitlelerinden oluşan bir sosyo-ekonomik yapı oluşturmuştu. İşte bu yüzden batıdaki sınıf kavramı ile klasik Türk toplumunun meselelerini çözmek mümkün değildir zira bu ikisi birbirinden farklı gelişim çizgileri takip etmişlerdir. Ve klasik şablona göre, yönlendirilmek istenen halk kitleleri de korkunç bir yanılsama içerisine hapsedilmek istenmektedir.

Kemal Tahir ise, bu tabloyu çok somut biçimde görerek, düşüncesini olabilecek en üst seviyede bir üslup ile dile getirmeyi başarmıştı.

İşte bu yüzden Cumhuriyeti kuran kadrolar tarafından hayatının 13 senesini kesintisiz hapishanelerde geçiren Kemal Tahir, zihin konforlarının bozulmasından rahatsızlık duyan bazı çevreler tarafından ihanetle itham edildi.

Kalıplaşmış ideolojilerin keskin çarkları arasında öğütülmeye çalışıldı.

Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildi…

Ve çocukluktan çıkarken tanıdığım ilk yazar, Cehennem Cemil’in, Doktor Münir’in, Kamil ve İhsan Bey’lerin yaratıcısı, Türkiye düşünce tarihinin yorgun savaşçısı, bundan tam 36 sene önce, 21 Nisan 1973 günü geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.

Siyah beyaz resimlerindeki o güzel gülümsemenin sahibi, hep okunsun, daha çok okunsun inşallah…

perenbirsaygili@gmail.com

Bu makale toplam 3623 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5230, Satış 1.5300; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0900, Satış 2.1020
2004 - 2010 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: (212) 280 26 00 | Faks : (212) 280 89 09 | haber10@gmail.com