| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Bir önceki yazı bazı olumsuz tepkilere de yol açtı. Ve bu beklediğim bir şeydi açıkçası. Zira çatışmanın kendisini bir düzen olarak gören zihinlerin gözünde “ilelebet düşmanım olarak kalması gereken” insanların vefatının ardından duyduğum üzüntüyü dile getirmemin, büyük bir “skandal” olarak nitelendirileceğini biliyordum elbette. Öyle ya, 40 yıllık ezberleri tekrarlayıp durmak varken, farklı bir şeyler söylemeye çalışmanın affedilir yani yoktu. İşte bu yüzden henüz düne kadar benden iyisi yokken, bir anda “faşist-onursuz bir itirafçı” olup çıkıverdim. Hayatını kaybeden insanlar zihinlerine “faşist” olarak kodlandığı için faşist… Ta 12 Eylül öncesinden kalan kavgalarımıza sahip çıkmadığım için onursuz… Ve yazının başlığında itiraf kelimesi geçtiği için de itirafçı… *** Oysa tek yaptığım, hissettiğim üzüntünün üstünü örtmek yerine bu duygunun üzerine gitmekti. İnsan, sevmediğini düşündüğü birinin kaybının ardından, neden bu kadar üzülür ki, sorusuna cevap arıyordum sadece. Ve içinden geçtiğimiz çevreden, geçmişimizden, alıştırıldığımız belli düşünce kalıplarından ne kadar bağımsız olabiliriz diye düşünüyordum. Bizi kuşatan tüm bu etkenlere rağmen ne kadar özgür olabilirdik? Yani toplumsal genlerin belirleyiciliğinden ve zihinlerimize kodlanmış bilgilerden kurtulmanın bir yolu var mıydı, buydu üstesinden gelmeye çalıştığım aslında. Belirleyici olan hangisiydi? Bir yaşa gelene kadar edindiğimiz ezberler mi, yoksa vicdanımız ve aklımızın bizi taşıyacağı bilinç seviyesi mi? İşte bu soruların cevabını bulmak istiyordum. Ve insan olma serüveninde çıkılmış bir yoldu bu. Hayati önemi haiz bir tekamül süreciydi benim için. Ancak tüm bu suçlamaları duyunca öyle iyi anladım ki; İdeolojilerin gözünde insan olarak hiç bir kıymetimiz yoktu aslında. Zira bunların gözünde birer kukladan öte bir anlam ifade etmiyorduk. İstenildiği gibi düşünmesi ya da konuşması gereken saklı birer “ambivalent” idik. Ve gerçekte ne düşündüğümüzün, ne anlatmaya çalıştığımızın ya da vicdanımızın bize hissettirdiklerinin herhangi bir önemi yoktu. Zihinlerimize yerleştirilmiş olan bazı kodlar vardı ve bu ezberleri tekrar edip durduğumuz sürece değerli oluyorduk bizler de ancak. İşte bu yüzden vicdanlarımıza vurulmuş birer kilitti ideolojiler. Bunlar, çatışmanın kendisini bir düzen olarak gören canavarlar idi… Hayatlarımızı önce yutan, sonra da çiğnedikten sonra posasını atan birer mekanizmaydılar. Ve düşmanımız da buydu aslında. Bu denli parçalanmadan önceki o saf hale dönmemizi engellemeye çalışan her türlü etkendi gerçek düşmanımız. *** Zira bizdik kutsal metinlerde binlerce yıldır anlatılan hikayelerin kahramanları. Ve tüm bu hikayelerin devamını yaşayacak olan yine bizlerden başkası değildi. Bu hayalin dışında anlatılan tüm hikayeler, ortak akıl ve vicdanımızı örselemeye çalışan tüm sözler, daima bir şeylerin bozulmuş veyahut değiştirilmiş hali olacaktı. Özlenmekte olan Dar’us-Selam’ı yani tüm farklılıklara rağmen tekrar dirilecek olan o evrensel barış ve adalet yurdunu inşa edecek olan yine bizlerdik. Ve farklılıklara rağmen bizi bir arada tutabilecek en önemli silahımız idi vicdanlarımız… İşte bu yüzden ben de vicdanımın sesini dinlemiştim sadece… Bölen, parçalayan, un ufak eden ideolojilere karşı yükselen o birleştirici, toparlayıcı sesi… Yani Allah’ın sesini… perenbirsaygili@gmail.com Bu makale 5,178 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |