Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Doç. Dr. Aliye Çınar
Doç. Dr. Aliye Çınar
Tanpınar'da eşik, zaman ve kadın algısı
Doç. Dr. Aliye Çınar

Tanpınar'da eşik, zaman ve kadın algısı

Daha önceki yazılarımızda kadın ve erkek arasındaki eşitlik düşüncesinin, kadını ikincil gören mantalite kadar zararlı olduğuna değinmiştik. Bu bağlamda kadın ve erkek arsındaki bütünleyici ve her bir özne tekini açığa çıkarıcı ilişkinin kadını “farklı” ancak tam bir özne olarak algılamaya bağlı olduğuna işaret etmiştik. Bu düşüncemizi açıklamak için de kültür maceramızdan farklı kesit ve portreleri analiz ederek, kadın sorununa eğilmeyi hedeflemiştik. Bu yazı da ise, edebiyatımızda önemli bir yer işgal eden Tanpınar’a bakışımızı çevireceğiz. Çünkü topluma yön veren kişiler marjinal olmakla birlikte, çok önemli bir zaman diliminin kodlarını ve kültürel katmanın şifrelerini kendilerinde barındırır.

Her ne kadar ilk bakışta sanki bir indirgeme gibi gözükse de, bir düşünürün veya aydının –dolayısıyla bizim- kadına bakışı hayat hakkındaki bütün bir profil konusunda ciddi ipuçları verir. Tıpkı Huzur romanının yazarında olduğu gibi... Bu bağlamda hatta Tanpınar’ın en önemli açmazlarından birinin kadın sorunu olduğunu bile söylemek mümkündür. Onun dünyasında kadın ve para bir sorun ve eksiklik olarak hem zamanlı olarak varlığını hissettirir. Bu problemlerden dolayı Tanpınar, hayatının bağlantısız bir tür hayal gibi göründüğünü söyler. Eğer para sorunu olmasa, aradığı gibi bir kadın bulmuş olsaydı, en önemlisi doğru muhitlerle karşılaşabilseydi, bağlantısız heyula bir hayatının olmayacağını düşünmektedir.

Eşik’teki adamda eksik olan şey, hayata karşı mukavemet. Bunun nedenini de o, mesele yokluğu yani “iç içenin meselesi” olarak ifade eder. Hayata karşı mukavemette, her bir cinsiyet karşısı için bir dayanak olarak iş görmektedir. Bu nedenle de Huzur’un yazarı “ah bir aşık olabilsem” demektedir. Bununla da asıl isteği 15 yıl öncesine dönebilmektir. Ancak kendisi de açıkça ifade etmektedir ki “budalalık dolusu bir hayatı vardır.” Ancak ilerleyen yaşında bile aşkı anlayıp, aşmamış olması ve onu idealize etmesi oldukça manidardır.

Tanpınar, aşkın bir odak ya da yörünge işlevi gördüğünü ve adeta parçalar halindeki yaşam örüntüsünü, yeniden bir eksen etrafında oluşturacağını düşünür. Ancak bütün mesele teşhis edilen konu ve bu konun algılanmasında yatar. Çünkü zihnindeki kadın, kesinlikle oldukça ideal bir kadındır. Belki de onun kadını algılaması, hayatı nasıl algıladığının da bir bilançosunu vermektedir.

Tanpınar kadını, şahsiyet sahibi iki insan tekinin diğeri olduğunu çok fazla kabul etmez. Elbette sadece haz varlığı olması bakımından kadın farklı bir cinstir. Ancak bu farklılık sadece cinselliğe indirgenmektedir. Oysa bu noktadaki farklılık, kişilik örgüsünün öteki yarısı olarak algılanabilse, hem mukavemet hem de kendi bütünlüğün inşası için son derece önemli bir zamk olacaktır. İlginçtir ki o, kadını sadece böyle gördüğü için, kendi edebi ve sanat kişiliği de araçsal bir özellik arz etmektedir. Farkında olmadan o, kendini de çöküntü içindeki haz almaya bağımlı bir farklı! cinsiyet olarak kurgulamakta ya da algılamaktadır.

Esasında o kadının, erkeğin imge dünyasını canlı tutan ve devingen kılan bir varlık olduğunu kabul etmektedir. Hatta ona eserler verdiren özel kadınını da açıkça yazmaktadır. Tanpınar hayatındaki bu kadının eserlerindeki rolünü itiraf eder: “Eşik”, “Evin Sahibi”, Beş Şehir (Bursa) ondan önemli etkiler yankılamaktadır. Hatta Huzur, odur diyerek, bu ilişkinin boyutlarını da açığa vurmaktadır. O kadınla eski karşılaşmalarındaki ürkeklik ve toyluğa daha sonra gülmektedir Tanpınar. Bir genç kız ürkekliği içindeki diyaloğun seyri uzun bir süre devam etmiştir. Nihayetinde şunu söyler: “İyi kötü eserimle bu maceranın mahsülüyüm.”

Ancak Tanpınar’ın muhayyilesinde bir değil, birden çok kadın vardır. Hayattaki belli odakların sürekli değişmesi gibi, kadınlarda aynı duruma tabidir. Belki de kadın konusu da –tıpkı diğer algıları gibi- bir eşik konusudur. Zaten o, eşik manzumesini, kapı ile eşik arasındaki bir bakışın esiniyle yazdığını söyler. Kapıdan tam içeriye girebilse psikolojik bir heyula olmaktan çıkıp dirilecektir. Bir kere, kadın konusunda latif varlık ve insan olarak kadın arasındaki kırılma gibi, gerçek bir kadın imgesinde de iki kadın vardır.

Tanpınar’ın kafasındaki ideal kadın tiplemesi Osmanlı-Avrupa birleşimdir. Osmanlı gibi efendi ve mağrur, Avrupa gibi harika! Günlüklerinde Nesterin’den bahsederken, onun “alabildiğine zeki, franche ve hanımefendi” olduğunu söyler.

Öte yandan “Eşik”teki Tanpınar, kadının iki varlık olmasına da bir türlü akıl erdirememektedir. Bir yandan, vücudu güzel kadın, öte yandan bir kişilik sahibi varlık. Bir yığın tecrit. Daha doğrusu ortada ikilik var. Kadın hem kadın hem de insan. Bizim yalnız bir tarafı hoşumuza gidiyor. Bu kadar mükemmel haz vasıtasının, bu kadar mükemmel bir şeyin bir kafası, kendine has bir kaderi, mizacı olması ne kötü. Kadın insan olmamalıydı. Bu düşüncesinden dolayı mesela, “oğlunu okutup başarısından gurur duyan bir kadın Tanpınar’a ilginç gelmekte. Bu da, hayalini sarsıcı bir şamar olmaktadır.

Güzel kadın ve hazlar bambaşka şey diyen Tanpınar bunun öylece kamasını (ilelebet haz!) istiyor. Ancak ilginç bir şekilde kadının ardından insan, haz insanın gerisinden solmayan çıplak insan çıkıveriyor demektedir. Güzel kadın, öyle taş bebek gibi durmalı. Ama öyle olmuyor. Ardından az insan çıkıyor. Bir kere iki kere güzel, sonra...

Dahası Tanpınar bu ikiliği kendi yaşamında da dile getirir. Sanki içinde iki kişi vardır. Bunların uzlaşıp bir kişi olmaları neredeyse imkânsıza yakındır. Tıpkı kadın denen varlığın hayal ve gerçek oluşu gibi... Bütün bunlarla birlikte o, kendisi için hakiki kristilazisyonun kadın bedeni olduğunu söyler. Sanatı da bu gerilimler besler ve büyütür ona göre: Sanatı, korkular, vehimler, tiksinişler, çatışma noktaları ve de şahsiyet yaratıyor.

Nihayet sonunda kendisin en büyük sorununun gerçek ile ideali bir araya getirememek olduğunu ifade eder. Kısacası eksiğinin gerçeği yani realiteyi görememek olduğunu açığa vurur: “Ben idealizmde kaldım.”

Tanpınar, “bir psikolojik halitayım, bir yığın izah, düşünce ve benzeri, birbirine dolaşmış birtakım duygular bende beni, müphem şekilde teşkil ediyor” demekten de kendini alıkoyamaz. Hasretlerim, azaplarım, sevinçlerim. O, kendi ruh halini dört kelimenin özetleyeceğini ima eder: Eşik, musiki, raks ve deniz.

Tanpınar’ı bir aydın profili olarak analiz etmenin ipuçlarını verdikten sonra, acaba bu profil daha düşük halk tabakası ya da okur yazar arsında nasıl görülmüştür? Huzur’un yazarı huzursuzluğunun sebebini, kendisini iki kişi, kadını iki varlık olarak görmesi olarak dışa vurmaktadır. Bu resim, acaba toplumun üst ve orta tabakasında olan erkeklerin dünyasında nasıl yansımıştır. Özellikle de yakın dönemleri dikkate aldığımızda, kadın farklılık açısından, nasıl düşlenmiştir?

Tanpınar, açıkça idealde kaldığını söylemek suretiyle en azından çelişkili değildir. Ne var ki resmin diğer yarısı, yani konu ettiğimiz örneğin temsil ettiği öteki yaşanan gerçeklikte (toplumun üst ve orta tabakasında olan erkeklerde) bir başka kırılma vardır. Ve bu hayatlarda yarım ve pölük pörçüklük (normal) bir hal durumunu almıştır. Tanpınar’ın eleştirerek söylediği, erkeklerimiz kadınlarımızdan, kadınlarımız erkeklerimizden daha cahil ve bilhassa alâkasız, dediği tablo kanıksanmıştır. Burada kadının cahil ancak haz varlığı olması yadırganmamıştır. Öte yandan da, sadece Batılı kadın ya harika! ya da erkeksi bir kimliğe bürünmüştür. Tam da bu yeni kimlik bir eşitlik söylemini başlatmıştır. Ancak bu söylem oldukça sahte ve bir o kadar da yabancılaştırıcı olmuştur. Hatta zamanla latif kadın ile ev hanımı birbirinden ayrılarak bir başka kırılma çanlarını çalmıştır.

Tanpınar kadınların özgür olmamalarını da bir sorun olarak dile getirirken, özellikle onun yaşadığı dönemlerden günümüze kadar özgürlüğü amaç haline getiren bir kadın tiplemesi de doğmuştur. Bu durumda erkek, bu kadını ya harika bir Batılı olarak görmüş, ya da erkekleştiğini düşünmüştür. Bu durumda da kadınlar bir başka yabancılaşmaya maruz kalmıştır. Elbette aynı durumdan erkek de payını almıştır. O da sahte kimliğini bir başka açıdan perçinlemiştir.

Her ne kadar Tanpınar, “biz bir aksülamel devrini yaşıyoruz kendimizi sevmiyoruz kafamız bir yığın mukayeselerle dolu” diyerek modern Türkiye’yi eleştirse de, gerçekte bu mukayese toplumsal dokunun her bir yanına sirayet etmiş durumdadır. Hatta konumuz açısından düşünürsek, kadın algısı da aynı kırılmaya ve mukayeseye tabidir. Hangi kadın? Hanımefendi kadın mı, Batılı harika! kadın mı? Tanpınar üzerinden sürdürdüğümüz sorgulamayı toplumun geneline yaydığımızda da aynı manzarayı görürüz. Adeta kadın algısında da düşlenmemiş bir şizofreni hâkimdir. Tıpkı Tanpınar’ın dişi kadının arkasındaki az insan olan gelişmemiş kadını görmesi gibi. Elbette bu onun kendini iki (kişi) görmesinin bir dışa vurumudur. Toplumsal tabakada da kadın, şiirin, sanatın en önemli aktörü olmakla birlikte, söz konusu kadın ile genellikle köle ruhlu kadın birbirinden fersah fersah uzaktır. Elbette sanatı hayal dünyasının beslediğini anımsarsak idealleştirilen kadın farklı olacaktır. Ancak durum böyle değil, gerçek sahnede de bir kadın iki profilde algılanmaktadır. Ya eğitilmiş güçlü kadın ya da sadece güzel ve dişi.

Eğer böyle değilse de birbirine yabancı iki kadın. Kadın imajı üzerinden örnek verecek olursak Fatma Aliye’yi gösterebiliriz. O evli kalabilmek için kocasına saf rolü yaparken, ancak entelektüel merakını gizli bir şekilde başka erkelerle (Ahmet Cevdet’in çevresinden bir aydınla) sürdürmektedir.

Sonuç olarak Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın/Ne büsbütün dışında” dediği dizelerde olduğu üzere, hayatta gerçek-ideal bütünleşmesi ne kadar tesis edilebilirse veya edilemezse kadını farklı bir cinsiyet ve kişilik olarak algılamakta o derece mümkün olacaktır. Aksi halde ya dişi, ya kişi olacaktır. Bunların bütünleşmesi, eşikten içeri girildiğinde gerçekleşecektir. Bu durumda da şair ifade edememiş olsa da sonraki kuşaklar, kendilerini tam olarak zamanın içinde algılayacaktır.

aliyecinar@gmail.com

Bu makale 1,751 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Türkiye’de dindarlık araştırması
» Tanrı Yanılgısı ve Tanrı’nın Gerçekliği
» Günümüz Türkiye’sinde İslam
» Alevîlik Tartışması Üzerine
» Politik Teoloji Açısından Gülen Cemaati -III
» Gülen Cemaati’nin Dindarlık Tipolojisi-II
» Bizim Pozitif Bilimciler Toplumbilimci Olunca!
» 'Gülen Cemaati'
» Elif Şafak ve 'Aşk' romanı
» Din ve Bilim Neden Çatıştırılır?
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı